"tekerlemenin tadı başkadır. maç için adam seçerken iki kişi karşı karşıya geçer, “aldım verdim ben seni yendim,” diye adımlardık. artık “elma dersem çık, armut dersem çıkma”dan tutun da, “oya, bir kutu boya”ya kadar bir sürü tam kafiyeli cümle vardı hayatımızda. çocukluk tuhaf bir şey. insanın kafiyeyi sevdiği bir şey çocukluk. serbest vezne ancak büyüyünce geçiliyor. kısa pantolonla sokaklarda koştuğumuz, burnumuzdan akan yeşil sümüğü “hırrrrt” diye gerisingeri çektiğimiz dönemlerde “madem ki ermeni’sin, bana bi g.t vermelisin,” diye bir tekerleme söylediğimizi de hatırlıyorum. tabii bu lafta ırk ayrımı, etnik düşmanlık falan yoktu bizim için. kafiyeli, söylenişi güzel, ritmik bir sözdü, o kadar. tekrara uygundu. bu boş lafın içi, ilkokula başladığımızda doldu. yani bizim tekerleme içerik kazandı. çünkü daha mektep bahçesinde ikişerli sıra olup dizilmeye başladığımız andan itibaren, ermenilerin nasıl vatan haini olduklarını, bizi nasıl arkadan vurduklarını, kıtır kıtır kestiklerini ezberlemeye başladık. tabii eğitim, öğretim, müfredat programı gibi kavramların, türkün türk’ten başka dostu olmadığını, herkesin bizim toprağımızda gözü bulunduğunu kafamıza sokmak için uydurulmuş e’li, ö’lü laflar olduğunu; eğitimin eğitimle, öğretimin öğretimle alakası bulunmadığını anlamak için bir fırın ekmek yemek, bir kütüphane dolusu müfredat dışı kitap okumak gerekti. tabii biz şanslı (belki de şanssız) bir azınlık olarak kitaba ve ekmeğe dadanmışken, bu yorucu yola sapmayanlar keyfine göre yaşadılar, kendilerini hiç sıkmadılar; sonunda ogün oldular, kerinçsiz, veli, yeşil falan olup çıktılar… ha bir de yunanlılar var tabii; ezeli düşman. gecesini gündüzüne katmış, bizi yok etmek için kumpas kuran bir halk. o çocuk aklımla yunanlılara şaştığımı hatırlıyorum… yahu türk düşmanlığından başka işleri yok mu bu adamların, yeseler, içseler, gezip dolaşsalar, ne bileyim çocuklarını lunaparka götürseler, tatilde gidip denize girseler ya… ne güzel şeyler var hayatta; bu manyaklar neden türkiye’yi ele geçirmekten başka bir şey düşünmez, neden bütün hayatlarını buna adarlar ki diye düşünüp düşünüp şaşırıyordum. bir türlü anlayamamıştım bu problemli halkı. ergenlik çağına yaklaşınca süpermen olmayı da hayal ettik etmesine ama o derece hayalperest de değildik canım; kaç gece rüyalarımızda yunan öldürdük, kaç yunanlı kadına tecavüz ettik allah bilir… kendimizi kanıtlayabilmemizin, var olabilmemizin, arkadaşlarımızın gözünde yer edinebilmemizin, kendi ayaklarımızın üstünde durabilmemizin yolu buradan geçiyordu. yoksa mahallenin ezik çocuğu, pısırık elemanı olup çıkardık. dünya da bir mahalle artık. kıtalar bile yaklaştı birbirine. kimi mahallelerin çocukları bilimdi, teknolojiydi, sanattı; bir şeylerle uğraşıp kendilerini kanıtlıyor, bir de cool cool, acayip bir havaya bürünüp dolanıyorlar dünya üzerinde… nedense eminler kendilerinden. bizse, aynı benim çocukluğumdaki gibiyiz hâlâ. bütün tek kale maçlarda yeniliyoruz. saklambaçta hep sobeleniyoruz, körebede ebeleniyoruz… lak lak lak lak diye konuşmak kolay tabii. peki ne yapalım, ezberlediğimiz tekerlemeleri bırakalım da bir anda boşluğa mı düşelim, hadi bakalım, yiyorsa buna cevap ver dediğinizi duyar gibiyim. doğru söylüyorsunuz; ağız torba değil ki büzesin… ama lafla da peynir gemisi yürümüyor bildiğiniz gibi. çözüm üretmek lazım. benim bir önerim var: amanin demokratikleşelim, 301’i kaldıralım, yelkenleri indirelim, f tipini kapatalım, bir arada yaşayalım diyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. bir kere 301’i kaldıralım diyenlere gıcığım. tamam 301 eninde sonunda bir maddedir ama uyduruktan bir madde değildir. sanıldığı gibi 31’in ortasına sıfır konularak değil; uzun uzun düşünülerek, istişarelerde bulunularak hazırlanılmıştır. ben şahsen bu maddenin işletilmesinden yanayım. eğer 301 hakkıyla uygulanırsa, türkiye herkesin parmakla göstereceği demokratik, uygar bir ülke olur. diyelim bir devlet hastanesine gittiniz. bir kere hastane adı itibarıyla bile devleti temsil ediyor. veznenin önünde kuyruğa girip bir saat beklediniz, sonra işleminiz yapıldı, üstünde işlem yapılan evrakları alıp üst kata çıktınız, orda da bir saat kuyrukta beklediniz, birisi evrakınızı imzaladı, şimdi de o imzanın üstüne mühür basılması lazım, yine aşağı inip, biraz önce çıktığınız kuyruğa yeniden girip bir saat daha beklemeniz gerekiyor, çünkü mühür de orda basılıyor. peki imzayı atan kişi mührü neden basmadı ya da ilk işlem yapılırken bir de mühür basılsaydı, eleman o mührün üstüne imza atsaydı olmaz mıydı? evet… bu hastanenin yetkililerinin apar topar tutuklanıp 301. maddeden, türklüğe hakaretten yargılanmaları gerekiyor. yani bu sistemin, türklerin zekasının geri olduğunu, kafalarının çalışmadığını iddia etmekten başka bir anlamı var mı? naylon faturanın mucitleri, türklerin dünyanın en üçkağıtçı milleti olduğunu iddia etmiş olmuyorlar mı bu muhteşem buluşlarıyla? peki düğünlerde sevinçten silah çekip balkonlardan, ağaçlardan aşağı patır patır ölü adam yağdırtanlar, affedersiniz genlerimizde mongolluk olduğuna dair bir kanıt sunmuş olmuyorlar mı kamuoyuna? 301 asla kalkmamalı. ama, sadece sözleriyle değil, davranışlarıyla da türklüğü aşağılayan herkese bu maddeden dava açılmalı. dışarıda kimse kalmaz, memleketin çoğu içeri girer, hayat felce uğrar diyorsanız; olsun… çağ atlamak kolay değil. bir bedeli olacak elbette. bir süre sonra yeni milletvekilleri, yeni öğretmenler, yeni bakkallar, yeni doktorlar, yeni bürokratlar, ne bileyim yeni yeni birileri yetişmeye başlar nasıl olsa. çocuklar da, kafiyesi eksik bile olsa, anlamı düzgün tekerlemeler söylerler sokaklarda. o çocukların da 301’e zaten ihtiyacı olmaz!"
(altay öktem -şubat 2007)