geçen yıllarda yazdığım bir yazı olur kendisi
çarşıya ilk adımlar
"her yerde doğuluya özgü yetinirlik egemen. satış yerleri olarak evlerin bir köşesi veya bir oyuğu düzenlenmiş; böylece satıcı için çömelip oturacağı bir yer bile kalmamış. ve geri kalan her yer malla dolu. insan bunları görünce, bu satıcıların, seyyarlıktan yerleşikliğe geçişini gözlemliyor, fakat bir zamanlar olduğu gibi yine malların arasında ezilip kalmışlar; bir deprem oluverse, bu malların altında kalıp sanki mallarının bir parçası olacakmış gibi görünüyorlar."
felix emmel, 1927, izmir
“keşmekeş”, bir halk pazarı yada bir şark çarşısının yapılabilecek en özet, en zarif ve en doyurucu ifadesi olmalıdır. bir şark çarşısı, güzel bir hafta sonu, sakin bir gün veya keyifli bir alışveriş için kurgulanmamıştır. doğrusu, tarihi boyunca bu tip pazarlar hiç kurgu yüzü görmemiştir. düzenli yolların, gülümseyen çalışanların, ışıltılı mağazaların ve dinlendirici bir müziğin yerine; işporta tezgahlarının gürültüsünü ve çığırtkanlar tarafından çekiştirilerek karşılanmayı göze almak gerekir. burası, müşteri odaklı işleyen bir plaza değildir ve her an ayağınıza biri basabilir. çünkü herkes koşuşturmaktadır. çalışanlar, günü kurtarmak için; müşteriler, en ucuzunu bulabilmek için buradadır ve bir turist salınarak gezinirken, aslında ayak altında dolaşmaktadır ve biraz iteklenmek, biraz da çekiştirilmek normaldendir. fakat hayatı bir turist gibi yaşamanın, yeni yeni anılar toplamak ve şaşırma duygusunu canlı tutmak gibi cazip sonuçları da vardır.
bir yay gibi kıvrılan kemeraltı caddesi üzerinden, yüzlerce yıllık “pazar”a girerken, nelerle karşılaşılacağı az çok tahmin edilebilir. turist olmanın avantajını kullanıp, sağı solu kurcalamaya başladıktan kısa bir süre sonra ise, bir cami minaresi tamircisiyle tanışmak veya kavun çekirdeğinden yapılmış, bir bardak sübye içmek mümkündür. gezintinin yaklaşık on beşinci dakikasında, elde taşınan her türlü plana rağmen kaybolmak kaçınılmaz olacaktır. yay gibi kıvrılan kemeraltı caddesi’nin devamında, benzer caddecikler, ardı ardına camiler, caddeciklerin buluştuğu yay gibi yollar ve bunlara çıkan sokaklar ve sokaklar tarafından şekillendirilmiş yay gibi yapı adaları dizilir. 2-3 katlı, dar dikdörtgenler yapan, benzer renk ve duvar dokusuna sahip sıra sıra evler… bir beş yılını kızlarağası hanı’nda geçiren bir esnaf, bu yolları yine de karıştırdığını söylüyor. bu durum, onun dalgınlığına verilebilir. ama bu kaotik dünyayı keşfetmenin pek de kolay olmadığını ve kendini kaybolmaya bırakmanın en verimli gezinti olacağı da düşünülebilir. çünkü burası, bir düzineden fazla muhtarlığa bölünmüş, doğu’nun en büyük çarşı’sıdır. ve asya, bütün keşmekeşiyle birlikte burada başlar.
körfezden, pazara
roma agorası’ndan, konak meydanı’na kadar yayılan bu devasa çarşıya kuşbakışı bir göz atıldığında, caddeler ve camilerin çizdiği yay daha net görünmektedir. yayın kendisi ise bir zamanların kıyı çizgisini gösterir. yüzlerce yıl izmir’in limanı olarak yaşayan körfez, timur’un kenti ele geçirdiği 1402’den, 20. yy’ın başına kadar sürekli küçülür ve körfez küçüldükçe kemeraltı büyür.
bir zamanların kıyı çizgisi yada bugünkü adıyla anafartalar caddesi, çarşı’nın kalbi gibidir, çarşı’nın tarihi burada başlar, ipek yolu burada biter, atatürk 9 eylül’de izmir’e bu caddeden girer. caddenin üzerinde, tümü 1600-1680 arası dikilmiş beş cami sıralıdır (hisar, kemeraltı, başdurak, kestanepazarı ve şadırvanaltı). ilk inşa edildikleri zamanlarda denizin tam kıyısında yer alırlar; sanki yaklaşana, “burası müslüman mahallesi” der gibi.
1600’lerin başında, izmir’deki bütün müslüman nüfus yaklaşık 400 hane ile sınırlıdır ve latin gemicilerin tacizlerinden çekinen müslümanlar henüz sahile inmeye pek gönüllü değildir. sahildeki izmir, yani asıl izmir’e ise, türklerin verdiği isim asırlardır yankılanır: gavur izmir. camiler sıra sıra dizilip, yüzlerini denize dönerken, aslında köprülülerin yön verdiği osmanlı siyaseti ege denizi’ne doğru boy gösteriyordur. izmir’in hemen karşısındaki sakız adası’na 1606 yılında hükmeder osmanlı, ege’nin girişindeki girit’i ise 1671 yılında fetheder. arada geçen yıllar boyunca, padişahın “hassa”sı izmir’in sahiline dizilen camiler, sadece mü’minlere değil, frenklere de mesaj yolluyordur. 1675 yılında köprülü fazıl ahmet paşa, büyük vezir hanı’nı ve ona eşlik eden bedestenleri inşa ettirir ve belki de osmanlı’nın en büyük ticari adımlarından birini atmış olur. yüzyıl içinde bütün osmanlı’nın ticari hacminin %20’si kemeraltı ve çevresindeki faaliyetlerden oluşacaktır.
aslında bu adımlar, osmanlı’nın, akdeniz’in ve en nihayetinde dünya’nın yaşadığı dönüşümlerin yansımalarıdır. 16.yy'ın sonunda, "akçeler badem yaprakları kadar ince ve pembe şarap damlaları kadar değersiz" der bir osmanlı tarihçisi. ticaret ve üretime, kibirli ve küçümser bakışlar atan osmanlı’nın, fetihlere dayalı, dışa kapalı ekonomik sisteminin iflas ettiği yıllar başlıyor ve nüfusu artık 250 binlere dayanmış olan istanbul’u beslemek gerekiyordur.
1600’lü yılları, istanbul’da yaşanılan her bir kıtlığın yada her bir krizin, sultanın tahtı demek olduğunu anlayarak geçirir osmanlı. ve izmir’i yeniden keşfeder, gerçi biraz gecikerek. 1610 yıllarına doğru, bugünkü kordon boyuna ingiltere ve fransa ilk konsolosluklarını açmışlardır bile. ingiltere’de “levant company”, fransa’da “compagnie du levant” krali şirketleri adına faaliyet gösteren bu konsolosluklar, kemeraltı’nın, izmir’in ve nihayetinde anadolu’nun batı bölgelerinin şekillenmesinde yüzyıllara yayılan derin izler bırakacaklar ve “levant” kelimesine türlü farklı anlamlar katacaklardı.
“bugünkü izmir’de en ilgi çekici olan yer, istanbul’dakine benzemesinin yanı sıra ondan daha ilginç olan çarşıdır. burada, çeşitli mallar satılan çeşitli çarşılar bulunmaktadır; tahta barakalardan oluşan bu dükkanların kapladığı alan oldukça büyüktür ve üzeri kapalıdır. çarşılar geceleri kilitlidir ve bekçi tarafından beklenmektedir. bir sıra dizili dükkanlarda, kayısı, erik, üzüm, incir ve hurma gibi meyvelerin kurutulmuşları satılmakta; hemen yakında yer alan diğer çarşıdaysa, bu kuru meyveleri avrupa’ya göndermek üzere tahta kasa ve kutular yapılmaktadır. taze meyveler ise genelde sokaklarda veya pazarlarda satılmaktadır. bir diğer çarşıda, tabancalar, yatağanlar ve fünyeler yan yana dizili olarak alıcılarını beklemekte, bir başkasında yerde lüleler satılırken, hemen yan taraftaki ingiliz çarşısı’nda, manchester’dan gelen pamuklular satılmaktadır.”
w.j. hamilton, 1835/36, izmir
adım adım çarşı
200’ün üzerinde zanaat ve meslek grubu kayıtlı bugünün kemeraltı çarşıları’nda. izmir ve çevresinin son şarap fıçıcısı, unutulan içeceklerin seyyar satıcısı, allı morlu kumaşlar ve genç kızlar için kınacılar, bezden oyuncaklar, yumurtadan lambalar … seçilen güzergah, balıkçılar, eczacılar yada bakırcılar çarşısına akıyor olabilir; ama boncukçunun yanında turşucu, sepetçinin yanında bıçakçı olağandır. ve kemeraltı’nda dolaşmak, her biri ilgi isteyen yüzlerce çocukla oynamaya çalışmak gibidir. ayakkabı seçerken, hampster almaya karar kılabilir insan. çünkü keşmekeş ve ticaretin düzensiz bir ittifakı hüküm sürer bu dünyada ve bu durum, bu dünya kurulduğundan beri böyledir. kemeraltı’nın tarihini, keyifli ve huzurlu bir alışverişten dönen müşteriler değil; bir umut kapısı olarak buraya gelen çalışanlar yazar. doğu anadolu’dan gelen yoksul ermeniler, balkanlardan kovulan türkler yada engizisyondan kaçan yahudiler. bugünlerde kürtçe tınılar yayılıyor sokaklara. yine aynı düzensizlik ve yine aynı karmaşa ile. hayatı bir ritim içinde yaşayan insanların değil, bu ritmi arayan insanların evi gibidir kemeraltı. tam da bu anda, gayet turistçe bir tavır ile kolaçan edilen çeşmenin yanındaki mermer çıkıntılara kayabilir ilgi. çeşme için yapılmış süsleme parçaları değildir onlar; iskele babalarıdır ve bir zamanlar sandallar bağlanır oraya. bugün ise bisikletler. coğrafya, insanlar, meslekler ve beğeniler hızlı bir trafik yaşar burada. mö 6.yüzyılda, tacir bir ionia kentinde olduğu gibi.
kıbrıs, mısır ve medine’deki sürgün günlerinden dönüyordur artık kızlarağası beşir ağa ve arabistan yılları, onu “hacı” makamına terfi ettirmiştir. izmir’e, neden ve nasıl uğradığı çok açık olmasa da, istanbul yolunda son bir mola vermiş olması makul gözükür. 1740’lar, osmanlı’nın iran’la, bugünlere miras kalan barış anlaşmasının ilk yıllarıdır. on yıllarca süren savaşın ardından ipek yolu yeniden açılır ve iran’dan çıkan ipek yüklü kervanlar yeniden güneşin battığı yöne doğru ilerler. 1745 yılında yapımı tamamlanır hacı beşir ağa hanı yada kızlarağası hanı’nın. ön cephesi dalgaların yaladığı bir iskele, ortası develerin dinlendiği bir ahır, yan bölmeleri ipeklerin istiflendiği depolar, üst katı yolcuların serildiği odalardan oluşur. batılı seyyahlara göre yapımında smyrna tiyatrosunun taşlarından faydalanılmıştır. gerçi bir çoğu yarım yamalak araştırmacı olan bu seyyahlara göre, izmir’de ne kadar cami, hamam yada yapı varsa bu tiyatrodan yararlanılmıştır, sarı kışla da dahil. bir tiyatro bu kadar verimli olamaz.
istanbul panoraması içinde yapılan bir vapur seyahati, günün belki de en dinlendirici zamanıdır. hele bu ilk defa yapılan bir gezi ise, unutulmayacak görüntüler bırakır. izmir de ise vapura ikinci kez binerken, koltuk altında bir gazete önemli ihtiyaçtır. çünkü saat kulesi’ne geçen sefer bakılmıştır. geriye kalan da, gündüz kondurulan apartmanlarla gece dikilen konutların tekdüze, sıkışık ve sevimsiz görüntüsüdür. kentin tarihsel dokular taşıyan ve kentle bütünleşik yaşayan yegane bölgesidir kemeraltı. ama o da kendisini gösteremez. içine girmek ve karıştırmak gerekir. böyle bir gezintinin akşamına ise karışık duygular kalacaktır. bir dönemler yapılmış yüzlerce hanın yanında, bugün gezmeye müsait bir kızlarağası sayılabilir. o bile, 90’lı yıllarda sil baştan yapılmıştır. esnaf hipermarketlere veryansın eder burada, müşterilerini çaldığı için; müşteriler hayat pahalılığından şikayet eder; bir turistin gözüne ise şirin evleri kaplayan çirkin tabelalar çarpar ya da bir şadırvanın üzerindeki sprey boyalar ve yıkıldı yıkılacak han duvarları. sağa sola dalgın dalgın bakarken ve yüzlerce kişi daracık bir sokakta itişirken, arkadan gelen güçlü bir korna sesiyle irkilmek mümkündür. bu kadar daracık bir sokaktan ve bu kadar insanın arasından bir arabanın nasıl geçtiğini görmek de bir deneyimdir.
“… bedesten ve çarşılardaki göz alıcı ve zarif doğu ürünleri avrupalıları cezp ediyor. bu mahallelerdeki sokaklar pis ve oldukça dar; eğer bu sokaklardan birinde, odun, pamuk veya kuru incir yüklü bir deve kervanıyla karşılaşılacak olunursa, insan canını kendini en yakın dükkana atarak kurtarabilir; daha da kötüsü bu kadar dar sokaklarda her iki tarafı yüklü deve kervanları da karşı karşıya gelmektedir; o zaman, daha değersiz yük taşımakta olan develer çöktürülüyor ve diğer develer bu develerin üzerinden geçiriliyor…”
gotthilf heinrich von schubert ,1836, izmir
kızlarağası ve masallar
bir süreden beri izmir’in en popüler tartışma konuları arasında birinciliği başka hiçbir şeye kaptırmıyor kemeraltı. konak iskelesi’nden kadifekale’ye, timur’un fink attığı kaleye kadar, bizans sarnıçlarını ve hıristiyanlığın ilk kiliselerini, roma caddelerini, osmanlı hanlarını, hellen agorasını, boydan boya havralarla çevrilmiş sokakları ve ege’nin en büyük pazarını ne yapacağını tartışıyor bütün bir kent. yerel yönetimler kemeraltı’yı turistik bir alan, çevresini arkeolojik bir park ve eski meslekleri birer değer kabul edip, düzenleme projeleri ele alıyor ve yeni yeni projeler üretiyor, yaklaşık otuz yıldır.
90’ların başında restore edilmiş kızlarağası hanı ve bir de kulaklara çalınmış bi’dünya ümit sayılabilir şimdilik. ümidi olduğu gibi bırakıp, hayallere ve masallara sarılmak, daha iyi bir seçenek, kemeraltı söz konusu olduğunda. çiğdem erkal ipek’in dediği gibi, “masallarda bir gerçeklik kaygısı yok ama en azından yalan da yok”.
tutulmamış sözler, verilmekte olan vaatler ve gerçeklerden sıyrılıp, kızlarağası hanı’na arka kapıdan girmek, bir an için kontrast yaratacaktır. geride, yani hisar cami’si önünde, çiçekçiler, boncukçular, yemekçiler, şerbetçiler ve hep aynı yerde dönüyorlarmış hissi uyandıran kalabalıklar ve cümbüş bırakılmıştır. önde ise, kızıl, turuncu, sarı ve dinlendirici loşlukta bir ışık, tütsü kokuları ve kuyumcular vardır. istanbul üniversitesi’nde okumuş, yani yıllarca kapalıçarşı’yı arşınlamış biri olarak söyleyebilirim ki, altın ve gümüş, kadınlara, erkeklere olduğundan daha fazla yakışıyor. takarken de, satarken de. hanın içinde dolaşırken, sıcak ve sevimli gözlerle size gülümseyen bir sürü bayan, kuyumculuğun aslında ne kadar “zarif” bir zanaat olduğunu ve kuyumculuğun aslında zarif bir zanaat olduğunu hissettirir. ve handan çıkarken, “kuyumcu; eşittir köfte, piyaz, mersedes” denklemi biraz olsun sarsılmaya başlar. sonrasında handa bir iki sahaf bulup, keyfini türk kahvesi ile çıkarmak dahi mümkündür.
amaç, ders kitabı, test kitabı yada kurs kitabı değil de, “kitap” bulmak ise, bir parça çaba göstermek gerekir. her bir ilçeye ortalama bir belediye ve yaklaşık bir kitapçı düşer izmir’de. amaç, kullanılmış kitapları değil de, yıllanmış kitapları satan bir sahaf bulabilmek ise, sabretmek gerekir. arka kapıdan girdikten sonra, sağdan dördüncü dükkan orta dünya’ya açılır. bir röportajda, her şey nasıl başladı gibisinden bir soruya, “eşim anadolu’nun köylerinden, trt’ye türküler derlerken, ben de çocuklarıma halk masalları topluyordum” cevabını veriyor, çiğdem ipek. o günden bugüne eskiler alıp, eskiler satıyor. “bir kitap, bir belge, pul, para ya da harita. osmanlıca ve eski türkçe ile yazılmış ne varsa toplamaya çalışıyorum, gücüm yettiğince.”
bir kitapçıda satılan ve sadece bir kitapçıda bulunan, ama kitap olmayan ne olabilir? “ressam bir arkadaşım, eliyle çiziyor motifleri. kemik ve deriden kitap ayraçları.” tahmin edileceği gibi, bu cevap, bu soruya karşılık verilmemişti. bilmece, bulmacalardan konuşurken kendiliğinden ortaya çıktı. kemeraltı’yı, masallar’ı ve osmanlıca’yı büyük bir puzzle’ın parçaları gibi görüyor çiğdem hanım, kendisine huzur veren parçalar gibi.
bir insanın yaşadığı yeri bu kadar sevmesi ve o kadar da sahiplenmesi nasıl anlatılabilir ki? sözü, sahibine bırakmak lazım:
“divan-ı lügat-it türk’ten, iskandinav dillerine, orta asya türkçe’sinden, osmanlıca’ya sayısız sözlük karıştırdım. iki yılımı aldı. bu handa çevirdim tolkien’in masallarını…”