|
|
- kim bu kendim? benim içimdeki. birçok şeyi insan onun için yapmalı, onu sevmeli; sevmeli ki başkaları için birşeyler yapmaya gücü olsun. onunla barışık olsun ki herkesle iyi geçinebilsin. başkaları için değil de onun için yapsın.
(viola, 16.12.2004 17:53)
- yeri geldiğinde çok sinirlendiğim, nefret ettiğim, yeri geldiğinde çok sevdiğim ben
- aylar önce almak için çırpındığım ama alamadığım nick.enteresan tarafı şanslı biri aylar sonra almış.(bkz: hoşgelmiş)
- alkol limitlerinizi aştığınızda ilk kaybedeceğiniz varlığınız. bazen de onu tekrar bulabilmek için alkol limitlerini tekrar aşmanız gerekiyor.
(bkz: bu ne yaman çelişki böyle)
- (bkz: ben şahsen bizzat kendim)
- baktığında, içine çekip kaybeden kuyu....
seslendiğinde, içiçe sonsuz yankılara boğan boşluk...
dokunduğunda, hissizleştiren acı....
hedefi tutturursan avın elinde kalır.
- kürkçü dükkanım.
- bak gene geldim işte, yüzsüz yüzsüz. ama sen beni içeri alırsın, biliyorum. alırsın di mi?
+ ben sana o kadar gitme demiştim ama.
- haklısın.. bi eşeklik ettim işte. giderken bile biliyordum ya böyle olacağını, gene de söz geçiremedim hislerime.
+ bi daha gitmezsin artık?
- bilmiyorum ki.. bi dediğim bi dediğimi tutmaz benim, bilmez misin?
+ ulan seni kapının önüne koymak vardı ya.. hadi hadi geç içeri. elini yüzünü yıka. sen yokken, ben sana nefret biriktirmiştim. gel de onları paylaşalım.
- büyüksün..
+senin olamadığın kadar. maalesef.
- "güzelliğini alıp yakınımda tutmak ister gibi bakıyorum fotoğrafa. sahip olmak kudreti insana bahşedilmemiş. eline alsan kucağında sıksan göğsünden içeri bastırsan en fazla canından kanırtmış oluyorsun. bunu öğrenmek ömrümden hatrı sayılır bir bölüme maloldu. lisanımı azalttı, ölüme karşı yüzsüzlüğü ele aldım. varlık utandığın bir hakikat olarak boylu boyunca yanına uzanıyor. ne yüzüne bakabiliyorsun ne sırtını dönebiliyorsun. soğuk, dolgun, en acı bir kar havası gibi kıpırtısız yanında. yapılacak bir şey yok. yadsıyamazsın onu artık.
aynı nefesi tekrar tekrar içime çekiyor gibiyim. senin melek yüzün mü kalacak bu dünyaya. son doğum gününde ona kağıt ağırlığı almıştım. dün öyle bir farkedişle sarsıldım ki bir on dakika bu düşüncenin içinden sıyrılmaya çabaladım. hediyeyi alırken ömür boyu saklar diye geçirmiştim içimden. atılacak, yerine yenisi alınacak bir şey değil. üstelik kullanmayacaktı da muhtemelen. ama sadece sahip olunarak hazzı alınan bir güzellik olarak eski çalışma masasının küt çekmecesinde kıymetli eşyalarının yanında duracaktı. ölünce ağırlık geride kaldı. bu kadar erken beklemiyorduk. kimsenin bu kadar erken ölmesi beklenmiyor. şaşırıyorsun algılayamıyorsun. ölümün büyük perçemli suratına alışmak zaman alsa da mümkün. fakat rutinin içine sızması, lisanını gündeliğe indirmesi öyle değil. hemen o hikaye geldi aklıma, kitaptaki. "karınca köççüük, dene böyyük." karınca yuvasına götürmek için alır bir koca ekmek tanesini, zorla şerle taşır, zırnık gücü kalmaz geriye. ama evinin kapıdan geçiremez bir türlü. mecbur taneyi geride bırakır. yuvasına ıssız girer. "işte insan da beyledir" diyordu pir. dünyayı sırtında taşırsın ama hiç değmez. bütün fazlalıklarını bırakırsın, geçersin kapıdan ıssız.
o küt çekmecede -açsan açılmaz, kapatsan aynı- ıssız duran kağıt ağırlığı da kapıya takılıp, geriye düştü öyle işte. bana kaldı. et kaldı can gitti. tabutta gökyüzüne doğru bakan bir çift göz kaldı. ardından gözleri açık gitti diyen mahalleli karıların güç bela yolmadığım tel tel saçları kaldı. cam gibiydi gözleri. ellerimle kapadım."
|