1. beynine yaklaşık elli santim uzaklıkta, göğsünün tam ortasına çöreklenmiş oturan ve hiçbir yere gitmeyecek olan, ömrünü lekelemiş lanet.

    dostlarla oturduğun masaları, izlediklerini, duyduklarını, okuduklarını, yazdıklarını, tüm eylemlerini boşuna kılan, ne koyarsan koy bir türlü dolmayan anlamsızlığın hissi. sanki hayatını üzerinde yükselttiğin yapı biraz sonra çıkacak fırtınayla ya da fırtınaya bile gerek kalmadan, hafif bir rüzgarla yıkılacakmış gibi hissetmene neden olan, ama o fırtınanın ya da rüzgarın asla çıkmaması gibi. arafta kalmış ruhların çektikleri eziyet ancak bununla kıyaslanabilir demene sebebiyet veren, seni izlemeyi bir an bile bırakmayacak olan koca bir göz gibi. kadınlarla, erkeklerle, alkolle, parayla, başarıyla, kelimelerle, uyuşturucularla tıka basa doldurduğunu sandığın, tam doldu derken kabuslardaki gibi bi anda tekrar bomboş olduğunu farkettiğin varlığının ardındaki yokluk. ambalajın içindekine ulaşamayan sahteliğin, gerçekle arana girmiş ilüzyonun yarattığı tahribat. kendinden başka alan bırakmayan, ağırlığı olan tek boşluk. güneşli güzel bir günde kendini mutsuz edebilmenin bir yolunu bulmana bile fırsat vermeden seni ele geçiren, senden ayrılmayacak olan tek ve en kötü dostun.
  2. lisedeyken, biyoloji dersinde bir mankenimiz vardı; samet. samet karın ve göğüs bölgesinde derisi bulunmayan, dalak-böbrek ortada, üstüne üstlük çüksüz bir arkadaşımızdı. sıkıntılarımızı, dertlerimizi, dünya'nın hal ve gidiş notuna dair endişelerimizi paylaştığımız, sık sık laboratuardan kaçırıp yan bahçeye sigara tellendirmeye çıkardığımız, utanmasak meyhaneye ve bilardo oynamaya da götürmeye kalkacağımız gerçek bir dosttu samet. ama samet'in ciddi bir kusuru vardı. eksikti. eksik olduğu için yanlış bilgi verdi bize. kaburgaların diyaframla birleştiği noktanın üstünden beş santim mesafede yer alması gereken kocaman, kara, kütlesel boşluk bulunmuyordu samet'te.

    işbu boşluk, ki kendisine boşluk demek hata aslında, modern insan ile "built-in" gelen, ankastre beyaz eşya tadında bir iç organdır. iç organların en içi, ve en organıdır hatta. yalnızca içkiyi fazla kaçırınca hissettiğim karaciğerden de, fazla koşup soluksuz kalınca hissettiğim dalaktan da daha gerçektir gözümde. çünkü bir dakika geçmez onu hissetmediğim. meğerki hiçbir şey hissedemeyecek kadar sarhoş, ya da kütük gibi uyuyor olayım. o zaman bile izi durur bilinçaltında.

    nereden çıktığını bilemediğimiz bu boşluğu devamlı olarak yanlış şeylerle doldurmaya çabalıyoruz. pazarlama aleminin her soruna çare, her derde deva olarak gösterdiği küçüklü büyüklü "gadget"ları, son kreasyon giysileri ve teknoloji cilası çekilmiş işe yaramaz ıvır zıvırı, uzak doğu gezilerini, dvd setlerini, tenis kurslarını, gurme lokantalarını, şemsiyeli kokteylleri ve yerden ısıtmalı daireleri atıp atıp duruyoruz içine. atıyoruz ki sıcak bir mide gibi aldıkça esnesin, esnedikçe büyüsün, büyüdükçe talepkarlığı artsın. ne zaman sen olursun boşluk içinde bir titrek idare lambası, cim karnında bir nokta, belki o zaman vazgeçersin boşluğu doldurmaya çalışmaktan.

    yaptığımız en yanlış, yanlışlığından geçtim, en acımasız hareket ise boşluğu başkalarıyla doldurmaya çalışmak. o boşluk sana özgü değil modern arkadaşım, herkeste var. kendi boşluğunu başkasının boşluğuyla doldurmaya uğraşıyorsun. hiç boşluk, boşlukla dolar mı?

    yaptığın en başarılı şey o başkasını da kendi boşluğun içine çekmek. kendi korkunu, kaygını, yılgınlığını ve yorgunluğunu göstermek; pul koleksiyonu gösterir gibi. "bak" diyorsun, "benim boşluğum ne kadar da siyah." böylece siz birbirinizin boşluğunu, karanlığını, mini minnacık ve korkudan titreyen ruhunu görmüş olmanın mazohistik ve kısa süreli hazzıyla, biraz daha boşalmış göğüs kafesleriyle hayata devam ediyorsunuz. hiç trajik değilsiniz, hiç ilginç değilsiniz, değiliz. alt tarafı boşuz işte. hepsi bu.
  3. kapkara, kocaman, yüreğinin ortasına oturan , beynini hiç durmadan yiyip bitiren, seni kemiren, kemiren anlamsızlık.

    hayat denen çileyi daha da çekilmez hale getiren hiçlik, gitmeyen hiç bir zaman gitmeyen, seni asla terketmeyen tek sevgili. bu kadar sadık olmak zorunda mı bilmiyorum? ben sadık sevgiliye alışkın değilim zor geliyor kabullenmek diyorum, gülüyorum karşısında kahkahalarla tınmıyor hiç, ağlıyorum sonra katıla katıla yine ses yok. öylesine bir sebat gösteriyor ki gitmemek için peki diyorum kal benimle, kal bu anlamsızlığı götürelim götürebildiğimiz yere kadar.

    tüm inançlarımı yakamdan atmak üzereyim. ne insana , ne dürüstlüğe ne de gelecek güzel günlere inancım var artık benim. tüm yıprananlar ve hayat yorgunlarıyla aynı saftayım. nihayet safımı buldum. en sadık sevgilim de yanımda, bırakmaz beni biliyorum, hiç bırakmadı ki. arada bir gelse de gökkuşağı ömrüme, biliyorum fazla sürmeyecek. zaten göründüğü gibi kaybolur gökkuşağı dediğin ve altından geçmeyi başaramadı şimdiye kadar kimse.

    tüm umutlar kaf dağının ardında, hayat dediğin koca bir oyun, kaybedenler ve kazananlar arasında. griler yok hiç. ya siyahsın ya beyaz. ya kazanansındır ya kaybeden. ya takılır bir düşün peşine yitirirsin kendini de, ya ayakların sağlam basar yerine hayalleri kovar, gerçeklerle yaşarsın. o gerçekler ki; asla senin tarafında olmaz. kaybeden olarak açıldıysa yazgın, devam eder bu böyle. ya çelme takacaksın birilerine, birilerinin üstüne basacaksın ya da senin üstüne basılacak. olmadı mı ? siktir edip şişeye sarılacaksın. olan karaciğerine olacak.

    şerefine hayat! bakalım sırada daha ne namussuzlukların var bana gösterecek..
  4. zamanla diğer tüm hisleri ekarte edip, ruhunuzda imparatorluğunu inşa ederek bir acayip hayvana dönmenize sebebiyet verir. evet, hayvana...
    boşluk hislerin en kötüsüdür. zira onu yok etme yollarında 'ben' dediğiniz varlığı eritirsiniz. sürekli mutlu olabilmenin yollarını ararken, birden tüm yolları denediğinizi fark edebilir ve dipsiz kuyular içinde debelenebilirsiniz. bu defa boşluk ve kaygının yanında; kaybetmişlik, sahip olmayı becerememişlik, ait olamamışlık ve şiddetli bir yalnızlık vardır. ki, bu yalnızlık artık hak ettiğiniz/edebileceğiniz tek şey olmuştur. kaygı ve boşluktan kurtulmaya çalışırken 'ben'in yok olduğunu söylemiş miydim?..

    (bkz: ait olamayanlar)
    (bkz: kaybolmak)
    (bkz: bazı şeyler oldu)
  5. en çok korktuğum histir. intihar seviyesine kadar getiriyor beni. sürekli yokluyor ama sürekli kalmıyor. her ay en az 1 kere uğrar bu his bana. hayatta hiçbir şeyden zevk alamam, en küçük problemlerim bile gözümde everest tepesi kadar büyür, sıkıntılarımın altında ezilirim, mutluluk hissiyle bastırmaya çalışırım ama olmaz mutluluk çok cılız kalıyor boşluk hissinin yanında. en sevdiğim arkadaşlarımla olsam bile ne muhabbetten zevk alırım, nede ortamdan, somut birşey olmadığı için sebebinide anlatamam. nerden gelir bu boşluk hissi, neden gelir bilmiyorum. bir anda geliyor, sohbet arasında, pes oynarken, film izlerken bir anda hiçbirşeyden zevk alamaz oluyorum. en sonunda intiharıma sebep olacak bu his. yok mudur bunun bir çaresi, beynim neden böyle bir işkence yapıyor bana anlayabilmiş değilim.
  6. şımarık hastalığı. karın fazla doyunca, yapacak iş de olmayınca sıradaki hissi çağırıyor tabi beyin. ben babamın bir kere bile çok kaygılıyım ve bomboşum dediğini duymadım. ölene kadar çalıştı adam.