---
ıspoyler barındırabilir ---
öyle bir kitaptır ki, baş kahramanı hakkında tek bir ruhsal çözümleme göremezsiniz. annesi ölmüştür. ama tek okuduğunuz, ölümün kaç gün önce olduğu, yolculuğun nasıl geçtiği, sütlü kahvenin tadının güzel olduğu, güneş'in yaktığıdır.
meursault daha sonra bir kızla birlikte olur. ancak kıza yönelmiş herhangi bir duygudan bahsettiğini göremezsiniz. halbuki yataktan kalktıktan sonra kaç sigara içtiğini sayabilirsiniz.
daha ilerde meursault bir arap öldürür. fakat bunu öyle yapar ki; içinde bir kin, bir intikam duygusu, ya da bir pişmanlık olduğunu düşünmezsiniz. ama sabah zar zor uyanmıştır, güneş her zamankinden yakıcıdır ve arabın elindeki bıçaktan şiddetle güneş ışınları yansımaktadır; bunlardan şüpheniz yoktur.
bundan sonra mahkeme başlar. meursault idama mahkum edilir. ve birkaç kez görüşmeyi reddettiği
papaz bir gün hücresine gelip meursault'yu tanrı'dan af dilemeye çağırır. filmin koptuğu yer burasıdır. meursault'nun iki sayfaya yayılmış patlamasında tabii ki hayatta değer verdiği, peşinde koştuğu şeyler olduğunu anlarsınız. meursault ne hiçbir şeye aldırış etmeyen bir vurdumduymaz, ne de boşluk içinde yüzen bir sorunludur, hiç olmamıştır. tek derdi bunları sorgulama ihtiyacını hiç hissetmemiş olmasıdır. bunlar ona verilenlerdir, tek bildiği budur. ama şimdi papaz gelmiş tüm yaşadıklarının sözde anlamından, öbür dünyadan, tanrıdan, kısacası onu hiç ilgilendirmeyen şeylerden bahsetmektedir. oysa anlattığı şeylerin hangisi bir kadının bir tek saç telinden daha önemlidir?
meursault gücü tükenip de gardiyanlara teslim olana dek papaza bağırır, çağırır. bir sürü kahramanın o ya da bu anlamda bulduğu coşku, meursault'da yoktur. onun tek coşkusu anlamsızlıktadır. tek bildiği doğru için, anlamsızlık için coşkuyla içini döker ve tek bildiği doğruyla ölüme gider.
meursault olmak ya da olmamak isteyeceğim bir karakter değildir benim gözümde. bana göre meursault, olmaktan kaçınamadığım bir karakterdir.
çünkü anlamsızlıktan kaçınamazsınız.