kendimi yalnız ve kötü hissettiğimde beni sımsıkı sardığına inandığım, gerçek dünyanın tüm duygularından oluşan bir sofra hazırlayıp kendini kötü hisseden bir bedeni ve ruhu teselli edebilen yazarımızdır.
tüm içtenliği, samimiyeti ve duygusallığıyla tüm yüreklere insanca akan arkadaş. aslında seni sana anlatan bir yazar.
herkesin yaşadığı bunalımlı günler vardır. yanlış anlaşılırız çoğu zaman çünkü kontrol edemeyiz kendimizi. ifadelerimiz, davranışlarımız bizi yansıtmaz. belki de o anlarda bizi anlayan, sessizce dinleyen nadir yazarlarımızdandır. gözyaşını, umudunu, hayal kırıklığını, pişmanliğını, sevgini, arkadaşlığını anlayacak bir kişiye ihtiyaç duyarsın. işte bu sahnede seni odana kilitleyen kişidir maeve binchy. ne olduğunu anlamazsın. uzanmışsındır yatağına, kendin teslim olmuşsundur tüm inançlarınla. daha ilk kelimeler bağlar seni. kopamazsın. en çok da birçok kişi tarafından yüz çevrilen o basit, seni anlatan dili dokunur. anlarsın acının çözümünün ilacı ondadır.
benim de elimden tuttu bir gün. ağlıyorken hem de. gözümde akan yaş yoktu, kurumuştu her şey. yaşam da. unutamam o günü.
önce beni bir sokağa götürdü. kendi koymuş sokağın adını: "
yalnız kadınlar sokağı"... dedim çözdü binchy benim şu andaki halimi. hiç tereddüt etmeden girdim sokağa. aslında giren ben değildim, duygularımdı. "kadın"ı anlattı bana. "kadın olma"nın gizemini. dostluğun ve tuzakların yollarını gösterdi sokakta. ben ne yaptım: tabii ki girdim....
akşam olmak üzereydi... düşlerimle yolculuğa çıkmışım, o ise yanımda. baktım gece çöküyor, caddenin sonundayız. haykırdı birden: sunflower, "
italyanca aşk başkadır". nerden biliyordu benim dublin'de mountainview koleji'nde italyanca kursuna gittiğimi. sesimi çıkarmadım tabii. meğer öğretmenim binchymiş. ders başladığında anladım...hayal kırıklıklarıma ilaç etkisi yaptı oradaki sınıf ortamı, dostluk ve paylaşma duygusu. herkesin bir düşü vardı sınıfta... birbirimizin düşlerini paylaştık sessizce.
sabah olunca irlanda'yı tanıttı bana. iki tane arkadaşım oldu: biri benim aşina olduğum normal bir ailedendi diğeri ise çok farklıydı. birkaç anne ve babayla sohbet ettim orada. giderken arkadan bir ses geldi: "
geri döneceksin!" . bir baktım gene binchy...
evine gittik. "aşk"ı anlatmaya başladı. durdurmak istedim, hatırlamak istemedim yaşadıklarımı, olmadı. nasıl oldu olmadı. sakinleştirdi beni. "
aşk mutfakta pişer" deyip beni dinledi benden. hiç konuşmadı. ( bu bölüm bende saklı)
mevsimlerin psikolojimdeki etkisini sordu. önemli dedim. "
ateş böceklerinin mevsimi" ni okumamı tavsiye etti. sıcacıktı ses tonu, gülümsüyordu sözcükleri.
bu yolculuk çok güzeldi ama yorulmaya başladığımı hissettim. acıkmıştım da. dublin'deki quentis lokantasına gittik birlikte. en güzel yemekler ve dostluklar oradaymış. patrick'le tanıştım. binchy'e 'brenda' diye seslendi. şaşırdım. yanlış mı duymuştum? ama hayır... arkadaşları da geldi kahkalarıyla: "
hayatın ta kendisi lokantası"nda binchy'nin rolü bu diyerek. anladım tabii ki. her müşterinin bir öyküsü varmış lokantada. artık benim de bir öyküm oldu yemek yediğim masada.
gene gece oldu. ne çok yıldız vardı gökyüzünde. yağmur çisildedi içime. rahatladım. "
yağmurlu ve yıldızlı bir gece" dedi binchy arkamdan bana sarılarak. evet dedim. kim bilir nelere gebe bu güzel gece?...
ondan ayrıldım. gideceği çok yer varmış. gitme diyemedim. bencilce bir hareket olurdu. yüreğimle yüreğini öptüm. hadi hadi iyisin sen dedi...
edit: dün mesajla tanıştığım ascella (bkz:
ascella) nick'ine sahip arkadaşımın bana verdiği enerjiyle yazılmıştır.