haklarındanki söylenenlerin ve çıkış noktalarının tamamen yanlış bilindiği bir örgüttür. bu konu hakkındaki bir araştırmayı okuyarak siz de gerçeği tüm çıplaklığıyla görebilirsiniz. tabi biraz uzun. ama güzel bir hikaye.
*
alıntı
ku klux klan, yanlış bilindiği gibi amerikan kökenli bir örgüt değildir. gerçek çok daha farklı ve çarpıcıdır. ku klux klan, ilk olarak karadenizde faaliyet göstermeye başladı. örgütün doğuşu, rus ve ermeni kaynaklarında ve gizli osmanlıca belgelerde şöyle anlatılıyor.
zamanın valisi fransız hikmet paşa (alfons de lamartine, kendisinden sitayişle söz eder) karadenizde rus ve ermeni faaliyetlerine karşı, cezayir, senegal v.s. ülkelerden devşirilmiş siyahî yeniçerilerden oluşan kara hamsi fedaileri adında gizli bir polis örgütü tesis eder. bu teşekkül, derin osmanlı kapsamında olup, resmi kaynaklarda asla yer almaz ve faaliyetleri de bu yüzden gizli ve denetim dışıdır. bu siyahî çerilerin bölge ahalisi ile elbet içtimai ve iktisadi münasebetleri olmakta idi. lakin iş cinsi münasebetler kurmaya gelince, bu zevat için dar-ül fuhuş-a bağlı umumhaneler dışında bir seçenek yok gibiydi. ancak zaman içinde bir muamma hâsıl oldu. umumhanede istihdam edilen genellikle rus ve ukrayna kökenli odalıklar, belirli bir süre sonunda kullanılamaz hale geliyorlardı. zira -tıp ilminde ayıp yoktur- bu siyahî zaptiyelerin maslahatları (kamış) normalden çok daha iri idi. dolayısı ile duhul esnasında bu cıvırların kukularında deformasyonlar meydana geliyor ve bir süre sonra yeterli randıman alınamaz hale geliyordu. bu da aynı umumhaneyi kullanmakta olan bölge ahalisini huzursuz etmeye başladı. ayrıca birçok hatunda "penisküs" vakasına rastlanmaya başlamış idi. zavallılar bu küskünlükte haksız da sayılmazlardı. gerginlik ve husumet hızla artıyordu. fransız hikmet paşa bu duruma uzun süre seyirci kalamadı ve siyahi zaptiyelere lüks tüketim vergisi koydu. duhul ettikleri kuku başına 50 sikke lüks tüketim vergisi ödeyeceklerdi. "nekka sikke, okka sikke" sözü buradan gelir.
tabiidir ki bu kez de huzursuzlaşanlar kara hamsi fedaileri idi. tüm tehlikeli işleri onlar yapıyor, ermeni ve rus komitacılarla mücadele ediyor, devlet-i ali nin selameti için çalışıyor ama iş cins-i latif ile münasebete gelince devlet-i ali onlara sahip çıkmıyor ve sikke-i istihlak-ı lüküs, yani lüks tüketim parası talep ediyordu. kara zaptiyelerin ileri gelenleri, humbaracı beşir liderliğinde balıkhanede hemencecik bir toplantı tertip eylediler. humbaracı beşir zaptiyeye şöyle hitap etti: "efendiler, lafı uzatmayalım. fransız hikmet paşa ve idaresi, kukuyu bizlere lüks kılmıştır. bu durumda bize düşen, isyandır. kuku, bir zaptiyenin en tabii deşarj yolu ve en tabii hakkıdır. kahrolsun kukuyu lüks kılan zihniyet!" kara isyan başlamıştı. kara hamsi fedaileri hep bir ağızdan bağırarak balıkhaneden fransız hikmet paşanın konağına doğru yürüyüşe geçti.
"kahrolsun kukuyu luks kilan zihniyet...
kahrolsun kukuyu luks kilan
kahrolsun kukuyulukskilan...
kahrolsun ku kyuluks kilan.
kahrolsun ku kluks klan...
kahrolsun ku klux klan"
konağın önüne varana kadar, zaten osmanlıcaya tam hâkim olamayan bu devşirmelerin ağzında slogan bu hale gelmişti. bir araştırma gezisi için karadenizde bulunan bernard shaw "siyah kalkışma ve karadeniz beldeleri" adlı anı kitabında bu olayı şöyle naklediyor:
"fransız hikmet paşanın konağı kaldığım han ile aynı meydana bakıyordu. uyumak üzereydim ki uzaklardan gelen sloganlar ve ona eşlik eden bir ritim beni pencereye yöneltti. 'tannn tannn tannn!' bu insan eti ile metalin kaynaştığı acayip bir ses idi. "kahrolsun ku klux klan! " bu sözü ilk defa duyuyor ve tarihe tanıklık etmenin heyecanı ile titriyordum. konağın merdivenlerinde yeniçeri vaziyet almış idi. manzara-ı umumiyeyi tarif etmek icap ederse, enteresan bir satranç müsabakasını akla getiriyordu diyebilirim."
yine osmanlı arşivine dönelim. vakanüvis kevork ayanbeyan anlatıyor:
"bir kısım kara hamsi zaptiyesinin elinde meşaleler yanıyordu. birkaçı ise bir kazanı kaldırmış idiler. humbaracı beşir ise maslahatını kaldırmış, ritmik bir şekilde ama kararlılık ve küstahlık dolu bir tavırla uzvunu kazana vuruyordu; (bernard shaw un işaret ettiği acaip ses buydu elbet.)
"tannn-tannn-tannn. kahrolsun ku kluks klan! ... tannn-tannn-tannn. kahrolsun ku kluks klan! ..."
fransız hikmet paşa derhal beyaz yeniçeri marifeti ile humbaracı beşiri derdest ettirip konağın balkonuna çıkarttı. devlet-i ali, isyana asla müsamaha etmeyecek kadar sert, lakin kendine hizmet edenleri de unutmayacak kadar kadirşinas ve müşfikti. bu yüzden humbaracı beşiree aslında idamı gerektiren bu fiiline rağmen ibret verici başka bir ceza münasip bulundu. fransız hikmet, humbaracı beşiri maslahatından konağın balkonuna astırdı ancak beşirin ayakları yere değdi ve ceza caydırıcı olmaktan hayli uzak bir manzara arz edince fransız hikmet, beşir ve otuz dört elebaşını iğdiş ettirerek dar-ül fuhuş bünyesinde peçeteci olarak istihdam edilmek üzere anadoluya sevk ettirdi. bu arada kara hamsi fedaileri teşekkülü içinde sular durulmuş görünüyordu.
kara hamsi zaptiyeleri devlet-i ali'nin büyüklüğü karşısında yılmıştı ancak elebaşıların derdest ve iğdiş edilmeleri esnasında bazı beyaz yeniçeriler maksadı aşan sert muameleye başvurmuşlardı. kara hamsiler bunu unutmayacaklardı. nitekim bir umumhane ziyaretinde bu beyaz yeniçerilerden bir kaçının uzuvları kesilip, iş konağa gözdağı verme noktasına kadar gelince fransız hikmet paşa kıvrak zekâsı ile bir karşı hamle planladı. zaptiyeye umumhaneye gitme denemeyeceğine göre, tek bir çare kalıyordu, onların emniyetini sağlamak. bu plan çerçevesinde fransız hikmet, bekar olan tüm beyaz yeniçeri için ayda iki kere bilabedel (beleş) olmak kaydı ile kuku tahsis etti ve bu kanun, "kuku ül eta-t" yani "devlet kukusu" olarak bilindi.. bu kanundan faydalanacak olanlara, umumhaneye giderken ve hüviyetlerini gizlemek maksadı ile takmaları için beyaz bez başlıklar dağıtıldı. işte günümüzde kukuleta diye bilinen bu giysi, adını kuku ül eta-t kanunundan almıştır. ki bu giysi daha sonra bir kolu amerika?da faaliyet gösterecek olan ku klux klanın da alamet-i farikası olmuştur.
elbette zaman içinde klan da amacından saparak ırkçı bir istikamet kazanmış idi. fransız hikmetin şehrinde ırk savaşları başlamıştı. her sokak başında bir tuzak kuruluyordu. bernard shaw bu yüzden bu şehire tuzak bölgesi anlamında "trap zone" demiştir. bu şehir günümüzde tarihi bir hata ile rize diye bilinir.
fransız hikmet paşa, kötüye gidişi önlemek maksadı ile kurmaylarını toplayıp onlara, yeniçerileri evliliğe yönlendirme gâyesi ile fikir danıştığında, sâzende cem paşa (kıbrıs vâlisi fuar’ın torunu) şöyle demişti:
“paşam, siz askere san’attan vazgeçmeyi mi öğütlersiniz? ben japon ilinde şunu bildim ki origami, kâğıt katlama san’atı ise poligami de kadın katlama san’atıdır.”
derhâl atılan hattat tansel efendi münakaşaya müdâhil olur:
“lâkin monogami de kadına katlanma san’atıdır muhterem.”
ki tansel efendi, bu argümanla fransız hikmet’i desteklemiş midir, karşı mı durmuştur, hâlâ tarihte sır olarak kalan mevzûlardan biridir.
san’at için karadeniz’e gelen bernard shaw olan biten karşısında artık sessiz kalmayı içine sindiremez. ermenistan sınırına doğru atı ile ilerlerken olan bitenlerden sorumlu tuttuğu fransız hikmet paşa’yı düelloya davet eder. yazdığı düellonâmede şöyle der:
“ey fransız hikmet! seni düelloya davet ediyorum. sen kılıcınla gel. ben ise san’atımla, yâni kalemimle. ya zorbalık kazanacak, ya da san’at. şafakta .......”
fransız hikmet paşa, bir irlandalı entelektüelin tehdidine pabuç bırakamazdı. şafakta belirtilen yerde hazırdı. lord byron da gözlemci sıfatı ile orada idi. düellonun iki tarafı meydana çıktılar. beynelmilel gözlemciler, hakem hey’eti ve mütercimler meydanın diğer ucunda idiler. fransız hikmet kılıncını çekerek ünledi:
“angard bre sefil.”
bernard shaw kalemini çıkardı ve fransız hikmet’i alnının ortasından mıhladı. bu tek kurşun atan kalemi zamanın scotland yard’ında çalışan bir dostu ona hediye etmişti. ortada gayrı kanunî bir vaziyet yoktu. zîra silâhlar bilhassa düellonâmede belirtilmişti. kalem kılıçtan keskin değilse bile daha öldürücü olabiliyordu. düelloyu uzaktan dürbünle seyreden lord byron mütercime sordu:
“who win? who shot? (kim kazandı? kim vurdu?)”
tercüman haykırdı:
art wın. shaw shot. (san’at kazandı. shaw vurdu.)
kara hamsi zaptiyeleri sevinç ve coşku ile haykırmaya başladılar. art wın. shaw shot.
art wın. shaw shot.
art wın. shaw shot.
günümüzde artvin şavşat dolmuşlarının kalktığı bu meydanda husûle geldi her şey... ve kara hamsi zaptiyeleri’nin torunlarından bâzıları, bugün bu dolmuşlarda şoförlük yapmakta ve aynı meydanda o tarihi sloganı bağırmaktadırlar. artvin şavşat. artvin şavşat. artvin şavşat...
kara hamsi fedâileri diğer bir kısmı ise bu hâdiseden sonra çok asabîleştiler ve çâreyi amerika’ya göçte buldular. zîra, kırılmış olan gururlarının bu kıt’adan başka bir yerde tâmir olunamayacağı ve dahi maslahatlarına ve ciltlerine uygun siyah tenli avretin ancak orada bulunduğunu george washington’un “medeniyetler çatışması” isimli beyannâmesinden istihbar etmişlerdi. uzun süren göç sırasında da örflerinin temelini teşkil eden karalâhana yemeyi hep sürdürdülerdi ve bu sebeple de çok sık yellenirlerdi. esasen mücadeleci ve savaşçı ruhlu bu civanmert göçmenlerin âsâbı çok bozuk olduğundan, önceleri kanıksadıkları yellenme âdetleri yüzünden birbirlerine girdiler ve güçlü olan çoğunluk, onlara direnemeyen bir grubu çöle sürdüler. orada da yellenmeye ve karalâhana yemeye devam eden bu grup çölde las vegas diye bilinen vahayı kurdular. karalâhana yemekten asla vazgeçmeyen diğer grup da zamanla kendi aralarında nizâ etmeye başlayıp bir kısmı kuzeye, bir kısmı güneye yönelerek north carolina ve south carolina’yı kurmuşlardır.
alıntı