aslında hepimiz birer robot muyuz yoksa kanlı canlı
cyborgköleler miyiz?
bilim; genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgidir tdk’ ya göre. kesinlik, tekrarlanabilirlik üzerine kurulu sistematikliktir. –çoğunlukla- hatasız yinelenme kabiliyetine sahip olmalıdır.
homo erectus’ la alet kullanmaya başlayan adamoğlu doğanın kurgusunda kendine yer bulabilmiştir. doğanın acımasız –insan odaklı kültürel bir yaklaşım olarak- döngüsünde “homo
faber” e dönüşmek zorunda kalmış yaptığı –taş- aletlerle diğer canlı türlürden ayrılmıştır. böylece zincirleme bir reaksiyon başlatmıştır. insanı insane yapan bu değişim sürekli ihtiyaçlarını değiştirmiştir. kusurlarını yaptığı aletlerle kapatmaya çalışmıştır.
bilim –ve büründüğü biçim haliyle makine- insanın tam karşıtıdır. adamoğlunun yapamadıklarının resmidir makine. diğer bir yandan da makineleşmiştir insan. kusursuz olma uğruna kullandığı aletler birer makineye dönmüşlerdir. ılk kullandığı taş aletler, implantlar, tekerlekli sandelyeler, anti-biyotiktikler, gözlük-kontak lensler, bilgisayarlar … listeyi uzatmak mümkün.
giderek makineleşen, kusursuzluğa yönelen bir insanoğlu var bu yüzyılda. fakat ortada kimsenin pek de adını koymak istemediği bir durum var ortada; acaba insan kendini mi makinalaştırmaya çalışıyor yoksa makinaları mı insanlaştırmaya -pinokyo ile başlayan frankestein’la devam eden bu efsanenin son halkası- çalışıyor. düşünebilen makinalar üzarine yapılan binlerce araştırma var.
bu ikililik ilişkisinde en önemli olan makineyi –yani bilimi- kimin hangi amaçlar uğruna manüpüle ettiğidir. ışte kaotik sorular yağmuru burada başlıyor; acaba düşünen hisseden makinalar mı yapmaya çalışıyoruz yoksa kusursuz makina insanlar mı? yeniden doğmak mı? hiç ölmemek mi? bilimi yönlendiren insandan bilimi yönlendiren insane –zamana- geçiş ne zaman oldu? yoksa bu iki durumda insanlık tarihiyle birlikte iç içe varolmayı mı başardı? yoksa bu karışık içerik birbirlerinin gelişim motoru muydu?
“ben jack’in ağrıyan başıyım” (fight club)
modern tıbbın dönüştüğü biçim bilimin –makinenin- durumunu anlamak için ilginç bir örnek. kendi ihtiyaçları doğrultusunda bilimi manüpüle eden insan zamanla bilimin hapishanesinde bir hücreye mi tıkıldı? uzun ve sağlıklı yaşamak için icat edilen onca şey zamanla onlara ihtiyaç duymamaya mı bıraktı kendini? yeni bir hastalığa çözüm ararken değişen-gelişen tıp hasta olmamaya mı yöneldi? bu yönüyle fantaziden uzaklaşıp kısır kalıplara mı girdi bilim? bilimi yönlendiren “acabalar” yerini “–meli, -malı” ile bitten cümlelere mi bıraktılar?
insan dışında varolmak için nedeni olmayan herhangi bir makina yoktur. makinelarin varolma nedenleri onlara duyduğumuz ihtiyaçtır. yani bir biçimde onların özelliklerinin insanda olmaması. bu ikilikte insana dönüştürülmeye çalışan makina arayaşı bir biçimde onları kusurlu yapacağı gibi onlara duyduğumuz ihtiyacı –yani varolma sebeplerini- ortadan kaldıracaktır. tuhaf bir biçimde eğer biz makineleşirsek amaçsız kalacağız çünkü ihtiyaç duyulan nesnelerle dönüşünce ihtiyaç ortadan kalkacak.
virillio-hız-zaman-gerçeklik-deformasyon
makineleşmeyi isteyenler şüphesiz ki bundan en fazla yarar sağlayanlar olacaktır. makineleşen insalara ihtiyaç duyan insanlar. tam anlamıyla bir disütopik emparyalizm. belkide dönüşmeye başladığımız şey tam olarak budur. çünkü istenen sonuçların nedenleri ürkütücüdür.
daha uzun yaşam – daha fazla süre çalışma
daha sağlıklı yaşam – daha fazla çalışma
az kusur – daha iyi çalışma
“hastalığın mı bir parçasıyım yoksa tedavinin mi bir parçasıyım?” (coldplay-clocks)
çalışanları bilgisayara bağlayan global şirketler, grip aşısı yaptıranlar, otomatikleşen stereo tip bir insan profile. belki de bir süreçtir bu. buna “henüz çağı” diyebiliriz sanırım. “henüz” bilim “gerçek köleleri” yaratamadı. o yüzden eldeki malzemeyi dönüştürmeye çalışıyor.