king kong güzelliğe yenik düşen bir canavarın öyküsü.karşımızda çok daha parlak, gösterişli, zengin ve inandırıcı bir king kong var.peki 60 yıl önceki filmin pabucunu dama atacak mı?bu hiç kolay değil!
kült filmlere dokunmak tehlikelidir, insanın eli yanıverir.hele king kong gibi 1933 yılının son derece sınırlı teknik olanaklarına karşın,
merian cooper-
ernest schoedsack ikilisinin dehasıyla hem bir fantastik sinema başyapıtı, hem de çağlar ötesi bir aşk hikayesine dönüşmüş çok önemli bir filme..
ama
peter jackson yani arkasında
yüzüklerin efendisi serisinin inanılmaz başarısı bulunan bu yeni zelandalı modern zamanlar dahisini durdurmak mümkün mü?hele yeni bir king kong yapmayı 9 yaşından beri hayal etmiş ise..
böylece ortaya bu klasik filmin extenden-uzatılmış bir versiyonu geliyor sanki..asıl filmin 100, ikincisinin 135 dakikasına karşın tam 187 dakikalık bir filmle.herşeyi de aynı ölçüde birkaç katıyla çarpmak mümkün.öncelikle 207 milyon dolarlık efsanevi bütçesini, ayrıca adadaki tarih öncesi yaratıkların sayısı ve boyundan özel efektlere, duygusal sahnelerin altının çizilmesinden 1930ların canlandırılmasına dek.ama filmin aynı oranda daha iyi olduğunu söylemek de kolay değil.
aslında dönemi veren giriş ve final bölümleri, belki tüm filmin en iyisi.jackson başta kabaca 20 dakikalık bir süre içinde, bize 30ların tüm havasını veriyor.büyük bunalım pençesindeki yoksulluğun işsizliğine, eğlencesinden araba çılgınlığına, modasından gece yaşamına...ve yine finaldeki new york bölümleri de enfes bir dönem duygusu taşıyor..aslında o ürkünç kafatası adasındaki bölümler de fena değil.jackson, perdede inanılmaz bir görsellik ve sürekli bir gerilim/korku duygusu yaratmayı biliyor.örneğin ada kıyılarında karaya oturma sahneleri sanki
titanik gibi.
sonraki bölümler de ünlü filmleri hatırlatıyor.tüm o dinazorlu sahneler
jurassic park serisinden fırlamış sanki.kuyudaki sahneler de kutsal hazine avcılarından ödünç alınmış gibi.ve en az o filmlerdeki çekim ustalıkları var bu filmde de..
işte sorun bu..insanlık tarihi kadar eski bir efsanenin modern zamanlara madame leprince de beaumont'un kaleminden aktarılmış hali olan güzel ve canavar masalına getirilen bu yeni yorum, 1933ün o ilk filmindeki etki gücüne ulaşamıyor.çok daha parlak, çok daha zengin, çok daha gösterişli ve çok daha inandırıcı olduğu halde...
çünkü o sinemanın başlangıç yıllarında henüz masumiyetini koruyan bir seyirci vardı, herşeye inanmaya, her şeyi kabul etmeye hazır..ve hele o şeyi ilk kez görüyorsa ya da ilk kez bu kadar iyi yapılmış biçimde görüyorsa..o ilk görüş artık biz sonraki kuşakların da ortak belleğine yerleşti.ilk king kong filmini bilmeden ve düşünmeden bu filme bakabilir misiniz?
böylece bu gösterişli film, tüm parlaklığına karşın tam anlamıyla doyurmuyor, tam anlamıyla esir almıyor.çünkü yalnızca özgün king kongu değil, anılan tüm filmleri de gördük, hepsini biliyoruz.dolayısıyla, büyülenme hali yok.elbette bunca işbirliğie karşı belli bir hayranlık duygusu uyanmıyor değil.ama örneğin bizler için yepyeni olan
yüzüklerin efendisine benzer bir duygu değil bu..belli ölçüde deja vu hissiyle biraz zedelenmiş bir hayranlık.
aslında jackson çok akıllıca davranmış.ve filmine gösterişin yanısıra tam bir sinemasever tavrı yerleştirmiş.örneğin ilk filmde olmayan bir yönetmen kişiliği ve bir film çekme serüveni eklemiş, hem de bu akıl almaz maceranın tüm akışı boyunca..üstelik başlarda hayli sinemasal çağrışımlar var.örneğin dönemin ünlü kadın oyuncuları anılıyor ve sıra
fay fray'e geldiğinde, yönetmen "o şimdi rko'da cooper'e film çekiyor" diyor.yani, dönemin yıldızlarından fay fray, rko şirketinde yönetmen merian cooperla çalışıyormuş.çektiği film ne mi??elbette ilk ve asıl king kong...
ayrıca jackson, ann'in dev orangutana olan hislerini diğer filmlere kıyasla daha yoğun biçimde gösterirken, bunun ardında yatan kadının güce ve iktidara olan hayranlığını belirtiyor, daha modern bir psikanaliz biçiminde..
bu film elbette izlenir, rahatlıkla ve keyifle izlenir, hatta izlenmeli..en azından finalde ilk filmi de kapatan o ünlü cümleyi bir kez daha duymak için:"onu uçaklar değil, güzellik öldürdü!"