filme 5 dakikalık gecikmeyle, insanların küfreder bakışları arasında (ekranın ışığından aydınlanan gözler) yerimize oturduk. konusunu önceden okuyarak gelen diğer sinema seyircileri gibi filme uyum sağlamaya çalıştık. fakat zorlanmıştım. şurda burda okuduklarıma göre hafızasını bütünen kaybeden bir insanın başına gelenleri beklerken bodoslama daldığım filmde insan ilişkilerini gördüm.
film devam ettikçe şu güzelliği gördüm ki esas işlenmek istenen zaten adamın durumu değil, onun hafızasını kaybetmesi vesilesiyle diğer herkesin de beraber "insan" davranışlarını, insanlığımızı ortaya koymak, belli kesitler sunmaktı. lezzetle izledim, odaklandığı hislere, verdiği yorumlara ayrıntılara tebrik düşünceleri güttüm.
türk filmi ne kadar da ilerlemiş, artık kalite nasıl yükseltilir öğreniyorlar diye gördüm.
ha teknik bir hata var ama efendim: yerlerini tam akış sırasını toparlayamadığım için söyleyemeyeceğim ama iki sefer ekranın üst kenarından aşağıya, oyuncunun kafasına sarkan ve hemen yukarı aceleyle çekilen mikrofon yakalamıştım.
genellemelerle başlayıp özelleşen nefis bir reha erdem filmi. film ilk bakışta yüzeysel görünen sınıflandırmalarla dolu baştan aşağı. oysa ki bu sınıflandırmaların hepsinin içinde yaşanmış, dolu hayatlar var. herkes hayata farklı açıdan bakıyor ve sonuç olarak insanları, hayatı algılaması da kendi yaşama tarzını belirliyor. “insanlar ikiye ayrılır: ince belliler ve kalın belliler. ince belliler de kendi içlerinde ikiye ayrılır...” şeklinde uzayıp giden bir sınıflandırma size ilk bakışta yüzeysel ve içi boş gelecektir. ancak hayatını insanların vücut biçimlerine bakarak geçiren, bu biçimlere uygun elbiseler dikerek onları memnun etmeye çalışan bir terzi için bu sınıflandırma yaşamının temelini oluşturur. insanları memnun etmek zor iştir ne de olsa...
kısmi olarak hafizasını kaybeden ali’nin çevresinde döner olaylar. herkeste kendini ali’ye hatırlatma telaşı vardır. bu süreçte istanbul’un kenarda kalmış güzel insanlarının benliklerini arayışını görürürüz. ali tarafından hatırlananlar sevinir, hatırlanmayan baba ise kahrolur. kendilerini nasıl anlatacaklarını bilemezler zaman zaman. bu noktada kendileriyle yüzleşirler. hiç biri hakettiğini düşündüğü yerde değildir bu insanların. ama yine de “ümit”lerini korurlar. arabesk yakarışları yoktur.
senaryonun en önemli noktası filmde görünen ve görünmeyen annelerdir. annesini küçükken kaybeden ve çok özleyen ali, hayatı boyunca annesinin baskısından kurtulamamış keten ve bir anne adayı olan ipek anneliğin bütün hallerini bize yansıtır. film zekice tasarlanmış kurgusuyla da hiç sıkmadan kendini izletiyor. seyirciye fazla iş düşmüyor bu filmi izlemek için.fazla bir çabaya gerek yok. reha erdem her şeyi düşünmüş. filmden sonra aptal ama çok güzel bi mutluluk kapladı içimi.
reha erdem in bir mahallenin daha doğrusu bir apartmanın içine girerek insanı ortaya çıkarma becerisi gösterdiği film. korkuyorum anneyi hiç düşünmeden inşaatfasulye gibi filmlerin yanına koyun. ilk film krizinizde raftan alıp izleyin
reha erdem'in mükemmel filmi.
koptuğum sahne rasih beyle küçük çetin arasında geçer.
rasih bey anatomi kitabını açmış çetin'e sünneti tanımlamaya çalışıyordur.
r:sünnet erkekliğe ilk adımdır.yani insanlığa da ilk adımdır.
ç:(anatomi kitabını göstererek)ben bu kitaptan da korkuyorum.
r:çok korkuyorsun be evladım,herşeyden de korkulur mu?
ç:korkuyorum.
r:sen benden de mi korkuyorsun?
ç:(gözlerini kırpar)sünnet edersin diye.ali abiyi (ali,rasih'in oğlu,hafızasını yitirmiş koskoca bi adamdır)de sen etmişsin,o da haylaa korkuyo senden.(başını umutsuz bi şekilde masaya koyar)
ayrıca film "annesi olmayanlar,babasını hatırlamayanlar" içindir de.
sonuna kadar hissedilen duygu filmi. reha erdem'in oyunculuk yönetimindeki başarısına hayran kalmamak mümkün değil. önce taner birsel sonra ali düşenkalkar. tüm karakterlerin korkuları var. kimi babasından, kimi yüksekten, kimi yalnız kalmaktan, kimi sınavı kazanamamaktan, kimi sünnetten, kimi de askere gitmekten korkuyor. yine de kadınlar erkeklerden daha güçlü, erkeklerin sorunlarının,güçsüzlüklerinin sebebi ise kadınlar. ve ben bu filmi her seyrettiğimde reha erdem bir istanbul belgeseli çekmeli diyorum.
7 kere izledim, izlettirdim. her izleyişimde farklı bir tad aldım. festival tadında bir film. reha erdem gene oyuncu kadrosunu neredeyse hiç bozmamış. ayrıca filmin görüntü yönetmenliği iyi kotarılmış. üzerine o kadar çok şey söylemek istiyorum ki aslında; ama neresinden başlamak gerekir, onu kestiremiyorum. korkularımız, sevinçlerimiz, normalliklerimiz, absürdlüklerimiz, kadınlarımız, erkeklerimiz, ilişkilerimiz, arkadaşlıklarımız, komşularımız, bağlarımız yani hayatımız üzerine aslında çok bayağı olabilecek bilindik kavramlar filmde o kadar tatlı işlenmiş ki sıkılmaya fırsat bulmak imkansız. yani, izleyin ulan!
bir çamaşır asma sahnesinde birinin çıkıp "boxerlar ikiye ayrılır; bir göte kaçanlar, iki göte kaçmayanlar" demesini beklediğim film.hayır o kadar çok nesneleri insanları ikiye ayırmışlardı ki, gayet normal bir biçimde bekledim.
aytekin'in askere giderken zambak'a veda ettiği sahnede bizim ali'nin arabayı bi ileri bi geri hareket ettirmesi acaba neye delalet?...
adam 5 dakika bi ileri bi geri yaptı, bi ileri bi geri yaptı...tövbestağfurullah
film boyunca bi' dakika kesilmeyen fonda diyemeyeciğim düzeyde yüksek müzik ile "bitse de rahatlasam." dedirten film.
salt bu başarısız yapıyor filmi ve bu nedenle de film, üzerine düzülen methiyeleri hak etmiyor.
öte yandan onu olduğundan daha iyi tanıtan, oldukça başarılı bir fragmanı olan film.
kürek kemiği, göğüs kafesi, omurga, kafatası, tırnak, bir ağız dolusu diş…
romatizma, bel ağrısı,
kemik erimesi.
bol et. bol kemik.
bol damar.
kilolarca bağırsak.
iri göğüsler. sarkık ciğerler.
ülser, halsizlik, ameliyat, kahkaha, tokat, küfür, tümör, meme, aşk, gözlük, kepek.
iş bulur, borç alır, altına kaçırır, yalan söyler, sivilcesini patlatır, kaşınır, öğünür.
fotoğraf çektirir, kırlara koşar, kusar, öper, güler.
ot yer, hayvan yer, kaşınır, uyur.
üzülür, düşünür, korkar. insan nedir ki...
film, bunu merak ediyor.
istanbul’un, vapur sesleri ve martı çığlıklarıyla yankılanan sokaklarında ve evlerinde, çığlık çığlığa, omuz omuza, sırt sırta, dudak dudağa, el ele, yumruk yumruğa, göz göze, yanak yanağa yaşayan insanları:
ali ve babası rasih... terzi neriman ve oğlu keten... karnında bebeğiyle ipek... kapıcı rıza, karısı selvi ve oğlu çetin... mahallenin kasabı kemal... neriman’ın köpeği çakır. ipek’in kiracısı cimnastikçi ümit, eski boksör aytekin ve dostu zambak...
film ali’nin geçirdiği bir kaza ile başlıyor. ali, kazada hafızasını kaybediyor. filmin bütün ‘insanları’ kendilerini ali’nin kafa karışıklığı ile gelen bir karmaşanın içinde buluyorlar: bu karmaşa hergünün karmaşası, bu karmaşanın bir başka adı, hayat.
sadece ali'nin değil tüm oyuncuların güzel oyunculuklarıyla başarıyı yakalamış sıcak bir film.
turgay aydın'ı keten rolünde gömekse beni çok mutlu etti.
keten, gururu son haddine kadar kırılmış olarak intihar etmek için yüksek bir kayaya çıkar. sonra aklı başına gelince korkuyorum anneeeeeee!
samimi replikleri ve insanı insana anlatan tavrıyla izlenesi...
-napıcaksın yüzüğü?
-bir kadına vericem..
-neden?
-mutlu olması için..
-sevgilin mi?
-sevdiğim..
herkesin aynı anda hapşırdığı, aynı anda oralarını buralarını bir yerlere çarptıkları, herşeyi iki seçeneğe ayırdıkları zamanlarda hayranlıkla izledim bu filmi.
kadınlar ikiye ayrılır: beli ince olanlar ve kalın olanlar. beli ince olanlar da kendi aralarında ikiye ayrılır: belinin inceliğinden memnun olanlar ve bu durumdan şikayet edenler. beli kalın olanlar da ikiye ayrılır: bu durumdan şikayetçi olanlar ve memnun olanlar....
erkekler ikiye ayrılır: verdiği hediyeyi sonradan geri isteyenler ve istemeyenler...
reha erdemin sanatının doruk noktası, en fazla artı oy alan filmi.
müzikleri, görüntüleri, yerinde kullanılan esprileri ve insanın içini ısıtan hikayesi ile harika bir film. şenay gürlere doymamızı sağlaması da ayrı bir güzelliğidir.
ilk defa dinleyenleri rezil etme potansiyeli yüksek şarkı. şöyle ki;
yakın bir arkadaşla '' hadi canlı müzik dinleyelim, eğlenelim '' diye taksimde bir cafeye gidilmiştir. müzik yapacak olan arkadaş biraz geç çıkmıştır sahneye, o arada juliette iki tane bira içmiştir..
gitarlı arkadaş '' korkuyorum anne, alışamadım anne '' der demez, juliette hüngür şangır ağlamaya başlamıştır. meğerse sosyal içerikli bir şarkıymış nerden bilsin zavallı, o gün bu gün alay konusu olmuştur.