2003 yapımı, sofia coppola'nın yönettiği, bill murray (bob harris) ve scarlett johansson'un (charlotte) başrollerde olduğu, en iyi özgün senaryo oscarını almış film. 27 günde çekilmiş.*
bob harris, yaşını başını almış, evli ve çocuklu bir film yıldızıdır. tokyo'ya bir viski reklamında oynamak için gelir. kocasının fotoğrafçılık işi dolayısıyla japonya'da bulunan charlotte ile tanışır. tanışmalarına kadar ikisinin de hayatı tatsız ve umutsuzdur. bu yabancı ve iletişim kuramadıkları ortamda* birbirlerine yakınlaşmalarıyla olaylar gelişir.
yalın bir anlatıma sahip, melankoli yüklü, etkileyici bir film. ağır temposu birçok insana sıkıcı gelebilir ama güzel bir soundtrack'i var. özellikle scarlett johansson'un filmdeki masum güzelliği büyüleyici.* bill murray'nin anlamsız sabit surat ifadesi de unutulmazlar arasında.
"bob, charlotte'un kulağına ne fısıldadı?" bu da filmin merak konusu.
for relaxing times, make it suntory time.
insanın kültürü, dili, giyinişi, mizahı, yaşayışı farklı olan bir toplum içinde nasıl yok olduğunu ve kalabalık içindeki yalnızlık hissini; her şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını ve mutsuz insanların nasıl mutlu gibi görünebildiklerini oldukça dokunaklı sahneler eşliğinde izleyice gösteren bir film.
kimse yalnız kalmak istemez, herkes bir şekilde ilgi çekmek ister; fakat bu yalnız insanların azıcık ilgi için çığlıkları duyulmaz, onların yalnızlığını anlaşılmaz: "everyone wants to be found"*
söylemek istediğini söyleyen ancak senaryosunda çok büyük bir özgünlük barındırmayan ve oscar jürisi hakkındaki fikrimi pekiştiren minimalist film.şimdi siz bu filme özgün senaryo dalında ödül verirseniz ve geçmişte senaryo yazma dehası kieslowski'nin kırmızısını yada herhangi bir filmini aday bilr göstermediyseniz bensize birşey demem,git david lynch izle derim ama ceza olarak.
not: david lynch filmi izlettirmek bu zihniyet için ceza olmaz aslıda çünkü onlar filmi okurken taştan su çıkarırlar birşey bulurlar ama buldukları hep olmayan şeylerdir ya neyse.
sofia coppola ablamızın birazcık da kendi hayatını anlattığı filmdir. charlotte'un nişanlısı ve onunla takılan sarışın hatun ile sofia yengenin eşi spike jonze ve cameron diaz'ın arasındaki ilginç elektriklenme anlatılmak istenmiştir.
başrolünü scarlett johansson'ın pembe külodunun oynadığı, yüksek tempolu, oldukça sürükleyici bir psikanalitik bilimkurgu. 2176 yılında geçen, sevgiye aç körpecik yüreklerin duygu yüklü süpersonik hikayesi. modern tüketim toplumundaki yozlaşmadan platonun mağara alegorisine kadar pek çok mühim konuya göndermelerle bezeli empresyonist bir resital.
bu girilik komikliğimizi de yaptığımıza göre asıl konumuza dönebiliriz. before sunriseı çağrıştırdı mütemadiyen, bilmedikleri bir şehirde kendilerini sorgulayan iki yabancının varoluşçu hikayesi olması bakımından. japonyanın özgün kültürünün dingin ve huzurlu duruşuyla bol neon ışıklı batı özentisi kültürünün yapay ve kitsch duruşu arasındaki tezatı da net bir şekilde gözlemleyebiliyoruz. belirgin bir olay akışı yok filmde, sürüncemede ilerliyor çoğu zaman, bu yüzden herkese göre değil. kimi 100 dakka boyunca üfleyip püfleyebilir, kimiyse doğallığına kapılıp "ne çabuk bitti" diyebilir. artsy bir şeyler arayanlara tavsiye edilir. şahsen ben pembe külodun karşı konulmaz cazibesine aldanarak izledim, orası ayrı. *
çok yavaş ilerliyor, çok sıkıldım ben bu filmde.yada belki de verilmek istenen mesajların, göndermelerin hiçbirini anlamadım bilmiyorum ama gene de katlanılmaz buluyorum.
öncelikle sofia coppola için şannsız bir dönemde yayınlandığını düşünüyorum.çünkü aynı sene oscar ödül töreninde yüzüklerin efendisi ödülleri topluyordu..peter jackson en iyi yönetmen seçilirken sofia coppola adaylıkla yetindi..ben olsam(kimsenin umurunda değildir ama) ödülü sofia coppola'ya verirdim..neden?çünkü gayet sanatsal bir film..27 günde çekilmiş..bilgisayar efektlerine makyajlara boğmadan çekilmiş gayet mütevazi bütçeli bir film..ve üstelik insani değerler üzerine yaşamdan bir film..belki biraz ben geri kafalılıyımdır...
film kimilerine gayet sıkıcı kimilerine ise gayet eğlenceli gelmiştir..çok uç noktalarda tepkiler almıştır muhtemelen..gerçekten çok iyi bir bunalım filmi olduğuna inanıyorum...çünkü henüz filmin 20. dakikasında kendimi filmdeki bill murray ile bütünleşmiş hissetmeye başlamıştım..
filmin oyuncuları da gayet başarılıydı zannımca...bill murray ile ilgili birşey demeye gerek yok ama bu film scarlett johansson'un starlet olmadığını kanıtladığı film olmuştur zannımca...
kafayı yedirtecek derecede ağır bir ortamı var filmin..
bunalımlardan bunalımlara atlamalar yapıyorsunuz film boyunca.."allahım bir hayat böyle olamaz, olmamalı.." ya da "japonya'ya gitmem abi ben bu ne yaa yazık adama* kıza* bu ne dünya kardeşim.." şeklinde haklı tepkiler veriyorsunuz..
nefis bir soundtrack albümüne sahip film. albümün kapanışı, bill murray'ın kendi sesinden more than this ile yapılıyor ki bill murray'ın sadece aktör olarak kalması gerektiğini düşündürüyor bizlere.
sofia coppola'nın konusunu piç ettiği filmdir. misal bu filmi jim jarmusch baba çekse mükemmel bişey olacakken böyle insanların uykusunu getiren bir film olmuştur, meydana gelmiştir, helak olasıdır. hadi herşeyi geçtim keşke biraz daha fazla çeşitli tokyo mekanında çekim yapılsaydı, komplike japon tuvaletleri gözümüze sokulsaydı. ayrıca filmin depresifliği de rayına oturtulamamış (bkz: kárhozat). dediğim gibi konudan aslında çok ekmek çıkar ama maalesef olmamış.
izleyip hayran kaldıktan sonra hakkında yapılan olumsuz yorumlara anlam veremediğim filmdir. anlam verememek bir yana, karşımdaki kişinin filmler hakkındaki bilgisini kötülemeye kadar sürüklediğim olur konuyu. her defasında diyorum ama "sanane ulan" diye kendime. sanki ben çektim filmi. bırak isteyen sevsin isteyen sevmesin.
bu tarz filmleri çok sevmeme rağmen hiç hoşlanmadığım ama aynı zamanda çok başarılı bulduğum bir filmdir.yönetmen konuyu o kadar iyiişlemiş ki karakterlerin yaşadığı can sıkıntısını aynen siz de yaşıyorsunuz.
tarz olarak hiç hazzetmediğim türde bir yapım olmasına rağmen çok garip bir şekilde çok fazla beğendiğim film.gizli bir mesaj falan içeriyor olabilir.tırstım biraz.
sessiz sakin,yalın bir film.sonuyla melankolik bir insanın gözlerini yaşartacak cinsten.ayrıca enfes bir soundtrack albümü var.
1. ıntro/tokyo
2. city girl - kevin shields
3. fantino - sebastian tellier
4. tommib - squarepusher
5. girls - death ın vegas
6. goodbye - kevin shields
7. too young - phoenix
8. kaze wo atsumete - happy end
9. on the subway - brian reitzell & roger j manning jr
10. ıkebana - kevin shields
11. sometimes - my bloody valentine
12. alone ın kyoto - air
13. shibuya - brian reitzell & roger j manning jr
14. are you awake? - kevin shields
15. just like honey - the jesus & mary chain
açıkçası filmin sıkıcı olduğu yönündeki eleştirileri anlamıyorum. çok süper bir film olan amores perros'ta da sıkıntıdan baygınlık geçirten bölümler var ama amores perros, lost in translation kadar eleştirilmiyor o yönüyle. dürüst olmak gerekirse bu popüler olanı sevme zorunluluğunun ortaya çıkardığı iki yüzlülüktür.
lost in translation, konusu itibariyle durağan olması gereken bir film. sonuçta filmde iki insanın sıkıcı, asosyal geçen saatleri, günleri anlatılıyor. yabancı bir kültüre ve dile adapte olamamış iki insanın hayatının monotonluğu seyirciye eller havaya görselliğiyle aktarılamazdı. öte yandan konusu böyle ilerleyen bir film bundan daha güzel noktalanamazdı. damakta hoş bir tat bırakıyor gerçekten. sofia coppola'nın büyük bir iş başardığını düşünüyorum şahsen.
her film, damakta david fincher yahut david lynch filmi tadı bıraksa sinema bu kadar geniş kitlelere ulaşan bir sanat olamazdı muhtemelen.
uzaktan sıkıcı hatta yaklaştıkça sıkıcılığı değişmeyen ancak son sahnesiyle etkisinden kurtulanamayan sonuç olarak "fake sıkıcı" film, bunların yanında japonya gezisi mi yapsak ne diye akıllarda soru işareti bırakmıyor değil