ayşe arman'dan önce vatan gazetesinde bir röportaj yapılmıştı şerif mardin'le. benzer şeyler söylenmişti, ancak bugün yeni anayasanın arefesinde daha manidar oldu sözleri. önceki röportaj için: http://www.karakutu.com/...
mahalle baskısı, sözü şimdilerde müslümanların (radikal olanların, hemen heyecanlanmayın) ülkeyi ele geçirmek için kullanacakları bir aparat olarak ele alınıyor. mesela, türbanlılar öyle bir etkileyecek ki insanları, türbanlı olmayanlar "ulan ben niye takmıyorum, hem rahat ederim" diye düşünmek suretiyle bu baskıyı hissedecekler.
bu baskı, üstelik, iktidar denilen şeyle birleşip, norm olmaktan çıkıp yasalaşacak. zira radikallerin elinde anayasayı dahi değiştirecek bir güç var artık. peki diğerlerinin elinde ne var? sakıp sabancı'dan gelsin: üçün biri var! değil tabi. diğerlerinin de aynı silahları var. yani: demokrasi, seçme ve seçilme hakkı.
bildiğimiz üzere, iktidar, kendi alanını genişletmek için bireyleri dönüştürme gayreti içindedir. yeni akp'liler elde edemezse, akp diye bir şey kalmayacığını bilir yani başbakan. bu nedenle de, hizmet tabirini kullanır. halka hizmet, oy olarak geri dönecektir. işte bu hizmet denilen şeyler bir dönüştürme aracı olarak da görülebilir. tehlike de burada başlıyor (eğer varsa tabi).
şerif mardin ki, said nursi ile ilgili bir kitap yazdığı için, yıllarca medya ve akademiden tecrit yemiş bir akademisyen. şimdilerde, objektif bir bakış açısıyla, yani tam da bir akademisyenin yapması gerektiği gibi, olası bir tehlikeden söz ettiği için, baş tacı edilmiş durumda. çünkü bu tehlike, günlerdir konuşulan şey: şeriat gelecek mi, gelmeyecek mi?
asıl ironi, bu soruyu soran kişinin ayşe arman olması. dubai'de yaşıyor kendisi. türkiye'den daha fazla şeriata yakın olan bir ülkede.
tehlikenin uzanabileceği boyutlar gerçekten de korkunç. "dinde zorlama yoktur" meselesinden bihaber müslümanların, iyi niyet tellallığı içerisinde, inanmayanların ta kalplerine kadar karışır olmalarını, ben de istemiyorum (ben, müslüman olarak). akp'nin bizi dönüştürmesini istemiyorum (akp'ye oy vermeyen birisi olarak).
akp'yi aşıp da gelecek dalganın kimden beklendiği çok önemli. eğer iki kişiden birisi akp'ye oy vermişse eğer, bu dalgayı oluşturacak dinamikler de, kapı komşumuz, mahalle bakkalı ya da patronumuz olabilir gayet. o nedenle de, böyle bir tehlikenin sık sık dile getirilmesi, tehlikeyi körüklemekten öte bir gayret olmayacaktır.
mesele üzerinde beyin jimnastiği çok önemli ancak. mahalle baskısına izin vermek bir yana, en ufak bir emaresi göründüğünde, önlenmesi gerekir. devletin her bireyin aktivitelerini kontrol etmesini makul bulmayanlardansanız, bu iş yine müslümanların elindedir.
mahalle baskısı, sadece müslümanların uyguladığı bir şey de değildir. marksist bir insanın da bildiklerini, inandıklarını diğer insanlara aktarma gibi bir gayreti olmuştur, olacaktır, olabilir. en basitinden, derste klasik romanları sevmediğimi söylediğimde, hocanın da teşvikiyle bütün sınıfın bana gülmesi, alenen baskıdır. klasikleri okumuş olmam önemli değil, ancak sevmem gerekirmiş. zevkime yapılan aleni bir baskıdır bu.
şerif hoca'nın sözlerini en önce tayyip erdoğan'ın dinlemesi önemlidir kanımca. ancak çözüm merci kendisi değildir. bunu da bilmesi gerekir. böyle bir baskıyı önleyebilecek temel etken, müslümanların (radikal ya da bağnaz olmayanların) bilinçlenip, "dinde zorlama yoktur" meselesini uygulamalarıdır.
diğer taraftan da, halk denilen kitlenin, iyi tanımlanması, bu dalgayı oluşturabilecek dinamiklerin iyi analiz edilmesi önemli. zira, ötekileştirme politikaları ve bunun yanında toplum mühendisliği çabaları, ters tepme eğiliminde olan hareketlerdir.
orhan pamuk'un kar'da söylediği gibi: "romancı orhan, şair ka'nın acılarını anlayabilecek mi?" ancak çalışmak zorunda. bütün siyasi cebelleşmelerin ardında, acı çeken insanlar var ve birileri bu acıları anlamak zorunda.
malezya'da son 20 yıla baktığımızda canlı örneğini görebileceğimiz olay. öyle ki islamın devlet yönetiminde yer sahibi olmaya başlamasıyla uzun vadede bayanlar arasında türban takma oranı %80'lere çıkmış. ilginçtir ki ülkenin sadece %55 kadarı müslüman.
ilk bakışta saçmalıkmış gibi gelse de, insan içinden 'beni kimse etkilemez, kimse bana karışamaz' dese de bu olay uzun bir süre zarfı içinde içinde özellikle de türbanın bir dindarlık ölçütü olarak görüldüğü ülkemizde yaşanmaya oldukça müsait görünüyor.
hani bazı aile düzenlerinde anne; 'kızım öyle yapma, böyle etme. mahallede laf oluyor. ben sonra milletin yüzüne nasıl bakarım' benzeri sözler söyler ya, sanki ona benzer vakalar oluşacakmış gibi geliyor bana.
bir ara "yaşam stilimizi tehdit ediyorlar"a sarılan topluluğun yeni trendy kavramı.
şerif mardin bunu sosyolojik çözümlemelerinin bir parçası olarak kullanıyordu biz ise "şeriat gelecek komşunuza dikkat edin" noktasınıa çektik. bravo. çok sayntifik.
eskiden (bu eskiden kısmı baya eskiyi 70'li yılları anlatıyor) büyük gazetelerin, küçük ilçe, bucak ve köylerde basılan, daha çok yerel haberleri içeren baskılara verilen isimmiş. misal; "muhtar emminin kızı davulcu şevki'ye kaçtı" şeklinde haber başlıkları olabilirmiş.
andıç medyasının son oyuncağı, köşe yazarcıklarının malzeme kıtlığına deva olmuş kavram. bu topraklarda yüzyıllardır süregelen örf ve adetleri, inançları sanki son 5 yılda akp iktidarı döneminde ortaya çıkmış gibi göstermeye çalışan koca koca plaza insanları eğer "pek bir sosyolog" olduklarını iddia ediyorlarsa, bir akşam kırmızı fransız şaraplarının lezzetinden fedakarlık ederek, mahalle mahalle gezsinler, varoşları ziyaret etsinler. başörtülü ile başörtüsünün kol kola, barış içinde yaşadığı gerçek türkiye'yi görmeyen kör gözleri belki şifa bulur.
ramazan dolayısıyla kapatılan içkili mekanlardan şeriat korkusu devşirmeye çalışmak yerine, sözkonusu uygulamanın asırlardır bu halkın inançlarına gösterilen hürmetin bir yansıması olduğunu kavramaya çalışsınlar. ramazan ayında sokakta herkesin ortasında içki içmenin ne kadar nahoş bir manzara arzedeceğini farkedip ramazan boyunca alışkanlıklardan feragat edilmesi neden birilerini bu kadar rahatsız ediyor? 200 yıl önce de bu böyleydi, şimdi de böyle. ha insanlar ramazanda öğlen vakti çeşitli mekanlarda özgürce içkilerini içebilir, ona da birşey denilemez, bu ayrı bir mevzu. otu boku akp ile ilintilendirme hastalığından muzdarip bünyeler akp ile ilgili eleştiri konusu teşkil edebilecek onlarca unsur bulabilecekken kafayı bu tür mevzulara takınca saçma sapan muhabbetler dönüyo ortada haliyle.
'' şehir baskısı satmıyordu o yüzden tirajını düşürdük ama mahalle baskısı' nın tirajını arttırdık '' biçiminde özetlenebilecek düşünce sistematiğidir. sistematiktir çünkü bunca akil insan arasında binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete. elalem 100 yıl sonrasının projeksiyonunu yapıp , ona göre strateji belirlerken , biz hala yobaz , örümcek kafalı , omuzlarının üstünde kafa yerine bir selüloz topağı taşıyan ( selüloz deyip geçmeyin odunun hammaddesidir ) insan güruhunun kadınları kapatmaya çalışması , yine ve yazıktır ki onlara benzeyen kadınların kapanmaya teşne olması ile uğraşıyoruz. mahalle baskısının tirajı ; mahalleli ve devlet eliyle arttırılırken abd , pkk ' ya silah sağlıyor. bu silahlardan çıkan kurşunlarla , daha yar eli tutmamış gencecik adamlar toprağa düşüyorlar. aynı anda suyun öteki yakasında fethullah gülen hazretleri iftar yapıyordur belki de , sizce hissediyor mudur hamisinin yediği herzeleri...bir mermi bir bedene saplanırken çıkan ses ile hurma yiyen birinin çıkardığı ses aynı olabilir mi ?...o hurmalar bir gün tırmalar elbet...
mahalle baskısı eğer patates baskısı gibi bir şey olsaydı dedikleri doğru olurdu. bugünkü duruma mahalle baskısı denirse türkiyenin sosyolojik değişimini mahalle baskısına indirgemiş oluruz ki çok saçma olur. zira bu kadar baskı her devirde bir konu üzerinde yoğunlaşmıştır. 50'lere kadar da bu baskının tam tersi hissedilmiştir. meselenin özü şudur ki kendi inanmak istedikleri gibi inanmak isteyenler başka türlü inananlar çoğalınca kendilerini baskı altında hissediyorlar. kamu otoritesi hep kendi ellerinde olacak zannedenler şu anda kendilerini savunamaz durumdalar zira kendi silahları ile vuruluyorlar.
benim anlamadığım, en büyük hakarettir bu, bir insanı hiçe saymaktır "mahalle baskısı." nasıl oluyor da bu kadar kolay kabul ediliyor?
yanındaki başını örtüyor, oruç tutuyor diye üzülecek, karalar bağlayacak, kendini tehdit altında hissedecek, midesi bulanacak, kaçmak isteyecek insan, kişiliksizdir. sırmalarla, ipeklerle sarsan, yine rahatsız olacaktır bir şeyden. medyamız (!) göz göre kişiliksiz ilan ediyor bizleri, sizleri, herkesi, biz de bön bön bakıyoruz.
yahu, taksimde defalarca arkadaşlarla nevizadeye gitmedim mi? gittim. gençler alkol almadılar mı? aldılar. ilerleyen saatlerde taksim meydanında "önümüze gelene bin tekmeğ!" oynamadık mı kolkola girip, oynadık. ben içki içmiş miydim? hayır. hiç şimdiye kadar içmiş miydim, yine hayır. peki üzerimde baskı hissetmiş miydim tüm bu şamata, eğlence, gırgır anında? yine hayır.
bir cuma günü öğle saatinde projeyi yetiştirmeye çalışırken, ben apansız pergeli bırakmış mıydım? bırakmıştım. "nereye lan son teslim iki saat sonra" diyen arkadaşıma, "cumaya gittim gelecem ehi ehi" demiş miydim? evet. o da "esnaf oldun iyice mk" demiş miydi? evet. o gerilmiş miydi, baskı altında hissetmiş miydi? ben gittikten sonra, omuz üstünden hesap makinama son kez (çaldılar lan sonra) baktığımda ona da gözüm takılmıştı, kustuğunu yahut dizlerini karnına çekip ağladığını görmedim, pergeli eline almış, tekrar çalışmaya gömülmüştü.
ben kendimi ifade edemeyip, düşüncelerimin arkasında duramıyor, bu düşüncelerimi yanımda kimse yokken yaşamıyorsam, konuşurken ille de beni alkışlayacak birilerine ihtiyaç duyuyorsam, sorunun merkez benim. mahalle falan değil.
söylenecek çok şey var. ama bu seferlik burada kalsın, bilinmesi gereken şey, eğer bir insan kendisini ifade edemeyecek, fikirlerine sahip çıkamayacak kadar yetersiz ise, o insana tüm dünya mahalledir, tüm dünya baskıdır.
örnekler:
bodrumda selülitli bacak mahalle baskısı. şerefsizim plaja bile çıkamazsın selülitin varsa
istinyeparkta cüzdanın tuğla kalınlığında olma baskısı, 10 ytl ile adama gülerler, öyle düşünürsün.
öss sınavında dershane baskısı. kolay mı lan hanife teyzenin oğlu günde 10.000 soru çözüyor.
otobüste kaptan arka kapı mahalle baskısı. kimse bağırmıyor, belli kız da şikayetçi değil bir durak sonra inmekten, öyle belli belirsiz söyledi. hem sana mı kaldı lan arka kapının açılma derdi?
say say bitmez. herkes hür olarak kendisini ifade edebileceği müddetçe bu düzen yürür. konu yoğunlaştığı için buradan örnek veriyorum;
bir kızın başörtü takması hür ifadenin sesinin kesilmesi değildir, ama "bir" hür ifadenin sesinin kesilmesidir.
1. "mahalle baskısı" olması için, "mahalle"nin olması gerekir. "
2. "mahalle baskısı deveyse, çağdaş batı'nın yaşam biçiminin baskısı, gerek nitelik, gerekse nicelik açısından fildir."
mahal/mahalli/mahalle baskısı! anlamlı bir tespittir. hatırlattıkları çoktur zira.
ve mahalle, bildiğiniz üzere aslında (çokça) bir ülkede nabzın ölçüleceği en baba damardır. siz, bir toplumun ki bu, geleneksel bir toplum ise; işte bu, bazen çok gözümüzün önünden ayırt ettiğimiz! gibi de görünse gayet işlevsel olarak sonuçları genelleştirebilen bir mekanizma haline dönüşür(dönüşmüştür). bir çok şeyi, bu "mahalle" adabında belki farkında belki değil, bi' şekilde hayatımızın bi’ çok alanına yerleştiririz, kimimiz mahalle adları ile nam yürütürüz, "oralılar buralılar! şişşşt!" * diye, kimimiz kaçmak isteriz, yön değiştiririz, kimimiz yaratılan son moda, markavari mahallelerde yaşamaktan az da olsa pay çıkarırız kendimize nedense!? ve kimimiz siyasileşiriz, tepkili kaçarız her daim/duruma çünkü bulunduğumuz mekan bunu icap eder, mahalle jargonu yerleşir böylelikle o, her gün adımladığımız kaldırımlarına ve her bir adımda daha bir mahalleli oluruz.
bildiğimiz en eski ve köklü tv dizilerimiz hep bu mahallelerde geçer; ablaları, muhtarları, kabadayıları, çocukluk anıları/arkadaşları buralarda yad ederiz. “yürümeyi” bu mahallelerde öğreniriz, düşünmek ve öğrenmek bi’ yerde bu mahallelerde başlar, ve bir gün buralardan gideceğimizi de ilk kez bu mahallelerde hayal eder ve o mahallenin en türdeşinden öteki hayallerine ek ederiz, tıpkı bizden öncekilerinkine benzer.
ve dahi buralardan çıkar, katilimiz, siyasetçimiz, öğretmenimiz, doktorumuz, işsizimiz/işçimiz, düşünürümüz, gazetecimiz vs. mahalle bazen (!) çok etkilidir. son kertede öyle bir mahallede yetişirsiniz ki bir-gün, genç yaşta işlediğiniz akıl almaz cinayetle gündeme oturursunuz, ayıplanırsınız da haliyle, ama sizin dünyanız, mahalleniz-dir, kafanızdaki ülke/evren herneyse sınırları da bu mahalledir ve siz bilirsiniz ki çıkmak isterken yerleştiğiniz bu mahallenin (dolayısıyla ülkenin/evrenin) kahramanı olmuşsunuzdur, temsiliyet hakkı her daim saklıdır ve haliyle gerisi de boştur muhayyilenizde...
çoğu kez "müslüman mahallesinde salyongoz satılmaz!" uyarısı hatırlatılır/hatırlanır/hatırlatırsınız ve bazen birbirine çok uzak olmayan ama çokça “uzak” mahalleler görürsünüz, aşağı mahalle-yukarı mahalle... isimleri değişir. bu mahallelerden biri türkiye'nin gündem konusu olur/oldurulur diğeri gündemi hazırlar/hazırlatır ikisi de olmalıdır zira. ihtiyaç vardır böyle mahallelere, o toz pembe mahalle rüyalarımızın arasında yer almalıdır, zorundadır. nihayetin de konjonktürel bir gerekliliktir! iki lafın arasında gidip gelen. ve bu ikisinin arasında da kalınma-ma-lıdır alimallah cin çarpar. birinde tepkili olmak, aykırı olmak, savaşçı olmak zorunludur, diğerinde uymak yeri geldiğinde uyu(ş)mak lazımdır, bu ikisinde de yapmanız gerekenleri yapmalısınızdır, salyangoz satmaya teşebbüs etmek mi?! o gayet meşhum ve meşhur uyarıyı alırsınız anında. uymazsanız ne mi olur. güldürmeyin beni! uymayanı göremiyorum. merak buyurmayın, uyarsınız eninde sonunda geldiğiniz ve gideceğiniz bir mahalleniz mutlaka olur/oldururlar. hiç canınızı sıkmayın. ortada bırakmazlar!
ve türkiye, şimdilik uyum ister, uyuşmak ister, nitekim bir mahalleli gelmiştir, şerbeti de onlar dağıtacaktır.
ilk duyduğumda, "hangi gazeteymiş o" diye merak etmemi sağlayan baskı. hem mahalle baskısının içeriği ne olabilir acaba? çok ilginç, mok ilginç, enteresan derken, kültürümüze yedirilmeye çalışılan bir terim olduğunu fark ederek, yine mi türban, yine mi yönlendirme, yine mi ayrılıkçılık, kamplaşmacılık dediğim olay.
şimdi olay küçük kasabalar da şöyle gerçekleşir.siz veya aileniz kasabanın esnaflarındansınızdır.önce müşterileriniz sizin masumca oruçlu olup olmadığınızı takip ederler.hiç bir yaptırım ya da baskı uygulamadan cuma ve bayram namazlarına gidip gitmediğiniz sorgulanır.bazı müşterileriniz size gelir "falanca da bi acaip esnaf ramazan ramazan dükkanında sigrara içiyor saygısız" derler.asla size direk bir yaptırım uygulamadan müşterileriniz beklentilerini size yansıtırlar.siz ilk başta bu herkesin kendi hayatı, kendi doğruları, insanların özeline karışmamak lazım desenizde bir süre sonra bu baskı kendisini hissettirmeye başlar. bir de bakmışsınız oruç tutmasanız bile tutar gibi yapmakta, esasında istemeseniz bile cumalara, bayramlara gitmeye başlamışsınızdır.
kimin gazlayıp, osurduğunun pek de önemli olmadığı, zaten varolan birşeyin siyasi bir takım gelişmeler ışığında yorumllanıp ortaya isim tamlamasıyla atılmasıdır. mahalle baskısı denen bir olgu zaten türkiye şartlarında bulunmaktadır. bu gibi bir gelişmenin din ekseninde ilerleyip daha da genişleyebilmesi belki olasıdır fakat zordur. türk toplumunun kendi içerisinde dinin de etkisiyle oluşturup eh birazda geliştirdiği uygulamalar vardır. bu gibi uygulamalar daha çok eğitimin daha az görüldüğü varoş veya taşra denilen yerlerde görülür. sosyal uygulamaların devlet kurumlarında işleyişi mümkün değildir. özelliklle türkiye'de iktidarlar geçicidir,aldıkları kararlarda.
süper medyamızın 'sikindirik bi laf atsalar da ortaya, ondan da sikindirik bir gündem oluştursak.' düşüncesiyle, olan güçleriyle abandıkları 'tırt' konudur. şerif mardin hoca atmıştır ortaya bu malzemeyi.
mahalle baskısı dediğimiz şey bakkaldan alınan biraların siyah poşete girmesiyle sona erer. birden de aklıma geldi bak. siyah poşet de kara çarşafa ne kadar benziyor. 'amaaan' karıştırmıyayım böyle şeylerle kafamı.
uzun zamandır var olan, siddetini her geçen gün arttıran, sadece şimdilerde ismi konulan ve doğan grubunun hükümete hafif dürtme girişiminin bir parçası olan kavram. aslında kör inançların esir aldığı bireylerin bir araya gelerek gizil bir güç oluşturmaları ve kendilerinden olmayanları da köle olmaya zorlamaları olgusudur. karar verme mekanizmasını o insanlar işletirler ve her yere damgalarını vururlar. örneğin dün şehirler arası bir otobüs yolculuğunda servis yapılan ıslak mendillerin ambalajlarının üzerinde "alkolsüzdür" yazılıydı. gizil bir baskı vardı ve bu aslında en tehlikelisiydi. çünkü oruç tutmadığım için beni dövmeye kalkanlara bir şekilde karşılık verebilme imkanım olabilir. ama bu tür sessiz ve derinden zorlamalarla nasıl başa çıkabilirim. asıl sorun işte budur.