içerideki ağrı da değil sızılardan oluşan bütün bir acıysa belirsizlik ve umutla umutsuzluğun karıştığı noktadır. siz bir şeyleri düzeltmek adına çaba gösterdikçe battığınızı hissedersiniz, karşı taraf siz battıkça kılıç savurur, yarayı temizlemek adına daha fazla yaralar açar. direncinizi ve gücünüzü kaybetmeye başladığınız o yenik anda, ağzınızdan çıkan kelimeler durumu toparlamak yerine dibe sokar, kendi bastığınız balçık zeminle beraber aşağı çökeceğinizi hissedersiniz.
"ne olur" denir sevgiliye, "bir inan."
büyütülen şeylerin ne olduğunu tam olarak idrak ettiğinizi sandığınız ve müdahale edeceğiniz anda "çok büyük sıkıntılar" olduğu söylenen ufak detaylara aklınız ermemeye başlar, algınız düşer, mantığınız ve duygularınız birbirine girer, kapışır, dövüşür, arada siz ve ezilen kalbiniz kalır. en azından dirençle sebep-sonuç aramadan önce güç toplamak için birbirine tutunmak gerektiğini bilmezmiş gibi üstelersiniz karşılıklı. laflar sözler ağırlaşır. boka sarar.
ürettiğinizi sandığınız çözümler karşı taraftan "bununla birşeyleri örtüyoruz, savunma mekanizmaları bunlar" gibi tepkiler aldığında tamamen çaresizsinizdir. ve bir de her şey üstünüze geliyordur, sorgular, nedenler, sonuçlar, çıkarımlar ve hiçbirini haketmediğiniz yargılar... oysa o kadar iyi niyetliydiniz ki her şeyin en başında, o kadar dürüst olmaya ve güven telkin etmeye çalışıyorsunuz ki. ama bir yerde bir şey eksilmiş, kırılmış, veya öyle olduğuna inandırıldınız. eksilen giden bir şey yok sizden yana, istediğiniz tek şey her şeyin güzel olacağına "birlikte" inanmanız. tek şey baskıdan uzak ve gönlünüzün rahat, aklınızın temiz olduğu bir aşk.
sağlam basmaya çalıştıkça kırılan tahtalardır o ağrının, acının sebebi. devrilen çamların dikenlerinin ellerinize batması ve sevgilinin o elden tutmaya çalışmak yerine çamın devrilme nedenleriyle uğraşıyor olmasıdır...
acıtır
* ve yeniden umutların en acıklısına tutunursunuz, sevgili uykusundan uyanana ve yeni bir kavganın eşiğine gelinceye kadar.