giderek sevmemeye başladığım bir iş. oh be, söyledim de kurtuldum.
pek çok bahane sunabilirim müzik dinlemeyi neden sevmediğim konusunda. her şeyden önce, müzik dediğin şey insanlığın başlangıcından ortaçağa gelene kadar hep icra edilen bir şey olmuştur. müzik dinlemek için değil, söylemek, çalmak için vardı ilk ortaya çıktığında. siz hiç belgesellerde bir kabilede üç insanın toplaşıp kabilenin diğer üyelerine konser verdiğini gördünüz mü? bir
samoalıya
seyyar müzik çalarınızı gösterseniz herhalde bu icadın komikliğiyle günlerce dalga geçebilirdi (bkz:
göğü delen adam). "biri söylüyor sen de dinliyor musun? ahaha! ne kadar saçma." saçma tabii.
tamam, biz artık bir kabilede yaşamıyoruz ve artık yapılan müzikler (kabileden çıkışımıza paralel bir kültür evrimiyle) kolay kolay icra edilemeyecek nitelikler kazandı. yine artık, insanlar dâhî olmadıkça veya kendileri çok istemedikçe doğru dürüst müzik eğitimi almıyorlar. ortalama bir samoalı, ortalama bir türkten çok daha güzel şarkı söylüyor. e böyle -icra anlamında- vasıfsız bir insan da karmaşık modern müziği ancak *dinleyebilir* elbette. bunlarda anlaştık diyelim. pekiyi arsız gibi onlarca farklı şarkıyı günde 12 saat dinlemek ne oluyor? dünyada dinlemeye değer kaç müzik eseri olabilir? on? yüz? bin? dünyada kaydedilmiş kaç parça var? en az beş milyon tane! (sizin için araştırdım:
http://answers.google.com/...) öyle bir akım içerisindeyiz ki; insanlar yapacak daha iyi bir işleri olmadığından bu beş milyon parçanın hepsini bir bir dinlemeye razı olacak durumdalar. "abi bak süper bi şey dinleticem..." diye diye beş milyonuncu parçayı tüketebiliriz bir gün. sonuç? müziği çok mu seviyoruz? kesinlikle hayır. tamamen kültürel bir travma bu.
diyelim ki hepsinde yanıldım. müzik dinlemek o kadar da kötü bir şey değil. hatta, itiraf edeyim, ben bile hâlâ arada epi topu yüz parçayı bulan favori listemden birkaç parça çıkarıp dinliyorum. iyi de, etrafınıza bir bakın: evde winamp'ı sürekli açık insanlar, markette hande yener'ler, otobüste kulaklıklardan sızan iğrenç çift "
grosse caisse" sesleri, beyoğlu sokaklarında fır fır dönen romantik şarkılar,
chopin ezgili cep telefonları... insaf! müzik dinlemek *bu* kadar mı güzel bir şey? bir kere tüm bunlar müziğin kendisine bir hakarettir. müziğin i-pod, kulaklık, tabela, poster gibi bir aksesuara dönüşmesidir bu; başka bir şey değil.
van gogh'un tablolarını sevmek, onları masaüstü resmi yapıp her gün görmek mi demektir? her gün açar ve beğendiğiniz rastgele on romanı baştan sona okur musunuz? sanat eserleri bunun için mi vardır? yoksa dinlediğimiz müzik artık bir sanat eseri mi değildir? hah, bunu kabul edebilirim bak.
bunları uzun süre önce düşündüğümden, ben artık ender durumlar haricinde sadece mırıldanıyorum (bkz:
mırıldanmak). bir
müzik mırıldanıcısıyım ben. belki onlarca kişi toplanıp bağıra bağıra şarkı söylecek kabilelerimiz yok artık, ama insan hâlâ mırıldanabiliyor. ve ben şahsen mırıldanmayı, "müzik dinlemek" gibi ne idüğü belirsiz bir eyleme tercih ediyorum. evde, otobüste, işte, sürekli mırıldanıyorum. iyi kötü icra ediyorum kendi müziğimi. müziği tüketmiyorum. sürekli kendi keyfim için üretiyorum onu. yani müziği varlık amacına uygun olarak kullanıyorum. herkese de aynısını yapmasını, ve tabii ki güzel sesi veya çalgısı varsa mırıldanmakla yetinmemesini, çalmasını, söylemesini salık veriyorum. çünkü
müzik dinlemek ayıptır.