"yalnız bir sabah ansızın göründü bana, uzun saçları kış rüzgarında uçuşarak. kaybettiğim bir savaşın yıkıntıları arasında ve içinde yürüdüğüm karanlıkta bilmiyorum nasıl buldu beni."
kaybedilmiş savaşların, mahvolmuş orduların enkazları arasında yürümeye mahkumuz. bir gün ansızın karşımıza çıkıp müşfik elleriyle bizi teselli edecek siyahlı kadın/tanrıçanın beklentisi içinde, karanlıkta el yordamıyla yürüyoruz.
"sonra bana düşmanımı sordu ve ben insanoğlunun içindeki kardeşini öldürme arzusunu söyledim. ve ondan düşmanlarımı ezecek araçlar istedim aynı öldürme hırsıyla."
aklımızı, ruhumuzu ve bedenimizi yanlış savaşlara adamak kaderimize yazılmış. yoketmek temel dürtümüz ve bugün kardeşimiz bellediğimiz, yarınki düşmanımız.
"oysa savaş insanı hayvana indirgerdi. başlamak kolay, bitirmek imkansızdı. öyle bilgeydi ki hanımım, artık yalnızlıktan korkar oldum ve benimle kalsın istedim."
ne zaman ki günü gelir, içten içe beklediğimiz o siyahlı kadınla karşılaşırız, o zaman anlarız kader diye bellediğimiz şeyin aslında kendi etrafımıza inşa ettiğimiz bir hapishane olduğunu.
"yanımda kalamazdı elbet. büyüye de inanma, dedi, ama bil ki uzaklarda olmayacağım bana ihtiyaç duyduğunda."
işte böyle konuşup gözlerimizi açtıktan sonra gidiyor siyahlı kadın. onun yazgısı bizim hapishanemizin gardiyanı olmak değil. yine de arada sırada rüzgar sesini taşıyacaktır kulaklarımıza.
"böyle söyledi ve dönüp gitti. söyleyecek söz bulamadan izledim siyah elbisesinin yavaşça gözden kayboluşunu. işim hala zor olsa da artık yalnız değilim dünya üzerinde, ne zaman o günü hatırlasam taze bir kuvvet bulurum içimde. eğer bir gün size de uğrarsa yararlanın bilgeliğinden, cesaret bulun varlığından, ve selamımı iletin ona."
siyahlı kadın birine ya da bir yere ait değil. kendine özgü varoluşuyla dolaşıyor evrende. elleriyle bize dokundu ve gitti, başkalarına da yapacağı gibi. onun hala var olduğunu bilmek umut tazelemeye yetmeli.
teşekkürler
uriah heep, teşekkürler
ken hensley.