küçükken uykusu az gelmişken dinleyip de sonunu duyma şanssızlığına uğrayan çocuklarda derin aralar bırakan masal. özellikle de kız çocuklarını kahretmiş ve küçücük yaşlarında onları karamsar düşüncelere sevk etmiştir. bu kızlarımız gençlik yıllarında nirvana dinlemiş, sonrasında ise metal müzikte devayı bulmuşlardır genellikle. hala arada bir derin düşüncelere dalmaktadırlar.
yıllardır nasıl bir aklı evvelin uydurduğunu anlayamadığım, insanın psikolojisini altüst eden masal. hayır bir şey değil, bu koskoca adamın bile uykusunu kaçırır. küçücük çocuklara böyle bir işkence yapmak, ne çeşit bir rahatsızlığın belirtisidir çok merak ediyorum.
(moya the song, 27.09.2005 01:04 ~ 27.05.2006 18:20)
kurşun askerden sonra gelmiş geçmiş en hüzünlü ,duygusal, trajikomik masal.. nice kibritçi kızlarımız da yollardadır, ama kimse dönüp bakmaz bile, nicesi kimbilir nasıl ölüyor kibritçi kız misali..
çocukluğumuzun belki de en ağlamaklı masalının ve masal kahramanının adı. böyle soğukta falan donuyorken son kalan kibritini yakması falan... kesinlikle akıllara zarar olduğu kanısındayım ve belli bir olgunluğa erişmeden küçük çocuklara okunmasının zararlı olacağını düşünüyorum.
okumaya başladığım ilk andan itibaren gözlerimin dolmasına sebep olan masal ve o masalın kahramanı. yarısına geliyorsun, bakıyorsun ki yaşlar hala dolduğu yerde. biraz daha okuyorsun, tamam artık az sonra süzülecekler diyorsun ama nafile...
sonunda ninesinin yanında, cennet'te olduğunu her okuyuşunda akmayan gözyaşlarını helal ediyorsun ona, kibritçi kıza, kibritçi kızın hatrına. nasıl olsa bir gün gelecek, akmayan yaşlar canımı acıtmaya başlayacak, gidicem kibritçi kızın yanına. işte o zaman dökülecek yaşlar, bu maviye dönük yeşillerden...*
garip bi masal.
düşünün bir çocuk yatmadan önce annesinden bir masal istiyor. annesi bir varmış bir yokmuş diye başlıyor, ve çocuk ölmüşşş diye bitiriyor, ardındanda hadi uyu bakalım deyip ışıkları kapatarak çıkıyor. o karanlıkta çocuk ne düşünecek? aşırı gerçekçi, fesat bir masal. oysa ne güzel büyük balo salonlarında, saraylarda geçen, annenin ışığı kapatıp çıktığı zaman çocuğu prens veya prenses olma düşlerine sürükleyen, herkesin mutlu yaşayıp fütursuzca tükettiği ama kimsenin açlıktan, soğuktan ölmediği masallar var. yasaklanmalı böyle masallar
o nasıl bir masaldır yahu.bence yasaklanmalı.müfredattan çıkarılmalıdır.ilk okuduğumda çok etkilenip anneme böyle biri olup olmadığını sormuştum.hala da hüzünlenirim aklıma geldikçe.küçüklere okutulmaması gereken bir masaldır.derin izler bırakır.yazarı andersen'i kutlarım.eğer görebilseydim kendisine şu soruyu sorardım.
kardeşim sen psikopat mısın?
bunun kadar etkili bir başka masal için (bkz: kurşun asker)
bir yılbaşı gecesi herkes evinde eğlenir,yer,içerken sokakta karın altında,yalınayak kibrit satmaya çalışan minik kızın öyküsünün adı.çocukcağız daha sonra çok güzel bir rüya göreceği uykuya dalar,ne yazık ki bir daha uyanamaz.oracıkta donmuştur.buzlanmış cesedi yeni bir yıla merhaba der onun yerine.
(bkz: ağlamıyorum)
(bkz: her an ağlayabilirm)
jean renoir'in bu masaldan uyarlama 1928 yapımı filmi. bu akşam ise fransız kültür'de bu film canlı elektronik müzikle buluştu ilginç bir etkinlikle. 29 dk. süren bu sessiz film boyunca replikas ve fransız grup rimaki canlı performans gerçekleştirdiler. rimaki üyelerinden kızıl saçlı mavi gözlü vokalist abigail green fransız aksanlı türkçesiyle ilgi çekti. özellikle film bittikten sonraki beş dakikalık müzik çok etkileyiciydi.
amacının ne olduğunu hala anlayamadığım masallardan biri.
herkes evinde mutlu, kibritçi kız yalnız, üşüyor, en sonunda da ölüyor. anne bir açıklama borçlu çocuğuna, "bak, sen şanslı bir çocuksun, bunu bulamayanlar var" demeli. hoş, bunu dese de, demese de, çocuğun kafası karışacak.
*derse, çocuk sebebini tam olarak anlayamadığı bir suçluluk duygusuyla daha o yaşından tanışacak. "ben burda mutluyum. annem yanımda, babam yanımda. peki kibritçi kız neden mutsuz? neden annesi yok? neden babası yok? neden evi yok?"
hayatın adil olmadığını küçücük bir çocuğa nasıl açıklayacaksınız?
*demezse, çocuk aklı bu durumu tek başına çözmeye çalışacak ve doğal olarak çözemeyecektir. "kibritçi kız dışarıda üşüyerek ölüyor. neden? (bir sebep bulamadı tabii ki.) o zaman ben de ölebilirim. ya ölürsem? ya annem ölürse? ya babam ölürse? ya evsiz kalırsam?"
sonuç: psikopata bağlamış ve tek başına uyuyamayan bir çocuk. olayın ileri boyutu ise, aşırı derecede kaygı.
masalın sonunda ölen kızdır. küçükken bu masaldan aldığım tek haz, cansız bedenini onu ölüme sürükleyen o acımasız insanların yüzüne soğuk bir yılbaşı sabahı bir tokat gibi çarpmasıdır. zaten çaresizin son silahı her zaman ölüm değil midir? son siperi? şu çılgın türkler ne yaptı? bedenlerini siper etmediler mi düşmanların acımasız ve soğuk teknolojisine? bedenlerini ateşle ısıttılar... nerden nereye?
halüsinasyonlar görerek ölen fakir sokak kızının hikayesi. masal değil olsa olsa bir dram filmi olur bu. bunu masal olarak yazan andersenne düşünerek çocuklar için bunu yazdı çok merak ediyorum gerçekten.
yanlış hatırlamıyorsam kız önce bir kibrit çaktığında sıcak bir şöminenin önünde görüyordu kendini, ikinciyi çaktığında büyük bir sofranın başında görüyordu, sonuncuyu çaktığında ise ölmüş annesini görüyordu, kibrit sönünce de ölerek annesine kavuşuyordu. kaç çocuk bu masalı dinledikten sonra ağlamıştır kimbilir. masal dediğin kırmızı başlıklı kız gibi, pamuk prenses ve yedi cüceler gibi, hansel ile gretel gibi mutlu sonla bitmeli. zaten çocuk büyüyünce her şeyin mutlu sonla bitmediğini ister istemez öğrenecek.
bir diğer mutsuz sonla biten masal için (bkz: küçük deniz kızı)
bir yılbaşı gecesiydi. dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu.
çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı.
yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. ufak bir kız çoçuğu. başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. soğuktan morarmış tir tir titriyordu. üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi.
yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti.
geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu.
evet, bu bir kibritçi kızdı. o gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi. gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık,incecik sesiyle "kibrit var, kibrit"diye bağırıyordu. sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu...
ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı.
karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı.
kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu.
parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev.
zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. içi de ısınmıştı. sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı.
ısınmış, terlemeye bile başlamıştı... derken kibrit sönüverdi. kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı.
bir kibrit daha yaktı. bu sırada soğuk bir rüzgar esti. kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. öbür elini aleve siper etti. aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. içeride geniş bir oda vardı. kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti. sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. kızcağız'ın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. ağzı sulandı. elini oraya doğru uzattı. kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. kızcağız çöpü yere atıverdi. atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi.
üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı:bir yaz gecesi...kibritçi kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. gece olduğu halde hava sıcak. altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor... küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu.
derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. kızcağız: 'işte, biri daha öldü' diye mırıldandı. bir gün, ninesi söylemişti: her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş... ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. o şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. işte ninesi geliyordu. lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu... geldi, geldi...kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü...
ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı.
-zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler... bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.
yazan:hans c. andersen,
andersen masalları, remzi kitabevi