dünya sinemasının gelmiş geçmiş en önemli yönetmenlerinden biri hatta bence tarkovskyle birlikte en önemlisi.
metafizik kavramları müstesna bir sinematografi ile seyirciye yansittığı sinemasında herşeyden önce insanı ve insan hayatındaki en önemli sorunlardan biri olan bilinçli seçim yapmak seçimlerin sonuçları gibi konuları başarıyla işlemiş filmlerini anlayarak izleyen insanlarda derin izler bırakan büyük bir sinema adamıdır kieslowski.
sinemaya belgeseller çekerek başlamasının ardından station adlı belgeseli çektiği tren istasyonunda annesini öldüren bir kadının istasyona gelmesi sonucunda polisin belgesel görüntülerini isteyip görüntülerden kadını yakalamaya calışması kieslowskiyi çok etkilemiştir ve belgeselleri bu sebeple bırakmıştır,belgeselin amacının insan hayatının gerçekliğini yakalamak olduğunu düşündüğü için bunun mümkün olmadığına karar vermiştir.
belgesellerden sonra kurgu filmlere başlamasıyla ilk donem politik filmleri gelmiştir bunlar scar calm,personel gib oldukça sıradan filmlerdir ancak bu döneminin son filmi olan camera buff la o büyük sinemasının ilk işaretlerinin vermiştir kieslowski.bu filmin ardından blind chance gibi büyük bir baş yapıt gelmiştir ki bu filmin öyküsünden yola çıkarak tom tykwer run lola run ı çekmiştir.öldürmek üzerine kısa bir film,aşk üzerine kısa bir film,dekaloglar adli tv dizisi veronique in çifte hayatı ve son olarakta üç renk üçlemesi her biri baş yapit olan bu eserler onun büyülü dünyasını anlatmıştır 1995 yılının 13 martına kadar.
sözlükteki her polonya, polonyalı kılıklı mahlukatın bi kenarına iliştirilmiş olduğu göze çarpan başarılı yönetmen ki kendisi giderken geriye dönen bir roman polanski de vardırken özellikle neden kendisidir sorularına yöneltme sebebi.
belgesel çekerek başladığı kariyerine 10 emiri konu aldığı dekaloglar ve özgürlük, adalet ve kardeşliği konu aldığı üç renk üçlemesi gibi tematik filmleri de eklemiş polonyalı yönetmen. bu konular ele alınırken sonuç çıkarma saçmalığı olmayıp sadece konunun özümsendiği başarılı bi senaryo göze çarpar. üç renk ve dekaloglarda göze en çarpan özelliklerden biri de filmlerdeki karakterlerinin birbirinin de seyircisi olmasıdır belirli zaman aralıklarında. kieslowski böylece hayatlarından bir kesidi izlediğimiz kahramanlara, birbirlerinin hayatlarından da küçük kesitler izletmiştir. ayrıca kieslowski sinemasında göze çarpan bi başka önemli özellik : filmde herhangi bir anda kapkaranlık bir ekranla bikaç saniye karşı karşıya kalıp hikayenin dışına çıkıp yabancılaşmanızın sağlanmasıdır.
aşk üzerine çekilmiş ve zannımca çekilecek binlerce filmin anlamsızlığını, a short film about love la gözler önüne seren, sadece bu filmiyle bile yaşamaya devam etmeyi, anılmayı hak eden, inceliklerin, derinliklerin polonyalı yönetmeni.
öldürme üzerine kısa bir filmle şiddetin ne olduğunu, şiddetin anlatımı için kana, parçalanmaya gerek olmadığını gösterir. bilinenler üzerinden dil ve atmosfer yaratmanın ne demek olduğunu diğer filmleriyle de gözler önüne seren inanılmaz yönetmen.
anlatımı olağanüstü yalın... trajik bireyi anlatır. örneğin dekaloglarda hangi eylem bizi insan kılar, cesurca sorgular. ayrıca kadınla didişmez ve ona uzaktan bakmaz.
yalan ne zaman söylenir. karşındakinin değerleri, senin değerlerinle örtüşmediği zaman. "yalan söylemeyeceksin" dekaloğunda kieslowski bunu söylemeye çalışır bize. yaşamı kutsal sayan ve canlıyı yaşatmaya "yeminli" bir doktor vardır. ve de karnındaki cenini, eşinin yaşayıp yaşamaması geleceğine bağlamış bir kadın.. doktorun kadına yalan söyleyerek, insan değerlerine, yaşatma yeminine, nasıl bağlı kaldığını ve seçimini yalandan yana nasıl kullandığını anlatıyor. ne için: bir çocuğun, hiç tanımadığı bir canlının hayatını kurtarmak için.
sanki ö.lütfi akad ın talebesi. "keşke akad ın da bir priesner i olsaydı" dedirtir.
a short film about killing ile ölüme yaklaştığı bakışla beni etkilemiş realistik sahneleriyle (asıldıktan sonra çukura düşen damlalar)) fazlasıyla etkilemiş kendine has detaycı üslubu ile muhteşem yapıtlar veren (bkz: üç renk üçlemesi) (bkz: a short film about killing) (bkz: a short film about love) polonyalı dahi yönetmen.
filmlerini bir kere izlemenin yetmediği yönetmen. zira her izleyişte farklı bir nokta farkedilir. insan psikolojisini çok güzel yansıtır. üç renk üçlemesinde bir sahne hepsinde kullanılmıştır, fakat her filme muhteşem uyan farklılıklarla. yaşlı kadının şişeyi kumbaraya atma sahnesinden bahsediyorum. inanılmaz anlamlı.
sovyet sinemasının tarkovski'den sonraki en önemli temsilcisi.tarkovski'nin italyan ekolüne teveccüh etmesi gibi kendisinin de fransız ekolü ile yakın bir bağı bulunmaktadır.ki başyapıtlarından biri olan 'renk üçlemesi'ni de fransa sınırları içerisinde çekmiştir.
hiç kasmayan, doğallıkta tavan yapmış, aşmış yönetmen...
misal: "trois couleurs - bleu" filminin bir sahnesinde julie* bir kafeye oturup kahve ve dondurma sipariş ediyor... siparişi geldiğinde kahvenin bir kısmını dondurmaya döküp yiyor... fincanı da tabağa yamuk koyuyor, son derece asimetrik bir tablo... daha sonra fincana yakın çekim yapılıyor... o da ne?... fincan tabağının kenarında ve masada birer damla kahve... aynen devam...
ben olsam anında "stop" der ve julie'ye son derece kubrickvari bir şekilde "al şu peçeteyi şu damlaları sil, fincanı da tabağa düz koy" derdim...
filmlerinde genel olarak, kendisinin doğup büyüdüğü yer olan polonya toplumuna eleştiride bulunur.ilk uluslar arası ününü amatör adli filmiyle sağlamış aynı zamanda krotki film o, zabijaniu(öldürme üzerine küçük bir film) ile cannes jüri ödülü nünde sahibi olmuştur.
izleyicileri nezninde gerek olmasa bile neredeyse her filminiyle bir yerlerde ödül almış, dünyanın sayılı büyük yönetmenlerinden. filmlerini izlerken yüreğinizin mengenede sıkışmış gibi olmasını hatta gibi değil hakikaten yüreğinizde duygularınız arasında dar alanda kısa paslaşmalar yapmaya zorlayan naif kişilik.
yaratıcılığın aslında ne kadar basit ve bir o kadar karmaşık olduğunu göstermiş ve sonsuza dek gösterecek olan kişidir. tüm filmlerinde durağan ve dingin akışın altında-sağında-solunda-çevresinde öyle geniş açılımlar vardır ki, ve bu açılımlar "nereye çekersen oraya gider" anlamı vermeden hedefine o kadar sıkı ulaşır ki; günümüz dünyasında bir şeyler ortaya koymaya çalışan herkese ders verir niteliktedir. ve bence kieslowski'nin sanatçı adaylarına en büyük dersi; hırs dışa vuruldukça sahibini de yok eder fakat bunu içinde dizginleyip olgun bir durgunlukla karşılar ve eserlerine katarsan büyük bir eşiği atlamışsın demektir, meailine çıkan yaşam hikayesi, filmleri ve her türlü teknik kullanımıdır.