flaubert'in ilk romanıdır. bu kitabı okurken ruhunuz canlanıyor. içinizde sakladığınız bastırdığınız yasak duygular güçleniyor. flaubert bu kitabını 1851'de (30 yaşındayken) yazmaya başlamıştır ve 1855 yılında tamamlamıştır.
oku oku bitmeyen liselerde işkence aracı olarak kullanılan zorla okutulan*emma gibi uzun olsa ancak intahar ile elinden kurtulunabilecek bol betimlemeli az olaylı çocukluğun insan üstüne etkisini birebir göz önüne seren edebi değeri kadar okuyana acı verme kapasitesi yüksek kitap...
mıymıntı bir adamla evli olan emma'nın aldatma ve bencilliklerle dolu hayatını konu alan bir roman.
kitabın aklımda kalan nerdeyse tek yeri diyebilirim:
kitabın sonlarına doğru emma kızının düşerek diken gibi bir şeyle yanağının çizilmesine vurdumduymazlığın alasıyla tepki vermesiydi.
hep bi klasiği klasik yapan nedir diye sormuşumdur. buna bir anlam verememiştim. gerçi o zamanlar daha küçük sayılırım denilebilir. ama şimdi anladım neden böyle sevildiğini. birçok insan kendinden bir şeyler buldu. kendiyle çok fazla özdeşleştirdi de ondan. bu kitaptaki ne betimlemeler, ne de çözümlemeler sürükledi kitleleri. insanlar çürük özlerini haklı ve meşru kılan somutluk bulduğu için intihar etti. halbuki son derece sinir bozucu bir kadın. "hadi aldattın bari kızını sevseydin ya. o zaman seni severdim yine de ama sen bencillikten başka bir şeye sahip değilsin ki! senin aslında aldatma nedenin sevgi değil tatmin olma isteğindi. hiçbir hareketinde güzellik yoktu."
ayrıca esere edebi açıdan yaklaşacak bilgim yok, düşüncem yok. o yetiye sahip değilim.
flaubert in ilk romanı olmayan, ama dünya çapında ün kazanmış ilk ve tek romanı olan eser. emma'nın intihar ettiği bölümlerin tasvirleri çok etkileyici yapılmıştır.
evlerine gelecek olan hacizi üç bin frankla kaldırmak için eski aşıklarından birisi olan rudoplhe a gider,adam aşkı için gelmediğini anlayınca asla borç para veremeyeceğini söyler emma hışımla çıkar evden,gece yarısı eczacının kapısına dayanır içeri girer raftan mavi kavanozu eline alır ve avuç avuç arsenik yemeye başlar,daha sonrada büyük acılar çekerek ölür.
flaubert amcamız, gayet asabi ve hasta ruhlu bir şahısmış.. sürekli çevresindeki insanları gözlemlermiş.. onların aptallıklarını gözlemlermiş özellikle.. 1857 de yazdığı madam bovary'de de bu budala insanları anlatmıştır.. yani eczacı madam bovary gerçek bir şahıstır.. fakat yazdığı dönemde bu kişinin tamamen hayak ürünü olduğunu, o zamanın şartlarınca mantıklı olduğu için öne sürmüştür.. hatta bir keresinde tekrarlanan bu sorulardan birine "madam bovary benim" diye cevap vermiştir.
madam bovary taşrada yaşayan ve kendini çevresinden üstün gören bir kadındır.. kocasıyla yaşadığı hayatı renksiz görmekte ve onu tatmin etmemektedir.. düşüncelerinde hep daha elit bi çevrede daha ince bir hayat yaşama isteği vardır.. nitekim bu istekle taşra çapkınları denizinde bi balık olmaktan kurtaramaz kendini.. kocasını, hayatını mahveder ve sonunda kendini zehirleyerek öldürür...
(bkz: gustave flaubert)
saatlerce inceleyebileceğim realist eser; sadece romantik kitaplara ve hayallere yenik düşen bir kadının portresini anlatmakla kalmaz aynı zamanda 19.yüzyıl toplum sorunlarını; aristokrasi-burjuva çatışmasını, kadının kısıtlanmışlığını anlatmaktadır.
önsözünde yazan "bu kitap fransız kadınlarının itiraflarından yararlanılarak yazılmıştır." sözü gustave flaubert'in idamla yargılanmasına sebep olmuş eserdir. mahkeme sırasında kendini savunmak zorunda kalan yazar bu lafını yemiş ve "madame bovary benim,biziz. hepimizin içinde birer madame bovary yok mu? ben kitabımda bunu anlattım." demiş ve cezadan kurtulmuştur.
flaubert romanı yazmadan önce bir anket hazırlamış, duyuru ve ilanlarda "rahiplerle bile paylaşamadığınız sırlarınızı yazın,kimse siz olduğunuzu bilmeyecek ama siz bu kitabı okuduğunuzda orada sizden bahsedildiğini anlayacaksınız" diye kadınlardan yaşadıkları gizli olayları kendisine bir şekilde iletmelerini istemiştir. dönemin kısıtlanmış,bastırılmış fransız kadınları da yazdıkları itirafları ile madame bovary'in yani emma'nın hayatının ihtiras,ihanet dolu anılarını oluşturmuşlardır.
mükemmel bir roman. tasvirler, gözlemler müthiş. sevgiye aç bir kadının haletiruhiyesinin kusursuz tablosu. hayallerindeki sevgiyi bulamayan bir kadının trajik sonu. roman denince akla ilk gelen eserlerden. okunması gereken romanlardan.
aydınlanma dönemi sonrası yaşanan düşünce devrimi, "modern" insan olgusunu oluşturan en önemli şeylerden biridir. tüketim çağına adım adım ilerleyen insanoğlu acaba kültürde ve sanatta ortaya koyduğu "başkalaşmış" eserleri gelecekte nasıl yorumlayacaktır?
kitaplar, dergiler, tiyatrolar adeta belli bir duyguyu anlatmıyormuş gibi sırf zevk uğruna ve sırf tüketilmek için kullanılıyorsa, yani aşk dediğimiz şey, iki üç ten okşanmasından ve hayvani şehvetten oluşuyorsa, allah aşkına nerede insan doğası?
flaubert bir manzara çizer insana, aşkın, ihtirasın, isteklerin insanları nereye sürürkleyebileceğine dair gerçekçi bir açıklama getirir. bazı şeyler "olur" ve "oluyordur". akışını bırakılır her şey. istek, inanç, sevgi, adına ne deniyorsa hepsi aslında birer beklentidir flaubert'e göre.
gerçektende kendini yetiştirmiş birinin hayattan beklentileri belirli bir usanç getirir mi? mesela madame bovary, önce ilahi aşkı yaşarken, bir anda rahip, sonra iyi bir eş, sonra çılgın bir aşık, sonra da acınası bir yaratık haline gelirken, onu bu hale getiren sadece görmek istediği tatmak istedği hayat mıdır?
belki de bu sorunun cevabı kitapta ilginç bir isimden, madame bovary'nin ilk kaçamak sevgilisi radolphe tarafından verilir:
"ah! aslında ahlak iki tanedir ya! biri, küçüğü, insanlarınki, durmadan değişir, avaz avaz bağırıp ortalığı velveleye verir, çırpınır, gördüğünüz şu ahmaklar topluluğu gibi aşağılık bir şeydir. öbürü, ölümsüz olanı bizi kuşatan manzarayla bizi aydınlatan mavi gökyüzü gibi bütün çevremizde, üzerimizdedir."
evet, ahlak, insanı sürükleyen yegane şey budur. aşk geçiçidir, ihtiras geçiçidir, şehvet geçiçidir, fakat ahlak, ahlak hayatımızın kalıcı tek yol göstericisidir. insanı insan yapan ve çevresindekilerin yaşamını koruyan şey, onu yücelten, onu farklılaştıran şey ahlakdır.
nitekim bir aşk romanı değildir bu, bovary ailesinin felaketinin tasviridir. ve ne acıdır ki bu felaketin tek sorumlusu madame bovary'dir.
büyükşehirde yaşama isteği, sanat merakı altında gizlediği "şan ve şöhret" merakı, kocasını aşağılık bir yaratık olarak görmesi, onu her an aldatması, başka aşklarda tatmin olmaya çalışması, harcamaları, saflıkları...
önce kocasından uzaklaşır, sonra çocuğundan, sonra tüm sevdiklerinden. istekleri hiç bitmez, hiçbir şeyle tatmin olmaz. hayaller kurar, sonu gelmez, olabilecek hem de olmayacak hayaller. zaten gerçekleşseler, bir türlü hoşlanamayacağı hayaller...
intihar eder madame bovary, ardından kocası aldatıldığını öğrenir, hacizli evinin önünde, ağlayarak o da hayata veda eder. sonra küçük kızları, onun da sonu küçük yaşında bir fabrikada çalışmak olur...
son olarak belki eklemek gerekir, madame bovary, flaubert'e göre bir "küçük hanım"dır. yani doğulu "ahlaksız" kadının bir avrupalı yansıması. bütün doğulu kötü alışkanlıkları ,flaubert, madame bovary'e giydirmiş kendine göre. ve doğunun sonunu resmetmiş kendince.
evlilik, sadakat, aşk ,dürüstlük kavramlarını insana tekrar ve tekrar sorgulatan, yazılması üzerinden yıllar geçse de modern zaman insanına rahatlıkla uyarlanabilen, insan açgözlülüğü ve tutarsızlığını yalın bir dille anlatan güzide bir eser.
ne yaparsa yapsın mutlu olamayan kadının hikayesi.yapmak istediği şeylerle yapamadıkları arasında sıkışıp kalıyor.emma bovary nin yaradılışında tatmin olamama var.mutsuzluğu bu yüzden,hep daha iyisini istediğinden.böyle anlarda da buhranlara düşüyor,bir çıkış noktası bulduğu zaman-ki bu genellikle yeni bir sevgili oluyor-iyileşiyor.
madam bovary i iflah olmaz hale getiren şeyler de hayalleri,okuduğu kitaplar ve yetiştirilme tarzı.örneğin;emma manastırda öğrenciyken paul ve virgineyi okuyor.bu acıklı aşk hikayesindeki gibi yaşamak istiyor.evlendiğinde kocası charles bovary den de aşırı romantik davranışlar bekliyor.fakat bulamıyor.emma yı hayal kırıklıkları öyle bir hale getiriyor ki kocasının her hali ona batıyor,kocasıyla bir arada olduğu her an ona dayanılmaz geliyor.kitabın bir bölümünde emma nın hizmetçisine dediği 'ben evlendikten sonra böyle oldum' cümlesinden de emma yı boğan şeyin evlilik olduğunu anlıyoruz.
emma romanlardaki gibi bir aşk istiyor.hayatına giren üç erkekte bu aşkı tam olarak bulamıyor,eğer bu üç erkeğin birleşimi olan bir başka erkekle tanışsaydı emma hayallerine kavuşmuş olacaktı.kocası charles emma için bir sıçrama tahtası oluyor,sıradan bir çiftlik kızıyken doktorun karısına dönüşüyor.charlesin statüsü onu cezbediyor.radolfe ise emma ya güvensizliğin getirdiği tutkulu aşkı yaşatıyor,aslında emma nın hayallerindeki erkeğe en yakın olanı radolfe.leon da emma nın yaşayamadığı gençliği,leon un gençliğinden faydalanarak onu istediği gibi yönetiyor.ama emma kocası hariç tüm erkeklerden darbeler yiyor.radolfe onu terk ediyor,leon ise emma yı dolandırıyor.
okurken sinirlerin alt üst olacağı bir roman madam bovary,aynı zamanda okuyup bitirdikten sonra herkese tavsiye edebileceğiniz bir roman.
gustave flaubert' in en önemli romanlarından biri olarak kabul edilir. realizm akımının etkisiyle yazılmıştır. konusu:
emma genç ve güzel bir köylü kızıdır. doktor charles ile evlenir ancak aradığı mutluluğu bulamaz. kocasından bulamadığı mutluluğu başka erkeklerde aramaya başlar. yazar, yaşadığı dönemde çevresinden tepki almamak için, o dönemde diğer yazarların da yaptığı gibi finali madam bovary yi öldürerek (bir nevi cezalandırarak) yapmıştır. o dönemde bu gibi aldatma olaylarının yazıya aktarılması yazarın tepki almasına neden oluyordu bundan çekinen yazarlar da kitaplarının sonlarında bu 'kötü kadınları' öldürerek ceza vermiş oluyorlardı. burada bayanlara verilmek istenen mesaj : ' eğer emma gibi davranırsanız sizin de sonunuz böyle olur ' şeklindedir.
şu aralar okumakta olduğum, cem yayınları tarafından yapılan basımında çevirisinin ve anlatım dilinin kötü olmasıyla içimi bayan ama yine de okunası bir kitap..
özellikle yazarın her hangi bir değer yargısına girişmeden ve duygusallığa girmeden olayları soğuk bir somutlukla anlatması dikkat çekicidir.. zaten kitabı realist kılan da bu dil oluyor sanırım..
teşbihte hata olmaz derler;
ağzının önüne bağlanan zevk havucuna yetişmek için dörtnala koşan,
üstelik de binicisinin gemlerini serbest bıraktığı bir atın hikayesi midir madam bovary.
yine de sonuç itibariyle atın ölümü arpadan olmuş (dedik ya teşbihte hata olmaz diye)
çevirinin bayatlığından mı yoksa hikayenin romantizminden midir tam olarak bilemiyorum ama kitabı elime alıp bırakmam uzun zaman aldı. polisiye seven biri için hiç de akıcı değil üstelik (tekiniği ile bile) eski bir kitap. hülasa uzun süren süreçte pek çok karakteri hatırlamaya çalışmayı bile bıraktım. bu şunu gösterdi ki aslında bir çırpıda okunacak bir kitap. bir çırpıda okunacak bir kitap işlemi görürse marjinal faydası da artar kanımca.
bir adet masa üç sayfa anlatılır mı arkadaş ya? dört bacak bir satıh işte, üstünde yemek filan. bitti. peki ya bir çiftlik yoluna otuz sayfa ayırmak? taşlar, topraklar, atılan her bir adım.. evet ayrıntılandırmak, gözün gördüğünü aktarabilmek hoştur ama bir yere kadar be kardeşim. izin ver biraz da ben canlandırayım gözümde. izin ver yarattığın karakterin başına ne gelecek onu öğreneyim. otuz sayfa boyunca senin yoldaki çimenlerin sararmasına nasıl baktığını okumayayım, "çimenler sararmıştı" de geç, anlarım ben onu..
sevmiyorum bun bu tarzı. o zamanların yazarlarında amansız bir tasvir yarışı var zaten, kim daha fazla yazabilecek sıradan bir masa ya da aelbise hakkında diye iddiaya tutuşmuşlar.