o sabah uyandığımda hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki? her şey çok hızlı gelişiyordu ve her şey benim dışımdaydı..... hep çok meşguldüm ve her şey hızla akıp gider gibiydi çevremden.
uyandığımda ilk farkettiğim şey ne güneşin bahar gününü ısıtan ışıkları, ne bahçemden gelen kuş cıvıltıları, ne de yanımda yatan uzun boylu sarışın sevgilimin dün geceden ağzımda kalan tadıydı...... ilk farkettiğim bana bir kaç haftadır yıkanmadığımı çalar saat gibi beynime işleyen taşşak kokusuydu... o koku ki; yavuz sultan selime tahtında rahat vermeyip seferlere çıkartan, tekerlekli sandalyesine mahkum dahi stephen hawking'e o pisikopat teorileri yazdıran, dünyayı devindiren ve insanı yerinden hoplatan o büyülü, tuzlu, nemli, sası kokuydu. eğer bu kokunun bir rengi olacak olsaydı tabi ki yeşille sarı arası olurdu.... sesi olacak olsaydı, "şlaffs" gibi bir şey olurdu... beni uykumdan uyandıracak kadar kuvvetli, yanımdaki slav asıllı dilberi saatlerce uyutabilecek kadar hipnotik bir kokuydu.
hemen kalktım ve iki buzlu sek viskimi hazırlayıp kübanın bir dağ kasabasından kendi ellerimle topladığım tütünlerle oradaki esmer bir dilbere sardırdığım purolarımdan birini yaktım. ortamda o kadar strong bir presence vardı ki ben bile buna inanamamaktaydım.... tüm bunların sebebi işte o mayhoş kokuydu.
fakat en kaliteli uyuşturucunun bile belli bir dozu vardır ve ben bu muhteşem kokudan çoktan aşırı doz almıştım. bu yüzden içinde şelale olan jakuzimde rahatlatıcı bir banyo yapmaya karar verdim. fransada kör ve dilsiz uzun kahverengi saçları buğday tenli çıplak göğüslerine dökülen; ve kumaşı yüzlerce yıllık geleneksel tekniklerle dokuyan kızların benim için özel hazırlamış olduğu roplöşamvırımı çıkartıp bir at gibi, bir centaur gibi düzgün fiziğimle çırılçıplak banyoya girdim.
yerdeki soğuk mermerin ayağımda yarattığı ürperme hissi beni bu mermerin doğduğu yere götürdü. botswana'daki mermer ocağından el değmeden çıkartılmış olan bu yekpare mermer kütle zımpara ile değil oradaki ceylan gibi zenci yerlilerin 15 yaşındaki kızları tarafından kah yalanarak, kah üzerinde orgyler yapılarak, kah çeşitli uzuvlar sürttürülerek tam 20 sene içinde pürüzsüzleştirilmişti. hemen bunları kafamdan atıp izlandadaki jeotermal kaynaklardan evime kadar uzanan boruyla gelen reykjavik yanardağının dibinden çıkan o büyüleyici sıcak suyu açtım.
viski ve puronun üzerine su beni kendime getirmişti. aklımda insanlığın varoluş üzerine yaşadığı çelişkiler, modern şehir dünyasının içinde kaybolan bireyin kalabalıklar içerisindeki yalnızlıklarının o zavallı psikolojilerine olan etkileri, pop-art'ın geleneksel etnik kültürlerle olan zıtlığının yarattığı şaheserler gibi şeyler vardı artık. sonra irlandada dağlarda bir pınar başında yorgunluktan gözlerimiz kararıncaya kadar seviştiğimiz, annesi portekiz asıllı babası norveçli olan, siyah saçları kusursuz kalçasına kadar uzanıp burada bir şelale gibi çağlayan, meme uçları pembe değil de kahverengi olduğu için çok utanıp o muhteşem göğüslerini göstermekten çekinen, derin gözlerinin içerisinde auroralar, sihirli deltasının içerisinde fiyordlar gördüğüm kızı düşünmeye başladım. dünya çok güzel bir yerdi.....
sonra aniden gözüme penisim takıldı. göbeğimin alt taraflarında kalınlaşmaya başlayan kıllar penis çevremde adeta amazon ormanları görüntüsünü almıştı. buna bakarken aklıma amazon nehrinde yıkanırken timsahların yarattığı dalgalanmalar arasında korku içerisinde seviştiğim arjantinli o cilveli kızı hatırladım. her şey bu derin beynimde çok farklı yankılar buluyor, her olay kelebek etkisiyle beni başka yerlere götürüyordu.... ama aklımdan penisim bu sefer çıkmamıştı. o büyülü taşşak kokusunu bir amplifikatör edasıyla katlarca çoğaltan bu ormanlar gitmeliydi. usturamı elime aldım ve bir heykeltraş edasıyla çalışmaya başladım. en muhteşem bu uzvumun traşı da elbette mükemmel olmalıydı.... belki saatlere yakın çalıştım, antik yunanın büyük heykeltraşı praksitelesin o ünlü knidos afroditi heykelini yaparken gösterdiği tanrısal çabayı ben de kişisel heykelim üzerinde gösteriyordum. o işi bittiği zaman taştan bir tanrı yapmıştı, ben ise etten bir ilah yaratmayı her seferinde olduğu kadar iyi başarmıştım.
ama bir anda beni şoke eden bir durumla karşılaştım. bu mümkün olamazdı. her ırktan her cinsten kadının rüyalarına giren, kalplerini dağlayan bu muhteşem uzuv bir anda gözüme olduğundan da büyük görünmeye başlamıştı. bir anda gözlerim yaşardı ve kalbim sıkıştı. evet, bir mucize daha gerçekleşmişti. bir kez daha, ilginç bir şekilde mükemmel olarak altın ve bronzdan savaşçıların üzerinde savaştığı toprakların yeşillendiği bahar günlerinde yapraklanan bir ağacın gövdesinin kalınlaşması gibi benim bu kusursuz gövdeme köklerini salmış olan ağaç da büyüyüvermişti sanki. fakat bu büyüme yapraklanarak değil, yapraklarını dökerek olmuştu. işte doğanın mucizelerinden biri daha gerçekleşmişti. hemen bu hayal alemlerinden sıyrılıp kendime geldim. içeride huşu içerisinde uyumakta olan slav kızı, uyandırılmayı bekliyordu ve onu dürterek uyandıracağım uzvum parmağım olmayacaktı. bu düşüncenin heyecanı içerisinde kendimi mistik tütsü dumanı gibi süzülerek yatak odama doğru taşırken kılları kestikten sonra penisin büyük gözükmesi fenomenini de bir defa daha yaşamış olmanın verdiği tanıdık heyecanı iliklerime kadar hissetmekteydim..........
cnbc-e deki according to jim dizisinin kahramanı jim tarafından "the tree looks bigger when you cut the bushes" diye ifade edilen ve izleyenler arasında kahkaha tufanı yaşanmasına sebebiyet veren durum.
kıllarından arınan modern insanın egosunun güçlenmesi ile , bir nevi evrim yansıması olan, maymundan insana doğru olan geçişteki ego artışını simgeleyen hareket