sartre! boğazımda düğümlenen şey ne akamayan gözyaşları ne de kay. sadece gözlerimin altından boynuma kadar damarlarımı saran kan topu. öylesine mor ki kırmızıyı yutuyor. mosmor bir boşluğun içinde, mideme basınç yapıyor. midem reaksiyon gösteriyor, kusuyorum ama düğüm gitmiyor. olduğu yerde büyüyor beni içine çekercesine. bulantı böyle bir şey. sartre nefis anlatır. bulantı iyidir aslında. içinizdeki umudu ankaya çevirir. umudunuz küllerinden hep yeniden doğar. belki bir gün gerçekten (bkz: her şey çok güzel olacak.)
jean paul sartreın yazmış olduğu varoluşçuluğu harmanlayıp bize sunduğu kitaptır.''bir ağacın altında kendimi öldürsem bile yine boş bir çuval gibi orda duracam ve var olmaya devam edecem o zaman ne gereği var ki? '' şeklinde bir cümlenin kitapta geçmesi bana nietszchenin nihilist felsefe kavramının tam karşında durduğunu gösterdi.ya da varoluşun aslında ne kadar gereksiz ve boş olduğunu ifade ederek nihilist felsefe ile aynı terazinin kefesinde olduğunu gösterdi.ne farkeder ki her yokluğun içinde varolacağız.
sartre, bulantı temasını rastgele seçmemiştir, bulantı kelimesinin sembolik bir önemi vardır.
schopenhauer'e göre hayat anlamsız bir savaştır, insan fırtınalı bir denizde dalgalarla boğuşan bir bot gibidir. schopenhauer'den etkilenen nietzsche ise tanrı'nın ölümü ile insanoğlunun ufuk çizgisini sildiğini söyler.
dalgalı bir denizde insanı deniz tutar, bu durmu düzeltmek için sabit duran bir şeye bakmak gereklidir. o sabitleyici şey ufuktur(tanrı), fakat insan tanrıyı öldürerek ufuğu sildiği için artık bakılıp sabitlenecek bir nokta kalmamış, insan kendisini dermanı olmayan bir bulantıya teslim etmiştir. işte sartre'ın bulantı'sı budur
sartre'nin yazarken nietzsche'nin "her son bir erek değildir, ezginin sonu ereği değildir onun; oysa ezgi sonuna da ulaşamadı ereğine de. bir benzetiş... " önermesinden fazlasıyla etkilendiğini düşündüğüm romanı. romanda kahramanın tüm bulantısını (sıkıntısını) alıp götüren ve hatta roquentin'e inceden bir huzur veren bir şarkı vardır: some of these days diye. romanın bir çok yerinde geçen bu şarkı ile ilgili roquentin'in yaptığı yorumlar hep nietzsche'nin bu önermesi üzerine kuruludur sanki.
'gizli boyutlardan yoksun oluşumu, varlığımın yalnız vücudum ve ondan kabarcıklar gibi yükselen sudan düşüncelerle sınırlı oluşunu, bugünkü kadar kuvvetle duyumsamamıştım hiç' gibi okka cümlelerle dolu sartre ın felsefesini olabildiğine açıkladığı ve adeta kör göze parmak sokar gibi örneklemelerle gösterdiği kitaptır. varoluşçulukla ilgilenenlerin okuması gerektiğini düşünürüm ,naçizane fikrimdir, saygılar..
bulantı hissinin ne denli başarılı anlatıldığını, roquentin üzerindeki etkilerini, düşündüklerini, var saydıklarını anlattıkça aynı etkilere karşı okuyucuyu maruz bırakan, son derece başarılı bir dille yazılmış olan jean paul sartre eseri. roquentin'in nesnelerle beraber başlayan sorgulama süreci oldukça etkileyici olup düşünmeye iter. çıkmaz sokaklarda kendini bulmanıza sebep olan nadir eserlerdendir.
felsefik olarak ele alındığında sarte nin bilgi birikiminin doruk noktasına ulaştığı eşsiz eserdir. edebi açıdan bakıldığında da sade anlatımıyla kişiyi içine hapseder.. bulantılar içinde yaşam ve ölüm arasında verdiği trajik kararları içerir ki bahsi geçen roquentin adlı karakter bulanti ruhiyatıyla varoluşsal bir kargaşanın içindedir..
'' varoluş insanların sıyrılamadığı bir doluluktur. ölümlerini bir iç zorunluluk gibi kendilerinde sevinçle taşıyan yalnızca melodilerdir. bulantı orada sarı ışığın içinde kaldı. mutluyum, soğuk da gece de o kadar katışıksız ki ben bile donmuş bir hava akımından farksızım. kandan, tenden, etten sıyrılmak! şu upuzun kanal boyunca karşıki solgunluğa doğru akmak. soğuktan başka birşey olmamak! ''
"saat beş buçuğu vuruyor. kalkıyorum, soğuk gömleğim tenime yapışıyor. dışarı çıkıyorum. niçin? bunu yapmamam için bir neden yok da onun için. kalsam da, bir köşede sessiz sessiz büzülsem de yine kendimi dinleyeceğim. orada olacağım, ağırlığım döşemenin üzerinde olacak. varım ben."
"tam da insanın kendiyle kalabileceği bir gün: güneşin yaratıklar üzerine gönderdiği bu soğuk ışıklar, , hoşgörüsüz bir yargı gibi gözlerden içime giriyorlar; için için yoksullaştırıcıbir ışıkla aydınlanıyorum.
...
karanlık bastırınca nesneler ve ben belirsizlik aleminden çıkacağız."
"ve ben -kafamda tatsız düşünceleri olgunlaştıran, evirip çeviren cansız, bitkin edepsiz ben- ben fazlaydım. neyse ki bunu hissetmiyordum ama çok iyi anlıyordum, bunu hissetmekten korktuğum için rahatsızdım(şimdi bile korkuyorum bundan ensemden kavrayıp dipten gelen bir dalga gibi beni fırlatmasından korkuyorum). bu fazla varlıklardan hiç olmazsa birini yok edeyim diye kendimi yok etmeyi düşünüyordum için için...
fakat ölümüm bile fazladan olacaktı. bu gülümseyen parkın dibinde cesedim, şu çakıllar üzerinde, şu bitkiler arasındaki kanım dahi fazla olacak ve nihayet arınmış kabuğundan soyulmuş dişler gibi temiz ve parlak kemiklerimle fazla olacaktı. yine sonsuzluğa kadar fazlalıktım ben."
gibi paragrafları olan sartre'ın günlüklerden oluşan ve edebî yönü ağır basan kitabı.
kitapta bir de "kendi kendini yetiştiren adam" vardır. ilginçtir. zira hangi insan kütüphaneye gidip a'dan z'ye kadar tüm kitapları alfabetik sıraya göre okuma amacı edinir kendine?
takdire şayan bir insandır. fakat kitapta sartre bu adam için "ya z'nin en son kitabın son sayfasının kapağını kapattıktan sonra ne yapacak?" diye sorar. ki bu da amaçlarımızın her zaman bir sonu olduğunu gösterir.
çevirisini selahattin hilav'ın yaptığı, jean paul sartreın ilk romanı. kitap, sartre’ın varoluş, varoluşma, varoluşun farkına varma fikirlerinin bir öyküyle canlandırılarak, örneklendirilerek anlaşılabilir hale getirilmesidir. alain roquentin’in günlüğü biçiminde yazılan la nausée; varoluşçuluğun temel kitaplarından sayılır.
alain roquentin, hayatını sürdürebilmek için bir başkasının; geçmişini araştırdığı ölü adam rollebon’un artık var olmayan yaşantısına bağımlıdır. bir amacı vardır; roquentin hakkında tarihi bir kitap yazmak. yaşar. yalnız, kütüphanede, kafelerde yaşar. dışlanmış bir insandır, kendi dahil hiçbir insanı sevmez. anti-hümanist değildir; sadece hümanist değildir. böyle yalnız, kütüphanede, kafelerde yaşarken bir gün roquentin, bir taş parçasının varoluşunu görür, taş olmadığı, kocaman, anlamsız, çıplak bir kitle olarak görünmektedir taş. ve bulantı başlar. bir öz arar, korkunçlaşan insanlarda, nesnelerde, kendinde. aynaya bakar, korkar, bulantı nükseder. yazmaya devam eder, insanlardan uzakta kalmak için çabalar. yalnız insanlarda kendini görür, onlara acır. bir zaman sonra rollebon’u yazmayı bırakır, şimdi ne yapacaktır? şimdi tek başınadır. kendisiyle, şimdisiyle ve olmayan geçmişiyle; roquentin varoluşuyla karşı karşıyadır!
..
alıntılar:
say. 132/ çevreme kaygılı gözlerle baktım, şimdi’den başka tek şey yoktu. şimdi’leri içinde kabuk bağlamış, hafif ve sağlam mobilyalar; bir masa, bir yatak, bir aynalı dolap ve.. ben. şimdi’nin gerçek özü kendini açığa vuruyordu. şimdi var olandı, şimdi olmayan hiçbir şey varoluşmuyordu. geçmiş var olan bir şey değildi. hem de hiç değildi. ne eşyada, hatta ne de düşüncemde varoluşmuyordu. kendi geçmişimin benden kaçmış olduğunu çoktan beri anlamıştım. ama benim alanımın dışına kaçmış olduğuna inanmamıştım. benim gözümde geçmiş, bir çeşit emekliye çıkarma; bir başka varoluşma biçimi, bir tatil ve hareketsizlikti. işi biten her olay, kendi kendine bir kutunun içine usulca giriyor ve bir fahri olay niteliği alıyordu. hiçliği düşünmek bu kadar zordur işte. ama şimdi anladım, eşyanın, görünüşünü aşan bir varlığı yok. onların ardında.. hiçbir şey yok.
say. 134/ rollebon yoktu, evet yoktu artık. geriye birkaç kemiği kalmışsa bu kemikler tam bağımsızlık içinde, kendileri için var olacaklar ve biraz fosfat ve kalsiyum karbonatla tuzlardan ve sudan başka bir şey olmayacaklardı.
say. 137-8/ sözgelimi şu çeşit acılı geviş getirmeye benzeyen varoluşmaktayım yok mu, işte onu sürdüren benim. evet ben. gövde, bir kere yaşamaya başlayınca, bu işe kendi kendine devam edip gider. ama düşünce öyle değil. düşünceyi ben sürdürür; ben geliştiririm. varoluşmaktayım. varoluşmakta olduğumu düşünüyorum. şu varoluşma duygusu ne kıvıl kıvıl bir şey! onu ben sürdürüyorum yavaşa. düşünmemi durdurabilseydim.. çabalıyorum buna, başarıyorum. kafamın içi dumanla doluyor gibi.. ama işte yeniden başladı. “duman.. düşünmemek.. düşünmek istemiyorum.. düşünmek istemediğimi düşünüyorum. düşünmek istemediğimi düşünmemem gerek.” bitmek bilmeyecek mi bu? düşüncem, ben’den başka bir şey değil. bu yüzden duramıyorum. düşündüğüm ile varoluşmaktayım. oysa düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. şu anda bile (korkunç bir şey) varoluşmaktaysam, bu, varoluşmaktan ürküntü duymamdan ötürüdür. özlediğim hiçlikten kendimi çekip alan benim. nefret ya da varoluşmak tiksintisi, kendimi varoluşturma, varoluşun içine oturtma biçimlerinden başka şey değil.
say. 139 / benim, varım, düşünüyorum öyleyse varım, varım çünkü düşünüyorum, peki niçin düşünüyorum? düşünmek istemiyorum artık; var olmak istemediğimi düşündüğüm için varım, düşünüyorum.. çünkü.. uff!
say. 152/ ve ben onların arasındayım, bana baksalar, yaptığım iş konusunda kimsenin benden elverişli olmadığını düşünürler. ama ben biliyorum. onlardan farkım yok, ama ben kendimin ve onların var olduğunu biliyorum. insanları inandırmak sanatını edinmiş olsaydım, beyaz saçlı yakışıklı bayın yanına gidip varoluşun ne olduğunu açıklardım ona. suratının ne hale geleceğini düşününce katılıyorum gülmekten.
say. 159/ o kadar çok hümanist tanıdım ki! radikal bir hümanist özellikle memurların dostudur. “solcu” hümanist diye adlandırılan da, her şeyden fazla insansal değerlerin korunmasını dert edinmiştir; hiçbir partiden değildir, çünkü insansal değerlere hıyanet etmek istemez; ama yine de küçük insanlara yakınlık duyar. o güzelim klasik kültürünü alçakgönüllülerin emrine verir. hümanist, genel olarak, karısını kaybetmiş, gözleri yaşlı bir kimsedir; yıldönümlerinde ağlar durur. kedileri, köpekleri ve bütün gelişmiş memeli hayvanları da sever. komünist yazar, insanları ikinci beş yıllık plandan sonra sevmektedir; sevdiği için cezalandırmaktan kaçınmaz. bütün güçlü kişiler gibi gösterişsizdir ve duygularını saklamasını bilir, ama bir bakış ya da sesine verdiği bir anlamla, adaletle dolu acı sözlerinin ardında bulunan duyguları, insan kardeşleri için duyduğu o buruk ve tatlı duyguları hissettirir. ortaya en son çıkmış olan en genç hümanist, yani katolik hümanist, insanlardan şaşkınlık ve hayranlıkla söz açar. “bir londralı liman işçisinin ya da ayakkabı fabrikasında çalışan kızın, bu küçük insanların hayatı ne güzel bir binbir gece masalıdır,” der. o, meleklerin hümanizmini seçmiştir; onlar din ve ahlak bakımındn yücelsin diye, güzel ve kasvetli uzun romanlar yazar. bu romanlar sık sık femina ödülü’nü kazanırlar. sözünü ettiklerimiz en önemli rollerdir. bunların yanında bir yığın hümanist daha var (...) hepsi birbirinden nefret eder bunların, ama birer insan olarak değil, birer birey olarak tabii. ne var ki otodidakt bilmiyor bunu; bütün bu hümanistleri, torbaya konmuş kediler gibi içinde taşıyor, onlar birbirlerini paralıyorlar ama otodidakt fark etmiyor.
say 161-2/ “belki de insanlardan tiksinen bir kimsesiniz.” bu yanıltıcı uzlaşma çabasının altından ne çıkacağını biliyorum. benden pek az bir şey istiyor, bir yaftayı kabullenmemi istiyor sadece. ama bir tuzak bu; isteğine baş eğersem otodidakt kazanacak, beni sınırlamış, yeniden kurmuş ve aşmış olacak. çünkü hümanizm, bütün insansal davranışları kendi malı haline getirir ve hepsini birbirine katıştırır. ona dosdoğru karşı gelirseniz oyununa düşmüş olursunuz; çünkü hümanizm, karşıtlıklarına dayanarak yaşar. dik başlılar, dar görüşlüler, yasa dinlemezler, onlar yenilip dururlar; onların bütün sertliklerini, bütün kötü aşırılıklarını, hümanizm sindirir ve köpüklü beyaz bir lenf haline sokar. düşünce-düşmanlığını, manşeizmi, mistizmi, kötümserliği, anarşizmi, bencilliği sindirmiştir. bunlar, varoluşlarını ancak hümanizm içinde haklı çıkaran tamamlanmamış düşünceler ve aşamalardır. bu topluluk içinde, insanlardan tiksinen kimse de yerini bulur; bütünün uyumunu sağlayacak bir uyumsuzluktur sadece. başkalarından tiksinen, bir insanoğludur, öyleyse hümanistin de belli bir yere kadar başkalarından tiksinmesi gerekmektedir. ama o, tiksinme ve nefretini dozunda kullanan bilimsel bir insansevmezdir. insanlardan, onları daha iyi sevebilmek için önce nefret etmiştir. bir bütün içine sokulmak istemiyorum. kırmızı kanımın, bu lenfasal hayvana yem olmasını da istemiyorum. “anti-hümanist” olduğumu söylemek budalalığına düşecek değilim. hümanist değilim ben, hepsi bu. “insanın, başkalarından, onları sevdiğinden daha çok nefret edemeyeceğini sanırım,” diyorum.
say. 173/ “varoluş nedir?” diye sorulsaydı, özlerini değişime uğratmadan, nesnelere dıştan eklenen boş bir biçimdir derdim.
sartre'ın yayınlanan ilk romanı. ilk baskı 38'de. 97'den beri can yayınları yayınlıyor.
gerçi bu kitap için roman demek yerine bir fikrin ya da bir travmanın kahraman üzerinden anlatımı demek daha uygun olabilir.
bu hali ile albert camusun yabancısını üzerine bina ettiği farksızlık durumu ile benzerlik gösteriyor bana göre; anlatılanın üzerine bina edildiği durumların ilki adıyla müsemma olan bulantı hali yani yaşanılan neredeyse her şeyden duyulan tiksinti ve buna bağlı olarak ikincisi bir müddet sonra ortaya çıkan varoluş boşluğu ya da zorunluluğu ya da mecburiyeti.
tasavvufta manayı harfi ve manayı ismi olmak üzere iki çeşit dünya bakışından bahs olunur
manayı ismi, eşyayı ve hadiseyi sadece olduğu haliyle alır.
nedeni, niçini, nerden geldiği, nasıl varolduğu, ilk sebebin ne olduğundan ziyade olanla yetinir ve haliyle sığ kalır
manayı harfi ise olanla değil olanın olma hali ile daha çok ilgilidir, yani olanın onu oldurana işaret ettiğini söyler, mesela mektup sadece beş on cümlenin bir araya geldiği bir karalama kağıdı değil bizzat kendisini kaleme alana işarettir.
bana göre bulantıda sartre manayı ismiden sıyrılış ancak manayı harfiye yürüyemediği için her şey iğrenilecek bir hal almıştır.
gayesiz, kimliksiz bomboş.
bir nevi hadiseyi getirip yaratıcı ile buluşturmamasından kaynaklı bir süreçtir denebilir.
mesela " şu bahçe, şu kent, ben kendim her şey temelsiz ve nedensizdir. bunun farkına vardığınız zaman yüreğiniz bulanır." (s. 179)
"varoluş nedir? diye sorulsaydı, özlerini değişikliğe uğratmadan, nesnelere eklenen boş biçimlerdir derdim" (s.173)
var olan her şey nedensiz ortaya çıkar, zavallığı yüzünden varoluşunu sürdürür ve rasgele ölür. (s.182)
kitabın olay özelliği neredeyse yok (hümanizmden kaynaklı bir iki küçük şehevi çocuk sevgisi sayılmazsa)
atkestanesi, tabaktaki çatal, melodilerin bir bir ölmesi ile kendisine ulaşılan şarkı sözleri vb başat aktörler
bi de adettendir
kitaptan hoş bir pasajla kapatayım
- en bayağı olan bir olayın serüven haline gelmesi için onu anlatmaya koyulmanız gerekir ve yeter. insanları aldatan da bu zaten" (s.59)
sartre'nin romanı.. varoluşçu felsefesi doğrultusunda yazılmıştır.. romanın kahramanı antoine roquentin'dir.. varoluşun farkındalığını yaşayan ve bir tür günlük tutan roquentin'in dilinden bu farkındalığa karşı duyulan bulantı hissi, anlamsızlık dile getirilir.. bu bulantı özdeki anlamsızlıktan, kendiliğinden varoluştan insanı ayırır ve bilinçli bir varlık olmasını sağlar..
jean paul sartre'nin 1930'lu yıllarda yazdığı romandır, ve yazarın yazdığı ilk roman olması özelliğinide taşır. yazar romanı melankoli adıyla yayınlamaya gider fakat yayımcı bulantı ismiyle piyasaya sürer sonra felsefi ve edebi literatürlere sartre'nin bulantısı diye örnek verilecek durumlar oluşur.