1. yol bir yere gitmez
    o bir durma biçimidir
    yol yoluyla gidebilir yare
    yoldan çıkabilir apansız
    ve ömür bitebilir yoldan önce
    ama yol bir yere gitmez
    o bir durma biçimidir
    yaşamak
    hızlı bir ölme biçimidir
    düşünce ışıktan yavaşsa
    erken gidilmelidir...
  2. ne soluğum duyulacak o vakit,
    ne kalbimin atışı.
    ne de bir tesellisi olacak gidişimin...
    soluk yüzümde hüzne dair bir iz olmayacak
    ne de bir damla gözyaşı akacak gözlerimden.
    bir zamanlar aşka düşen yürek
    şimdi ayrı düşecek
    kimsesiz bir boşlukta
    karanlıkta yitecek
  3. umutsuz bir şarkı
    beni çevreleyen geceden fırlıyor hatıran.
    ırmağın inatçı şikayetiyle birlik deniz.

    terk edilmiş rıhtımlar gibi şafakta.
    bırakışın zamanıdır, ey terk ettiğim!

    yağıyor soğuk çiçekler yüreğime.
    ey harabelerdeki mezar, gemi batışlarının zalim oyuğu!

    yığılır sende savaşlar ve kaçış.
    yükseldi senden bütün kanatları şarkı kuşlarının.

    yuttun her şeyi, mesafeyi bile.
    deniz gibi, zaman gibi. battı her şey sende!

    saldırının ve öpüşün şen zamanıydı.
    bir deniz feneri gibi parlayan, sihrin zamanı.

    kılavuz kaptanın korkusu, o kör dalgıcın hiddeti,
    şiddetli aşk esrimesi, battı her şey sende!

    siste çocukluk benim yaralanmış kanatlı ruhum.
    yitik kaşif, battı her şey sende!

    savurdun üzüncünü, sarıldın arzuya.
    felç etti hüzün seni, battı her şey sende!

    gölgelerin duvarı arasından geçtim,
    girdim ötesine isteklerin ve eylemlerin.

    ey et, kendi etim, sevdiğim ve kaybettiğim kadın,
    bu ıslak zamanda çağırıyorum seni şarkımla.

    bir vazo gibi verdin o sınırsız şefkatin korunağını,
    ve o sonsuz unutuşta ezdim seni bir vazo gibi.

    adaların kara, kapkara yalnızlığı vardı,
    ve orada, aşk kadını, aldın beni göğsüne.

    susayış ve açlık vardı, ve meyveydin sen.
    üzünç ve harabeler vardı, ve mucizeydin sen.

    ah kadın, bilmiyorum nasıl kapsayabilirsin beni
    yüreğinin dünyasında, kollarının haçında!

    seni özleyişim korkunçtu ve kısaydı,
    zahmetli ve sarhoş, sabırsız ve arzulu.

    öpüşlerin mezarlığı, yanıyor ateş hâlâ mezarlarında,
    alazlanıyor hâlâ üzümler gagaların izleriyle.

    ey ısırılmış ağız, ey öpülen kollar ve bacaklar,
    ey aç dişler, ey birlikte örülmüş bedenler!

    ey eridiğimiz ve umutsuzluğa kapıldığımız
    çılgın birliği umutla zahmetin!

    ve şefkat, su ve un gibi hafif.
    ve söz, silinmemiş daha dudaklardan.

    yazgım oldu bu benim, yolculuk etti bununla özlemim,
    düştü özlemim bununla, battı her şey sende!

    ey harabelerdeki mezar, her şey düştü sana,
    hangi acıyı ifade etmedin ki, hangi dalgalarda boğulmadın ki!

    dalgadan dalgaya çığlık attın sürekli ve şakıdın,
    ayakta durarak bir gemici gibi pruvada.

    hep çiçeklendin şarkında, çatladın akıntılarda hep.
    ey harabelerdeki mezar, açık ve acı kuyu.

    soluk kör dalgıçlar, mutsuz sapan atıcıları,
    yitik kaşif, battı her şey sende!

    bırakışın zamanıdır, o sert soğuk zamanı
    gecenin bütün yelkovanlara yerleştirmesi gibi.

    denizin çağıldayan kuşağı sarmalıyor kıyıyı.
    soğuk yıldızlar yükseliyor, siyah kuşlar kaçıp gidiyor.

    terk edilmiş rıhtımlar gibi şafakta.
    sadece titreyen gölge burkuluyor ellerimde.

    ey her şeyin ötesindeki! ey her şeyin ötesindeki!

    bırakışın zamanıdır. ey terk ettiğim!

    pablo neruda
  4. ben iki elimde iki hançer
    kıpkızıl günahlar örmüşüm

    bu eller benim ellerim cennetten kovuldular
    kan kusan geceye nehir nehir
    tükrükle boğulan, ezilen, lanetlenen
    irin yüklü bakışlardan bu kaçıncı kaçışım?
    bu kaçıncı saplayışım tırnaklarımı yüreğime?
    ama ölmedim
    neden ölmedim?

    öptüm ölümün kaynamış tutkal kokan ağzından
    kara kara yengeçlerin yuva yaptığı
    ışık değmemiş ıslak saçlarına astım kendimi
    belki bin yıl sallandım durdum
    ama ölmedim
    neden ölmedim?

    bıktım bu dost cüceler ülkesinde
    dev yalnızlığımı sırtımda taşımaktan
    yorgun alnımdan
    iri terlerin aktığı kör kuyulara
    yılanların ve akreplerin
    ve ısırgan böceklerin susuzluğunu gideren
    bu denizler benzindi hep
    ve hep ne varsa deniz denilen kıyılarda ateşler yaktım
    ama ölmedim
    neden ölmedim?

    açmış aç ağızlarını cılız arzular
    dişleri diken diken etimde dolaşan
    tutup bütün kapılarını kırıyorum mabetlerin
    tanrıyı arıyorum
    tanrı yok diyorlar, ama neden yok
    bir yumruk olup sıkılıyorum
    parmaklarım dökülüyorlar
    bir kaç cam kırıyorum buz tutmuş gökten
    ben yarıdan fazla günahkarım biliyorum
    yarıdan fazla karanlık bu yer, bu insanlar, bu okyanus

    - ve neden sonra zaman
    bir iskelet olup sıyrıldı takvim yapraklarından –
    artık bütün şarkılar susmuştu, ölüm tanrısı susmuştu
    içimdeki çanlar susmuştu, ben susmuştum
    cehennemde yer bulmak zordu

    en utanılır günahlarımı sırat köprüsüne astım
    güneş bir fahişe gibi sarışındı üşüyordum
    demir örgülü kızgın kapıların mermer eşiğinden
    sümük gibi alevler akıyordu
    alev denizinde yıkanıyorduk – ho ho hoy –
    alev denizinde
    alev
    deniz
    alev

    tanrının iskeletinden kan sızıyordu…

    cehenneme kurulan kamp - ayhan kırdar