ikiledim. bunu hep yapıyorum.
kendisiyle ilgili bilgi toplayabileceğimiz kaynakların başlıcası olan röportajlar, olasılıkla bürosit'ler ve bunların muadillerinde otururken dönmeden duramadığı ya da saçını mütemadiyen geriye-ileriye-sağa-sola attırmaktan konuşmaya fırsat bulamadığı içün son derece sınırlı. buradan kendisinin ilk özelliğini keşfettik: yerinde duramıyor.
müziğe 15 yaşlarında okul arkadaşlarıyla birlikte başlamış çünkü yapabileceği en iyi şeyin müzik üretmek olduğunu düşünüyormuş. gitar -tahmin edileceği üzre- kendisine fabrika ayarı olarak atanmış; yine de o sıralarda piyanoya sardırmış kız kardeşinin etkisiyle bir de klavye edinmiş ve ilk kaydını bununla gerçekleştirmiş: "90 dakikalık bir mono kayıttı ve gerçekten korkunçtu." bu olaydan sonra klavye çalmaktan vazgeçmemiş olsa da, klavyeyle meşgul olabilecek herhangi birini gördüğü zaman bu işi direkt olarak onun üstüne yıkmayı kendine düstur edinmiş: xanadu'da zorunluluktan klavye başındaymış, riverside'da ise önce jacek, sonra da michal onu bu dertten kurtarmış.
grupça, sakin sakin giderken birden coşup sertleşmeyi çok seviyorlar: "biz bu tip değişimleri ilk yaptığımızda orijinal olduğunu düşünüyorduk, ama ilk değilmişiz tabii." en sevdiğim laflarından birini,
i believe,
out of myself gibi "yumuşak" şarkılarının (ballad deyip geçsem ya, niye kasıyorsam) sonundaki patlamalarla ilgili olanını da bu konuda sarf ediyor: "tamam, güzel bir ballad oldu bu, hadi şimdi mahvedelim!" vokallerde değişikliğin öncüsünün akerfeldt olduğunu kabul etse de, riverside bestelerindeki vokal patlamalarının biraz daha farklı olduğunu söylüyor; opeth uzmanı olmayan ben ise "yes, sir, aye aye sir!" diyebiliyorum rahatlıkla.
"değişiklik"ten bahsetmişken; şarkı sözü yazımındaki başarısının yeni ve farklı konular bulmaktan çok, zaten pek çok kez işlenmiş konuları benzerlerinden çok daha iyi bir şekilde ifade etmesinde saklı olduğuna inanıyorum ve bu da, koskoca bir yığın arasında riverside'ın parlamasının en büyük nedenlerinden biri. sözler,
out of myself,
second life syndrome ve
rapid eye movement'ta daha çok gerçekliğin farklı algıları üzerine kurgulanmışken,
lunatic soul projesinde ve
anno domini high definition'da görülebileceği üzre, kendisinin şu an bizzat yaşadığı sosyal sıkıntıları yansıtıyor. otuzlu yaşlarının başında (tam sayı: 33) olduğu bu dönemde, çoğu kez gerçeklikten ve insanlardan koptuğunu hissediyormuş ve açık açık söylemese de bu kopuşun nedeninin çok bağlı olduğu ailesinden uzakta yaşaması olduğunu belirtiyor (ya da ben her lafı kıçından anlıyorum). arada ufka falan dalıp gidince sevgilisinden "ama sen yine beni dinlemiyosaaan?!" tribi yemesine rağmen böyle davranmaktan kendini alıkoyamıyormuş (yaz kızım, majör depresyon).
yok dayanamıyorum, çok ciddiyetsiz bir şekilde bitecek bu giri. sesi
harika. dandik 1+1 hoparlörlerde dinlerken bile kafamın bu adamın ses tellerinin arasına sıkıştığını zannediyorum bazen;
after'da bu duygu zirveye çıkıyor,
the final truth'un 5.44'ünden sonra,
dna ts. rednum or f. raf'in tamamında,
schizophrenic prayer'da... harika, harika ve harika; o kadar. yine de, anno domini high definition'daki tuhaf vokalleri yüzünden burnunu sıkarak "derdin ne senin, sorunların mı var (evet, daha yeni dedik ya), dikkat mi çekmeye çalışıyorsun (eeh)?!" diye höykürmek istiyorum. gitti gül gibi ses, hayat çok acımasız... .. .....
neyse, giriyi de kendisinden bir alıntıyla sonlandırayım bari:
"gruptaki en karizmatik herif davulcumuz. her türde çalabiliyor falan. ben o kadar karizmatik olmadığım için hem akustik gitar, hem bass çalayım bir de vokal yapayım dedim, dengeleyelim birbirimizi diye."