insanın hayvandan ayrıldığı evrim sürecinin kopma anında (climax) ifade ettiği ve de insan olmasına sebep olan olgu.
(skuba, 17.05.2004 02:38 ~ 02:39)
nesnelerin , olguların ya da olayların insan dili ile ifade edilerik anlam bulduğu , seslerden oluşan anlamlı semboller.bir bakıma ussal(zihinsel) anlamda " (bkz.´´) " vermek.
(skuba, 17.05.2004 02:41)
tanrı'nın (bkz:
allah) sıfatlarından biridir;
(bkz:
kelam)
(skuba, 30.06.2005 23:48)
dilin anlamlı en küçük birimi.
ilk önce tek seslerle oluşmıştur.birçok dil teorisine göre ilk oluşan ses 'a' dır.daha sonra diğer ünlüler oluşmuştur.
bu seslerin oluşmasındaki en büyük etken sosyal etkileşimdir.kabile insanı av sırasında avın ne yönden geldiğini,avı yakalayacak diğer kişilerin hangi hareketleri yapması gerektiğini,bazen korku bazen emir cümlesi biçimindeki bu tek seslerle anlatmaya çalışmıştır.
bu ünlü sesler yanlarına bir tane ünsüz sesi alarak iki heceli hale gelmişlerdir.
ör: su,ay,bu,aç...
ünsüz harflerin gelişimi nesnenin sertlik ve yumuşaklığına göre olmuştur.örneğin su yumuşaktır ve u sesinin yanına yumuşak s sesi gelmiştir,ayrıca s sesinin dudakların arasından süzülüyormuş gibi bir söylenişi vardır,suyun akışına benzemektedir.
aç kelimesi ise şöyle oluşmuştur.ilk insanlar av sırasında pusuya yatar,bu pusuya yatan birkaç kişiden biri hayvanı gördüğünde a diye bağırır,bu bir şaşırma ünlemidir.diğerleri de avın yaklaştığını anlar.a sesi hem avı dolayısıyla acıkmayı da çağrıştırmaktadır.acıkan bir insan da çevresindekilere a demektedir.a sesi birçok anlama gelmeye başlayınca karışıklığı gidermek için yanına bir ünsüz almıştır.bu ünsüz ç dir.
ç ünsüzü sert sessiz bir ünsüzdür.sert yapısı saldırganlığı ve parçalamayı çağrıştırmaktadır.
bu şekilde yansıma seslerden dilin en temel heceleri oluşmuştur.daha sonra üç harfli heceler,sonra dört hafli heceler oluşmuştur.ama beş harfli hece oluşamayacağı için bir,iki,üç ve dört harfli heceler birleşerek çok heceli kelimeleri oluşturmuştur.
başlangıçta hepsinin anlamı bilinen hecelerin anlamları unutularak bir tek kelime haline gelmişlerdir.
ör: ağaç kelimesi aslında ağ aç kelimelerinden oluşmaktadır.ağ kelimesi eski türkçede yükselmek anlamına gelen bir fiildir.
aç da yükselmiş anlamını veren fiilden isim yapma ekidir.
dilde ayrıca soyut kelimeler ilk oluştuklarında somut anlam taşımaktadırlar.insan düşüncesinin gücü yükseldikçe bu somut kelimeler derin anlamlar kazanmaya başlamışlardır.sonunda somut hiçibir şey çağrıştırmayan soyut kelimelere dönüşmüşlerdir.
bir veya bir kaç mana için ortaya konmuş lafızdır..lafız manalı ve manasız sözlerin tamamıdır..kelimeyi lafızdan ayıran manalı olmasıdır..zaman kavramıyla alakalı olan kelime fiil grubuna girer zaman kavramıyla alakası yoksa isim grubudur
ruhun sessiz feryadını astığı daldır. ifadelerin yazısal biçimde ele alınmasında yardımcı olgu...
(miaow, 27.03.2007 02:54)
mantıksal çıkarımları,düşünceleri aktarmak için yapılan konuşma eyleminin piyonu.duygularımızsa davranışlarımızla anlatılır.
(scout, 31.05.2007 15:11)
kainatta gördüğüm en güçlü şey.
önce kelam vardı. ve insanlar aldandı...
bütün hislere, bütün düşüncelere, bütün ruhsal bozukluklara, bütün coşkunluklara, tutkuya, bütün bir kainata isimler verdiler. unutkandılar. her ismi bir yerlere yazdılar.
kitaplar dolusu kelimelerle dünyalar değişti, dünyalar kuruldu ve yıkıldı.
dünyayı sevmek yetmez, onu değiştirmek lazım, dedi birisi. okuduk.
hoşça bak zatına kim zübdeyi alemsin sen, dedi birisi. okuduk.
öldürmeyen yara, kuvvetlendirir, dedi başkası. okuduk.
sonunda kelimelerimizi kuşanıp girdik maskeli baloya. maskelerimizin altında taşıdığımız yüzde harfler ışıldıyordu. kelimeyi aşabilseydik, ki bu imkansızdı, belki bir "ben" olurduk. noktadan öteye gidemedi mevlana. nokta elif oldu, be'ye sarıldı ve kelime kelime derdini işledi, şair.
noktadan gerisinde, derler ki, o vardır. ruhunu üfler her nesneye, noktaya da ruh üfleyendir. noktadan gerisinde o vardır.
ancak kelime, o kadar güçlüdür ki, öldürür, yaşatır, yıkar, parçalar, tedavi eder, merhamet gösterir, şefkatle kucaklar, şehvetle yakar...
ateş redifli şiirler yazan şairin yanmaması bundandır.
ne zaman ki, bir kelime düşse dudağından insanın, bir nesne can bulur. inanmazsınız, adını her çağırdığımda sevgilinin, bir yıldız parlar gökyüzünde. o yıldız yıllar önce sönmüştür belki, yine de canlanır.
işte kelime, o derece büyülü bir hayatın şifresidir. dünyanın giderek büyüsüzleştiği bir dönemde, kelimelerden başka kuşanacak neyimiz var? silahlardan daha güçlü olan kelimelerden, zalimlerin zulmünden daha keskin kelimelerden. denize şişe atmak, unuttuğumuz bir erdem.
kelime, bir gece yarısı sanrısı gibi damarlarımda akmaya başladığı günden bu yana, bütün bir hayat kelimelerden örülü gibi. hangi aşkı yaşasam, arkasında bir hikaye bırakıyor. hangi yoldan geçsem, kelimeler fışkırıyor dudaklarımdan.
ve kelime, o'ndan gelen. o'na giden.
(şiirbaz, 18.06.2007 05:35 ~ 09.09.2007 05:40)
"kelime, konuşmanın bir vasıtasıdır. asıl konuşulan anlam ve amaçtır, his ve hayaldir. fakat kelime ile anlam, his ve hayal, asırlardır o derece birbiriyle kaynaşmıştır ki, kelimeyi atınca, anlam da amaç da his de beraber gider. bundan da nesiller arası bir anlaşmazlık çıkar."
sandalyeyi biz yapmışız, adına da 'sandalye', 'chaise' falan demişiz tamam da; bizden önce varolan şeylere isim takmamız, bir kelime atamamız terbiyesizlik hakikaten. sen kimsin ki o deoksiribonükleik asit ipliklerine 'kromozom' ismini takıyosun be. 'deoksiribonükleik asit' ne ayrıca? kim o hakkı verdi sana? protein sentezini senden daha iyi biliyor, yılların tecrübesi, ama "senin adın 'deoksiribonükleik asit'tir" desen öyle bakar suratına, 'protein' nedir bilmez. "bak şimdi de bölünmeye hazırlanıyorsun, 'kromozom' oldun" desen küfürü yersin. 'a.g.' yazabiliyor ama sadece, q yok elinde.
seni olduğun gibi yapan o, şahsen seninle "yemeğini yedin mi, seviştin mi?" dışında işi de olmaz ama sen milyonlarca yıl sonra zavallıyı manyak gibi arayıp buluyor, bir de dil uydurup oradan ismini beğeniyorsun. yedi yaşına gelen çocuğun babasına 'gludob' diye isim takması gibi. şımarıklık başka bir şey değil.
bak allah öyle değil mesela. "seni ben yaptım, senden önce vardım, ismim de budur, akıllı ol" diyor. yine illa uyduracaksan, 'tanrı' seni korusun o zaman.
"the tendency has always been strong to believe that whatever received a name must be an entity or being, having an independent existence of its own. and if no real entity answering to the name could be found, men did not for that reason suppose that none existed, but that it was something peculiarly abstruse and mysterious." - mill
oyunu da olan bir kavramdır.
(bkz:
kelime oyunu)
felsefe geleneğimizde bu kavramın ne anlam taşıdığına dair ufak bir başlangıcı, bize değil de daha çok batıya has bir kavram olan
logos başlığında yapmıştık.
(bkz:
logos/@1309132)
şimdi ise
logos'un yani
kelime'nin
islam tasavvufu açısından niçin önemli olduğuna bir açıklık getirmeye çalışacağım. kavramı tasavvuf düşüncesi açısından ele aldığımız için "logos" değil de "kelime" başlığına yazmayı uygun gördüm.
*
kelime, tasavvuf terminolojisinin temel kavramlarından birisidir. ilk anlamı, tanrı'nın bilgisindeki '
sabit hakikat' demektir. kavramın genel bağlamı, insanın
nefesi ile
harfler arasındaki ilişkinin bir benzerinin bütün varlığın kaynağı olan rahman'ın nefesi ile yaratılmış varlıklar arasında kurulmasına dayanır. insan, nefesiyle harfleri ve onların bileşimiyle de kelimeleri meydana getirir. kelimeler, nefesin, hançeredeki belirli boğumlara temas etmesiyle dışta "şey"
* haline gelen varlıklardır. özellikle
ibn arabi bu noktada, tanrı'nın eşyayı yani şeyleri yaratmasını örneklemenin en iyi yolunun nefes ile kelimeler arasındaki ilişki olduğunu düşünür. ona göre varlıklar, rahmanı'ın nefesi vasıtasıyla ortaya çıkmıştır. bütün yaratılmışlar, tanrı'nın kelimesidir. bu yüzden sufiler, rahman'ın nefesi vasıtasıyla dış varlıkta ortaya çıkan şeylere "
kelime" adını verirler.
tasavvuf geleneğinin büyük yorumcularından
kâşânî de kelime ve varlık ilişkisinine dair çeşitli ayetlerin bulunduğunu söyler. bunların başında da hz. isa'nın "
allah'ın kelimesi" olarak nitelemesi gelir:
"ey kitap ehli! dininizde taşkınlık etmeyin. allah hakkında ancak gerçeği söyleyin. meryem oğlu isa mesih, allah'ın peygamberi, meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur."[
nisâ, 171]
yine allah, tüm yaratılmışları kendi 'tükenmez kelimeleri' olarak isimlendirir:
"eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa yine de allah'ın sözleri bitmezdi. doğrusu allah güçlüdür, hakîm'dir."[
lokman, 27]
***
burdan yola çıkarak sufiler, insanın "kelime" olduğunu ve kelimelerin biri zahiri diğeri de batınî olmak üzere iki anlam derecesine sahip olmaları gibi insanların da iç ve dış varlıklara, kavrayışlara bağlı oldukları şeklinde pek çok teori üretmişleridir. dahası her insan "yorumlanmayı bekleyen bir kelime"dir. her insan farklı bir anlam derecesine sahiptir. buradan yola çıkarak sufilerin "insan" anlayışına da değinebilirdik. fakat sanırım, şimdilik burada durabiliriz.
edit: gerçi değinmişiz. (bkz:
insan/@1488305)
gerçeğin beceriksiz avcısı... gücünü avcılığından değil avcılığının sürekliliğinden alır...
insanları anlayıştan muaf tutup, evrimleri boyunca anlatma ve anlama denizinde boğan aşağılık orospu çocuğu icat.
icat edeni babil kulesinin yedinci katında sikmişlerdir, hem de birbirlerini anlamaktan muaf işçiler, ustalar, çıraklar, kalfalar, aboooovv...
(skuba, 05.02.2009 05:15)
“gökyüzü altında söylenmedik söz yoktur” demiş biri. oysa kalemi -klavyeyi- her aldığımda başka türlü bir söze yelteniyorum. hiç söylenmemişi söylemeye cüret ediyor aklım. ellerim, ‘bildik’ten yana tavır koyuyor. istiyorum ki yeryüzünün tüm dillerinden karma bir dil yaratılsın. “sınırlar kalksın global bir kimlik oluşsun” değil maksadım. maksadım ne desem anlaşılsın. öyle anlaşılsın ki okuyanın hafıza izleri parmak izime tam uysun.
anlaşılmak da değil derdim. hani sözlüğe bakarsın da içindeki duyguyu tam anlamıyla ifade eden bir kelime bulursun, daha önce hiç cümle içinde kullanmadığın.
“mütereddit” demiştim bir keresinde. yaşımı anlamaya çalışmıştı yanımdaki amca. sadece onun akranlarının bu kelimeyi kullanmaya yetkisi varmış gibi. oysa benim yaşım da tereddüt etmeye pek müsaitti o vakit. iki arada bir derede kalakalmaya en çok mütereddit yakışıyordu ve ben yaşıma başıma bakmadan alıvermiştim kelime hazneme bu musikişinas kelimeyi.
bir ispanyol’un karşısında da söylesem aynı sözü, o da "evet işte bu" dese. "bir türlü anlatamadığım hale en çok bu kelime yakışır" dese.
galiba istediğim şey, ifade gücü. ifade edemediğinde içinde anlamsız tanımsız kalan duyguların zamanla değişip başka bir şeylere, kelimelerle ifade edilebilir olanlara dönüşmesi özünü kaybetmesi korkum.
“seni seviyorum” ile “senden hoşlanıyorum” arasında bir duyguyu tam anlamıyla anlatabilecek bir kelime icat etmek mesela derdim. sevgi olmamış, hoşlanmanın ötesine geçmiş, istemeye varmamış, kaybetmekten korkma eşiğinde bir cümle gibi.
"önce kelimeler vardı" der oğuzcuğumatay.
var olan kelimelerle anlatabilmek mümküne yakın ve lakin henüz varmamış.
bu durumda;
yetmiyor kelimeler
susuyorum
susuzluğuma iyi geliyorsun.
eylemin gücünü azalttığı söylenir...
bide bana kelime yapma denir.oradaki anlam ise; artist artist konuşma'dır.
anlam içeren veya görece içermesi de gerekli olmayan ses, harf ve harfler bütününün yaşama çabası... birbirleri üzerine kendi sonlarına doğru öylece bırakılmış ve sanki baktıkça sonsuza doğru öylece kalacakmış gibi kaskatı kesilmiş heceler, ekler, edilgenler, boşluğa doğru umutsuz bir seslenişten kopmuş da yaralanmış birkaç harf, beklentilerle sarmalanmış bir karşılaşma ifadesi, umutsuz bir dilek, bir nesne, bitmemiş bir tamlama, neyi bağladığını bilmeyen bir bağlaç, korkulu bir cümlenin görünen ya da duyulan bir kısmı, hangi harf olduğu belirsiz bir ölüm hırıltısı ve tabi ki bu büyüyen karmaşaya daha da garip bir çalkantı katan, bu hurdalıklardan beslene beslene bu yığınların bekçileri haline gelmiş köpeklerin ve bütün dillerdeki, bütün sözlerin ve bütün seslerin köpekleşen yanlarıyla sürekli kendini tekrar eden kelimeleri de serserice dolaşmakta olur bu hurdalıkta.
''en önemli şeyler, söylemesi en zor olan şeylerdir. bunları söylerken utanırsınız.çünkü kelimeler küçültür onları. kafanızın içindeyken sonsuz gibi, kocaman görünen şeyleri kelimeler hayat boyuna indirger. ama hepsi bu kadarla da kalmıyor, öyle değil mi? en önemli şeyler, gizli yüreğiniz nereye gömülüyse oraya pek fazla yakındır. düşmanlarınızın çalmaya can attığı bir hazinenin işaret taşları gibi. sırrınızı açıklamak size çok pahalıya malolurken, karşınızdaki insanlar size garip garip bakarlar, ne dediğinizi anlamazlar ya da bunun nesini bu kadar önemli bulup yarı ağlar gibi söylediğinize anlam veremezler.''
stephen king 'in kitabının ön sözünü hatırlatır.