1. öncelikle, bu zamana kadar adam akıllı bir şey yazamamamla ilgili;

    (bkz: hakkında giri giremeyecek kadar sevmek)

    2000 sonrası metal piyasasının en iyi gruplarından biridir lamb of god. ki bana göre en iyisidir orası ayrı mevzu.

    groove metal, metalcore, nwoahm, thrash metal gibi etiketler görüyoruz bu grup hakkında. ancak şöyle bir gerçek var ki bu etiketlere baktığımızda diğer gruplardan çok daha "kendine has" bir müzikleri olduğunu söyleyebiliriz lamb of god'ın. mesela , bir all that remains, killswitch engage'e, trivium'a benzer. direk olarak aynı çizgide olduklarını anlarsınız dinlediğinizde. ya da machine head ile devildriver arasında da benzer bir bağ kurabilirsiniz. lamb of god da aynı başlıklar altındadır belki ama o kendine haslığı diğer gruplara nazaran daha ağır basmaktadır. tarzlarına onların dedikleri gibi pure american metal demek en doğrusu sanırım. en büyük ilham kaynakları arasında pantera ve slayer'ı gösterebiliriz. ancak bazı hıyarların dediği gibi bu grupların bir kopyası değildir lamb of god. burn the priest adını terkedip, lamb of god olduktan sonra bu adamların çıkardığı tam 5 stüdyo albümü vardır. 9 senede, 5 albüm. ve bu 5 albüme baktığınızda her birinin iyi, kaliteli, güzel sıfatlarını hakettiğini görebiliriz. ki içlerinden iki tanesi**için direkt olarak "başyapıt" desek yanlış da olmaz.

    insanı direk atmosferleri içine alan bir yapıları var. yani kulağınız çok gürültülü müziğe aşina olmasa bile, ucundan kıyısından log dinlemeye başladınız mı, bir gün kendinizi tüm albümleri edinmiş, deli gibi dinliyor bulabilirsiniz.

    grup üyelerinin müzisyenliklerine baktığımızda, kendilerine tek tek hayran olmamak da elde değil. chris adler isminde bir davulcuları var ki insan evladı olduğundan şüphe duymanız olası. davulcu değilim, bu konuda yetkili merci ya da otorite de değilim ama bu adam şu an metal camiyasında, bir grupta çalan bateristler arasında ilk 3'te sayılabilir herhalde. öyle ki bazen şarkıları dinlerken sadece bu adama odaklanabiliyorsunuz. randy blythe'a baktığımızda ciğersiz ve dalaksız bir vokalist olduğuna kanaat getirmeniz olasıdır. bazen uzun hava okuyormuşçasına uzun naralar atıyor kendisi. hem de brutal ya da scream vokal kullanarak. ayrıca kendisi brutal vokali en anlaşılır kullanan adamlardan birisi ki sayesinde bu vokal tarzını sevmeyen insanların bile lamb of god dinlediğini gözlerimle gördüm. şimdi bana "e prosesör kullanıyor" falan demeyin. willie adler ve mark morton'a baktığımızda ne kadar öküz gitaristler olduğunu görmemiz de muhtemel. özellikle mark morton attığı sololar ve çıkarttığı harika riffler ile dinlerken size kafayı yedirtebiliyor. basçı john campbell'ın ise eleştirildiği tek nokta pena kullanması sanırım. ancak "e yavrum o göt sende varsa çık sen çal" derseniz bu siksikçilere susuyorlar, bu da tarafımdan test edilip, onaylanmıştır.

    kısacası müziklerine baktığımızda, hem teknik, hem de ruh görebiliriz. evet bu adamlar kaliteli bir müzik icra ediyorlar. müzikal açıdan da doyuruyorlar sizi. ama bunun yanında kimi şarkılarda tüylerinizi diken, diken ederken, kimi şarkıda zıplayıp, hoplamanızı kısacası çıldırmanızı da sağlayabiliyorlar ki bu iki ögeyi bir arada yakalamak göt isteyen bir şey. o göt de lamb of god da vardır fazlasıyla.

    eserlere baktığımızda insanın iç dünyası, inanç, kişisel yıkım, savaş eleştirileri, nefret, öfke gibi ögeler görüyoruz. ama genel olarak müzikteki ruhun adı güç. evet tek kelime ile bu. şöyle açıklayayım, bu adamları dinlerken yumruklarınızı ve dişlerinizi sıkıyorsunuz. doping etkisi yapıyor şarkılar. hani o an nefret ettiğiniz biri olsa karşınızda, kolaylıkla kafasını gözünü yarabilecek kudreti kendinizde bulabiliyorsunuz.

    yukardakileri okuyunca belki "aa evet lan ne güzel demiş", belki de "ne saçmalamış lan bu" diyeceksiniz. bu lamb of god aşığı olup, olmamanızla alakalı bir şey. benim gibi bir aşık olup olmamanızla alakalı yani. şunu demek istiyorum;

    bu grup öyle "bir-iki şarkısını severim ama o kadar" diyebileceğiniz tarzdan bir grup değil. o bir-iki şarkıyı sevdiniz mi, gerisi illa ki geliyor. ya çok seviyorsunuz, ya da sevemiyorsunuz, öyle bir grup lamb of god. "nasıl yani?" deyip, benden tek cümlelik son bir özet isteyenler için;

    ya sev ya terk et!

    (görsel: lamb of god/64544)
  2. new american gospel, burn the priest gibi miksaj bakımından başarısız, müzikal açıdan başarılı albümlerle piyasaya girmiş, zirve dönemini as the palaces burn ve ashes of the wake albümleriyle yaşamış, randy blythe gibi adeta öfke kusan bir vokale, chris adler gibi teknik olduğu kadar da atik bir davulcuya, ve psikopatlıklarından ötürü konserlerde birbirlerine bakarak çalma oyunu oynayan (gözlerini gitarın sapına ilk götüren oyunu kaybeder) gitaristlere sahip taş gibi gruptu bir zamanlar...

    daha sonra ne mi oldu, "daha progressive takılacağız, herkes bizim yetekenklerimizin farkına varmalı" anlayışı baş gösterdi. sacrament ve wrath gibi fanları tarafından yine dinlenme katsayısına sahip, sıradan bir metal dinleyicisi tarafından ise "bu heriflerde boka sürülecek akıl yok" tepkilerinin yükselmesinin doğal karşılanacağı iki albüm yapmışlar, gözden düştükçe düşmüşlerdir piyasada.
  3. o kadar grup dinlerim, winamp'a tüm arşivi attığımda shuffle yaptığımda geçiştirdiğim ender gruplardandır. bir türlü ısınamadım bu heriflere, son albümünü bonus şarkılarla beraber çektim 14 şarkı var, ulan bir insan evladı bir tanesine bile de mi ısınmaz? ısınamadım arkadaş.. yapacak birşey yok. gaz namına da birşey yok. impending doom, conducting from the grave, whitechapel, despised icon, burning skies, oceano dinleyin yahu. illa da metalkor derseniz maroon var örneğin. tamam onları dinlerken vurun kafanızı başınızı sağa sola, o zaman hak vericem.
  4. ilk tanışmamız laid to rest ile olmuştu. randy'nin vokaller girene kadar "vay kaliteli bir grupmuş" diyordum ki "the blood's on the wall..." diye öküzleme bir şekilde şakımaya başlayan randy (askerde hep böyle seslenirdim kendisine) bütün düşüncelerimi yıktı geçti.

    şimdi, grubu dinlemeden önce, dönemin gruplarını ister istemez önüne alıyorsun. ne bileyim bir devildriver, killswitch engage ve hatta slipknot falan. kıyaslamaya başlıyorsun. tamam diyorsun bu adamlar kesinlikle farklı ve yeni bir şeyler katıyorlar diyip işin içinden sıyrılıyorsun.

    daha sonra biraz eskilerle kıyaslayalım derken buluveriyorsun kendini. pantera, sepultura, slayer o bu şu derken, bu adamların en az bu babalar kadar potansiyeli olduğunu farkediyorsun.

    işte orada sarmaya başlıyor bu grup. istediği kadar öfke kussunlar, istediği kadar yüksek volüm olsun kulaklıklarımda, koymuyor arkadaş. kulaklıkları çıkarttığımda belki bir çınlama oluyor lakin verdiği hazzın ve boşalmışlığın yanında hiçbir şey bu...

    ayrıca, yolda yürürken kavga etme güdülerimi dürtebilen bir arkadaştır randy. tabi anselmo'dan sonra...

    not: grace'i, edirnekapı şehitliği'nden geçerken dinlemenizi tavsiye ederim.
  5. lamb of god'ın yaptığı müziğin bu kadar gaz ve bodoslama olmasına rağmen kulağa çok hoş gelmesinin sebebi, kalın tonlardan hayvan gibi güzel melodiler çıkarmalarıdır bana göre.

    bu şekilde hayvan güzel müzik yapan bir grup daha vardı: pantera. pantera da dimebag darrell'ın kalın tonlardan yakaladığı mükemmel riffler ve melodilerle farkını yaratmıştı.

    lamb of god'ın müziğini gaz yapan faktörlerden diğeri de davul tonları tabii. grup davula epey yaslanıyor diye gözlemledim (ya da dinlemledim?!). edit: (bkz: dinlemlemek)

    sonuç olarak dinlemesi, çalması zevkli müzik yapıyorlar. devam etsinler. akıllı olsunlar akıllı!