1. akp'nin beyanlarından anladığım kadarıyla türkiye'deki uygulamasını zayıflatacağı demokrasinin gereklerinden. hükümetin yetkilerini artırırp anayasa mahkemesinin yetkilerini kısmak demek buna tekabul ediyor sanırım.
  2. montesquieu tarafından ortaya atılan düşüncedir.devletin üç temel fonksiyonu olan yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrı kurumların tekelinde kavramlar olmasının gerektiğini öne sürer.
    devletin,gücün tek kişinin elinde toplanıp bir nevi tiran yönetimine dönüşmesini engellemeyi,bu üç kavramın birbirlerini dengelemeleri ve denetlemelerini amaçlar.
    en genel anlamıyla,bağımsızlık kavramını bu üç kurumun işleyişine getirmeye çalışır.(bkz: yargıda bağımsızlık)
    en aktif formu günümüz dünyasında abdde görülür,temelinde anayasa yer alır.
    prensip,tüm liberal demokrasilere saygı duyulmasıdır.(abd'deki formunda)
  3. atatürk'ün pek hoşlaşmadığı sistem. kendisi meclis tutanaklarına da geçmiş bir ifadesinde der ki "bu rousseau yanılıyor, hiç insanın elindeki kuvveti dağıtmak faydasına olur mu?" veya buna benzer bir şey.
    aslında kuvvetler ayırımı kavramını ortaya atan kişi "yasaların ruhu" adlı kitabıyla montesquieu'dur, fakat o gün atatürk karıştırdığı veya konuyu fazla bilmediği için böyle bir ifade kullanır.
    o dönem atatürk hem yürütme'nin, hem yasamanın hem de yargının başıydı, kuvvetler ayırımı yoktu henüz, kurtuluş savaşı döneminde başbakanlık yada cumhurbaşkanlığı gibi kavramlar ya da anayasa mahkemesi gibi bir şey yoktu. yasama yetkisi zaten meclisin bünyesindeydi. mahkemeler istiklal mahkemesiydi, ve meclisin isteğiyle kuruluyorlardı, meclis başkanı, aynı zamanda hem başbakan hem de cumhurbaşkanıydı. bu derece güçlü bu meclisin başkanı da mustafa kemaldi. büyük taarruz öncesinde ordunun başına geçmesi için muhalifleri mustafa kemali sıkıştırdığında mustafa kemal meclisin tüm yasama yetkilerini de istedi. böylece tbmm tarihinin ilk "sıkıyönetim" olgusu da orada yaşandı ve mustafa kemal meclis başkanı, cumhurbaşkanı, başbakan olma durumuna genelkurmay başkanı ve meclisin kendisi olma sıfatını da ekledi. meclis başkanlığı makamının bugün için pek bir şey yapmamasına rağmen çok itibarlı olmasının sebebi bu gelenektir, yetkiler sonradan dağıtılmış ve tırpanlanmıştır.
    savaş sonrasında ise aşama aşama kuvvetler ayırımına gidildi. atatürk cumhurreisi olurken (padişahlık kurumunun paralelinde) başvekillik (sadrazamlığın paralelinde) diye ayrı bir kurum üretildi. bu da ismet inönü oldu. tbmm nispeten özerkleşti ve cumhurreisi bu konuyu başvekile bıraktı (hatta bir dönem bu yüzden az kalsın teşkilatçı inönü ayakoyunlarıyla atatürk'ten daha güçlü hale geliyordu, ama atatürk de az siyaset bilmediği için inönüyü hemen ekarte edip ölümüne yakın başbakanlıktan aldı ve celal bayar'ı yerine getirdi, inönü de atatürk'ün ölümünü beklemek zorunda kaldı. olan tabii bayar'a oldu, çünkü atatürk ölene kadarki kısa zamanda yeterince güçlenme fırsatı bulamadı ve o ölür ölmez inönü cumhurbaşkanı seçildiği için bayar inönü ile karşı karşıya gelmiş gibi oldu, nitekim chp'den ayrılıp menderes'le birlikte hareket etti ve böylece muhalefette demokrat parti kuruldu. gerçi inönü'yü seçimde devirip cumhurbaşkanı olmayı da becerdi bayar, ama inönü de son kozunu oynayıp darbe yaptırdıktan sonra menderes'in akibetinden sadece yaş haddiyle kurtuldu. bunlar tabii ayrı hikayeler, meraklı olan okusun ayrıca, bugünkü konumuz kuvvetler ayırımı tarihi in turkey) o döneme kadar askerlerin siyasete girmesinde bir sakınca da yoktu, atatürk'ün isteğiyle askerlerin siyasete karışmaları da yasaklandı. her ne kadar bunun sebebi kendisinin artık asker olmamasından ötürü dezavantajlı bir duruma düşmemesi idiyse de gene de doğru bir tavırdı. bunun üzerine bütün paşa rakipleri sivil siyasetçilere dönüştüler.güçler farklı kurumlarda yoğunlaşmaya başladı. tabii bunların çoğu tek parti döneminde gerçekleştiği için çok bir şey farketmedi, ama çok partili sisteme geçtikten sonra bu ayırımların içleri dolmaya başladı.
    en son olarak da 1961 anayasası ile anayasa mahkemesi kuruldu. tabii ki türkiyede her zaman olduğu gibi bu da evrensel demokrasinin gerekleri çerçevesinde değil siyasi amaçlarla kuruldu, menderesi asan güdümlü mahkeme, rejime bekçilik etmek üzere anayasa mahkemesi olarak isim değiştirdi. aynı anayasada hükümetin elini zayıflatmak için kuvvetler ayırımı adı altında üniversiteler de tamamen özerkleştirildi ve hükümetten bağımsızlaştırıldı, hükümetlerin parlamentolar aracılığıyla çok güçlü olabildikleri farkedilince parlamento da kuvvetler ayırımı gereği meclis ve senato olarak ikiye bölündü. senatoda darbeciler ve bir sürü başka seçilmemiş doğal senatör de vardı, senatodan amaç halkın meclisini avam kamarası durumuna düşürmek ve onun karşısına lordlar kamarası benzeri bir yapı ile çıkmaktı. 1. meclisteki kuvvetler birliği böylece maksimum entropiyle dibine kadar dağıldı. bu dip noktasından sonra tekrar kuvvetler birliğine doğru çıkış başladı, çünkü dağılma sonrasında ülkede artık sivil hükümetlerin muktedir olamaması gibi bir sorun çıktı, üniversiteler ayaklandı, polisler bile kendi sendikaları aracılığıyla grev yapabildi, anayasa mahkemesi keyfi kararlar vermeye başladı, meclis bölünmüşlükten kanun çıkaramaz hale düştü, defalarca turlar yapılmasına rağmen cumhurbaşkanı bile seçilemedi, ve sonunda ülke karıştı, hükümetler çaresiz kaldı ve anarşi başladı. bunun üzerine ordu darbe yapıp iktidara el koydu ve süreci tersine çevirdi. cunta ilk iş üniversite özerkliğini sona erdirdi ve onları yök aracılığıyla hükümete bağladı. memurların, polislerin sendikal haklarını kaldırdı, anayasa mahkemesinin yetkilerini kanunlarla kısıtladı ve cumhuriyet senatosunu da kapatarak tekrar tek tbmm sistemine döndürdü. yetkileri tekrar hükümette ve idarede topladı. tabii ki gene evrensel demokrasi doğrultusunda değil, idarede zaten kendileri olduğu için.
    onlar bizi kuvvetler ayırımı laboratuarı olarak kullanırken biz de birbirimizi öldürdük, ve aç kaldık.
  4. güçler ayrılığı ilkesi yasama, yürütme ve yargı kurumlarının, devletin farklı organlarında bulundurularak iktidarın tek elde toplanmasını engellemek ve bu üç kurumun birbirlerini denetleyebilmesini sağlamak anlamına gelir.

    güçler ayrılığı ilkesiyle demokratik yollarla iktidara gelen kişilerin kendi diktatörlüklerini kurmaları engellenmeye çalışılmıştır. güçler ayrılığı ilkesideki karşılıklı denetimin önemi, özellikle ikinci dünya savaşı öncesi adolf hitler'in demokratik yollarla iktidara gelmesinden sonra artmıştır.
  5. ilk kez montesquieu tarafından ortaya atılmış ilkedir.devletin elinde bulundurduğu başlıca güçler olan yasama (bkz: legislation), yürütme (bkz: execution) ve yargı(bkz: adjudication) nın ayrı kurumlar tarafından idare edilmesi ve bu surette birbirleri üzerinde denetim sağlamaları, herhangi birinin suistimal edilmesine engel olunmasını amaçlar.monarşilerde görülmez,bilindiği üzre bir kralın/padişahın kontrolü altındadır bütün bu güçler.
    parlementer sistemlerde birleşik güç (bkz: unified power) görülür; ki burada da güçler ayrılığı olmadığı gibi, parlemento güç kaynağı kavramlardan en az ikisini denetim altında tutar.
    başkanlık sisteminde (bkz: presidential system) tam manasıyla güçler ayrılığını görmek mümkündür.başkan yürütme (execution) yetkisini elinde tutar,veto hakkı vardır. senato yasama ve mahkemeler de yargı yetkilerinin sorumluluğunu üstlenirler.
    bu sistemin avantajlarının yanısıra çeşitli riskleri de vardır; yürütme yetkisini elinde tutan kişinin veto hakkı sayesinde sistemin işleyişini bloke etmesi ve sistemin diktatörce bir hale getirmesi de olasılık dahilindedir.bu yüzden zaten bu üç gücü elinde tutan kurumların birbirleri üzerinde kontrol mekanizması gibi çalışabilmesi,sistemin sağlıklı biçimde ve amacından sapmadan çalışabilmesi için oldukça önemlidir.

    (bkz: separation of powers)
    (bkz: montesquieu)
  6. güçler ayrılığı ilkesi. yani yasama, yürütme ve yargı organlarının devletin iktidarının tekelinde bulundurmasını engellemek adına getirilen, demokrasinin temelinde oturan bir kavram. olmazsa olmazı diyorlar kitaplarda. klasik demokrasiler ve orta çağ demokrasileri ile karşılaştırılır her zaman ve farklı yorumlarla desteklenir.

    gece gece aklımın kenarına düştü; ulan biz bu demokrasilerin hangi tarafındayız? sosyal demokrasiye sahip olmadığımız kesin; ucundan liberal demokrasi nidaları atılmakta; hani klasik demokrasi değil deriz (tabi kadınların oy verebilmesi ve kölelik olmaması (!) destekleyici); orta çağ demokrasisinden de bir şekilde götüm götüm uzaklaşırız.

    internete bakıyordum haberlere; milliyet'te bir haber gözüme çarptı. yarsav başkanı'na bakanlıktan ihraç istemi dikkatimi çekti. baktım; soruşturma açılmış; soruşturma açılıp açılmayacağına karar verecek olan bilindiği üzere -''güçler ayrılığı ilkesine dikkatinizi çekerim''- adalet bakanı. ki kendisinin de yarsav başkanı'ndan haz etmediğini bilmem söylememe gerek var mı?..

    bu ülkede demokrasi var ama kategoriyi bir türlü bulamadım. oturmuyor anasını satayım hiçbir kavramıma. darbelerle büyüdük; demokrasi diye kıçımızı yırttık; gene olmadı. demokrasiyi ülkenin yapı taşı yapan mustafa kemal'i tartıştık; diktatördü dedik; ama gene demokrasiyi bir yere koyamadık. ki bunu yapanlar da demokrasi için yaptıklarını söylüyorlardı. olmayan demokrasi için. neyse sözlük; gece gece sıçtım beynine, ben kaçar.öpt,kib,bye.