belki ilginizi çeker
  1. · buzağı
  2. · primo türk çocuğu
  3. · atatürk ün üstün özellikleri
  4. · her suçu küçük kardeşe yüklemek
  5. · dadaruh
  6. · ilkokulda öğrencilere zorla okutturulan kitaplar
  7. · türk popundaki edebiyatçı faktörü
  8. · kuş palazı
  9. · adam sandık eşşeği alnımıza değdi taşşağı
  10. · 10 ile yazılabilen kelimeler
gündem
  1. · umutların yitirildiği anda hayata giren sevgili
  2. · 100 opera
  3. · annelerin yakışıklı anlayışı
  4. · köpekbalığı görünce yapılması gerekenler
  5. · aşk
  6. · itü sözlük hiçbirimiz komiklik yapmıyoruz günü
  7. · peygamberle dalga geçerken ölen sırp spiker
  8. · demokratik
  9. · heyecan fırtınası

kaşağı  

  1. ömer seyfettinin bir hikaye kitabı.
    (bkz: kuş palazı)
    (chixculub, 10.04.2004 13:07 ~ 18.07.2006 03:41)


  2. (bkz: ömer seyfettin)
    (chete, 31.05.2005 18:07)
  3. genellikle hayvanları kaşımak, tımar etmek için kullanılan bir çeşit fırça. hayvanlar için olanları (hayvandan kasıt attır genelde) daha bir dişli olur. bir de insanlar için olanı var. saplı tarak benzeri bi alet olup, sırtı rahat kaşımaya yarar. arada fantezi yapıp ucunu el şeklinde yaptıkları da olur bu güzel aletin. bi de bunun at gibi insanlar için olanı var. onu herkese satmazlar.
    (choban, 31.05.2005 18:10 ~ 18:10)
  4. ömer seyfettin'in en önemli eserlerinden birisidir. çocukluğumuzda okuyup da boğazımıza birşeyler düğümlenmesini sağlayan çok duygusal bir hikayedir.
    (mclaren, 31.05.2005 18:14)
  5. (bkz: bir kaşağı olarak akbil)
    (atalante, 04.06.2006 19:47)
  6. basit ve vurucu bir ömer seyfettin hikayesi. her türlü sunum için elverişlidir.
    p.s: palanthaser'e ve chixculub'a saygılar
    (twinkle, 18.07.2006 00:47 ~ 03:33)
  7. çocukken yüreğimi burkmuş, psikolojimi bozmuş kitap. yanlış hatırlamıyorsam evin büyük çocuğu yeni alınan kaşağıyı atın üzerinde dener, at huysuzlaşır. çocuk kaşağıyı kırar. kırık kaşağı bulunur, çocuk suçu kardeşine atar. kardeş inkar eder, babası ona inanmaz. babası yalan söylediği gerekçesiyle kardeşe öyle psikolojik baskılar yapar ki çocuk verem olur. küçük çocuğun hastalığı kötüleşmeye başlar. bir gece büyük çocuk uyuyamaz, dadısına her şeyi itiraf eder. dadısı saatin geç olduğunu, itirafını ertesi gün yapmasını söyler. ne hikmetse kardeş veremden o gece ölür.
    (tangerine, 18.07.2006 00:56 ~ 00:57)
  8. çocuk halimle okuyup, kabuslarıma giren, ömer seyfettin klasiği.
    (guest8644, 18.07.2006 01:40)
  9. türkiye'de hemen hemen her çocuğun okuduğu kitaptır. "kardeşine yamuk yapma, yamulursun" temalı ömer seyfettin eseridir.
    (ceyyar kermit, 03.06.2007 19:42 ~ 07.03.2008 18:22)
  10. (bkz: dadaruh)
    (kobalt, 13.04.2008 01:47)
  11. r harfini söyleyemeyen insan küfürü.

    -nefret ediyoğum senden geğizekalı ağzına sıçtıımın kaşağı
    *heheheh hala söleemio r leri hahaha re re re ra ra ra gassaray gassaray cimbom bom de bakim
    -ğe ğe ğe.. ağzına sıçim senin pis kaşağ
    *hahahaha.
    (twiggy ramirez, 14.05.2009 18:47)
  12. genelde daha çocukken okunan ve insanın içini feci burkan bir ömer seyfettin öyküsüdür.

    buyurun burada;

    ahırın avlusunda oynarken aşağıda, gümüş söğütler altında görünmeyen derenin hüzünlü şırıltısını işitirdik. evimiz iç çitin büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi. annem, istanbul’a gittiği için benden bir yaş küçük olan kardeşim hasan’la artık dadaruh’un yanından hiç ayrılmıyorduk. bu, babamın seyisi, yaşlı bir adamdı. sabahleyin erkenden ahıra koşuyorduk. en sevdiğimiz şey atlardı. dadaruh’la birlikte onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek, ne doyulmaz bir zevkti. hasan korkar, yalnız binemezdi. dadaruh onu kendi önüne alırdı. torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, gübreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşumuza gidiyordu. hele tımar. bu en zevkli şeydi.dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı mı,tıkı ...tık ...tıkı ...tık ...tıpkı bir saat gibi...yerimde duramaz,

    – ben de yapacağım!diye tuttururdum.

    o vakit dadaruh , beni tosun’un sırtına koyar, elime kaşağıyı verir,

    – hadi yap!derdi .

    bu demir gereci hayvanın üstüne sürter, ama o uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdım.

    – kuyruğunu sallıyor mu?

    – sallıyor.

    – hani bakayım?..

    eğilirdim, uzanırdım. ama atın sağrısından kuyruğu görünmezdi.

    her sabah ahıra gelir gelmez,

    –dadaruh , tımarı ben yapacağım, derdim.

    – yapamazsın.

    – niçin?

    – daha küçüksün de ondan...

    – yapacağım.

    – büyü de öyle.

    – ne zaman?

    – boyun at kadar olduğunda....



    at, ahır işlerinde yalnız tımarı beceremiyordum. boyum atın karnına bile varmıyordu. oysa en keyifli, en eğlenceli şey buydu. sanki kaşağının düzenli tıkırtısı tosun’un hoşuna gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir püskül gibi sallıyordu. tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman dadaruh , “höyt..” diye sağrısına bir tokat indirir, sonra öteki atları tımara başlardı. ben bir gün yalnız başıma kaldım. hasan’la dadaruh dere kenarına inmişlerdi. içimde bir tımar etmek hırsı uyandı. kaşağıyı aradım, bulamadım. ahırın köşesinde dadaruh’un penceresiz küçük bir odası vardı. buraya girdim. rafları aradım. eyerlerin arasına falan baktım. yok, yok! yatağın altında, yeşil tahtadan bir sandık duruyordu. onu açtım. az daha sevincimden haykıracaktım. annemin bir hafta önce istanbul’dan gönderdiği armağanlar içinden çıkan fakfon kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. hemen kaptım. tosun’un yanına koştum. karnına sürtmek istedim. rahat durmuyordu.

    – sanırım acıtıyor?dedim .

    gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine baktım. çok keskin, çok sivriydi. biraz köreltmek için duvarın taşlarına sürtmeye başladım. dişleri bozulunca yeniden denedim. gene atların hiçbiri durmuyordu. kızdım. öfkemi sanki kaşağıdan çıkarmak istedim. on adım ilerdeki çeşmeye koştum. kaşağıyı yalağın taşına koydum. yerden kaldırabildiğim en ağır bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başladım. istanbul’dan gelen, üstelik dadaruh’un kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezdim, parçaladım. sonrayalağın içine attım.



    babam, her sabah dışarıya giderken bir kere ahıra uğrar, öteye beriye bakardı. ben o gün gene ahırda yalnızdım. hasan evde hizmetçimiz pervin’le kalmıştı. babam çeşmeye bakarken,yalağın içinde kırılmış kaşağıyı gördü;dadaruh’a haykırdı:

    – gel buraya!

    soluğum kesilecekti, bilmem neden, çok korkmuştum. dadaruh şaşırdı, kırılmış kaşağı ortaya çıkınca, babam bunu kimin yaptığını sordu.dadaruh ,

    – bilmiyorum, dedi.

    babamın gözleri bana döndü, daha bir şey sormadan,

    – hasan dedim.

    – hasan mı?

    – evet, dün dadaruh uyurken odaya girdi. sandıktan aldı. sonra yalağın taşında ezdi.

    – niye dadaruh’a haber vermedin?

    – uyuyordu.

    – çağır şunu bakayım.



    çitin kapısından geçtim. gölgeli yoldan eve doğru koştum. hasan’ı çağırdım. zavallının bir şeyden haberi yoktu. koşarak arkamdan geldi. babam pek sertti. bir bakışından ödümüz kopardı. hasan’a dedi ki:

    – eğer yalan söylersen seni döverim!

    – söylemem.

    – pekâlâ, bu kaşağıyı niye kırdın?

    hasan, dadaruh’un elinde duran alete şaşkınşaşkın baktı! sonra sarı saçlı başını sarsarak,

    – ben kırmadım, dedi.

    – yalan söyleme, diyorum.

    – ben kırmadım.

    – doğru söyle, darılmayacağım. yalan çok kötüdür, dedi. hasan inkârda direndi. babam öfkelendi. üzerine yürüdü “utanmaz yalancı” diye yüzüne bir tokat indirdi.

    – götür bunu eve; sakın bunu bir daha buraya sokma. hep pervin’le otursun! diye haykırdı.

    dadaruh, ağlayan kardeşimi kucağına aldı. çitin kapısına doğru yürüdü. artık ahırda hep yalnız oynuyordum. hasan evde hapsedilmişti. annem geldikten sonra da bağışlanmadı. fırsat düştükçe, “o yalancı” derdi babam. hasan yediği, tokat aklına geldikçe ağlamaya başlar, güç susardı. zavallı anneciğim benim iftira atabileceğime hiç ihtimal vermiyordu. “aptal dadaruh , atlara ezdirmiş olmasın?” derdi.



    ertesi yıl annem, yazın gene istanbul’a gitti. biz yalnız kaldık. hasan’a ahır hâlâ yasaktı. geceleri yatakta atların ne yaptıklarını tayların büyüyüp büyümediğini bana sorardı. bir gün birdenbire hastalandı. kasabaya at gönderildi. doktor geldi. “kuşpalazı” dedi. çiftlikteki köylü kadınlar eve üşüştüler. birtakım tekir kuşlar getiriyorlar, kesip kardeşimin boynuna sarıyorlardı. babam yatağın başucundan hiç ayrılmıyordu.



    dadaruh çok durgundu. pervin hüngür hüngür ağlıyordu.

    – niye ağlıyorsun?diye sordum.

    – kardeşin hasta.

    – iyi olacak.

    – iyi olmayacak.

    – ya ne olacak?

    – kardeşin ölecek!dedi .

    – ölecek mi?

    ben de ağlamaya başladım. o hastalandığından beri pervin’in yanında yatıyordum. o gece hiç uyuyamadım. dalar dalmaz, hasan’ın hayali gözümün önüne geliyor “iftiracı! iftiracı!” diye karşımda ağlıyordu.



    pervin’i uyandırdım.

    – ben hasan’ın yanına gideceğim, dedim.

    – niçin?

    – babama bir şey söyleyeceğim.

    – ne söyleyeceksin?

    – kaşağıyı ben kırmıştım, onu söyleyeceğim.

    – hangi kaşağıyı?

    – geçen yılki. hani babamın hasan’a darıldığı...



    sözümü tamamlayamadım. derin hıçkırıklar içinde boğuluyordum. ağlaya ağlaya pervin’e anlattım. şimdi babama söylersem, hasan da duyacak belki beni bağışlayacaktı.

    – yarın söylersin, dedi.

    – hayır,.şimdigideceğim.

    – şimdi baban uyuyor, yarın sabah söylersin. hasan da uyuyor. onu öpersin, ağlarsın, seni bağışlar.

    – pekala !

    – haydi şimdi uyu!

    sabaha kadar gene gözlerimi kapayamadım. hava henüz ağarırken pervin’i uyandırdım. kalktım. ben içimdeki zehirden vicdan azabını boşaltmak için acele ediyordum. yazık ki, zavallı suçsuz kardeşim, o gece ölmüştü. sofada çiftlik imamıyla dadaruh’u ağlarken gördük. babamın dışarıya çıkmasını bekliyorlardı.

    -son-
    (elpinoras, 23.10.2009 04:28)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil