|
|
- bilgin gökberkin milliyetteki köşesinin adı.
(ya hu, 12.10.2005 22:11)
- mahallenin delisi ve adanın delisi versiyonları da bulunur.
mahallenin delisi elde direksiyonla gezen tip olarak tasvir edilir genelde. adanın delisi ekolü de lost ile türemiştir. john locke ve desmond david hume gibi adamlar bu kategoriye girer.
- genelde romanlarda ya da filmlerde en akıllı konuşan adamdır aslında.
- (bkz: komşu köyün delisi)
- herkesin şikayet ettiği bir konuda neden hiç kimsenin girişimde bulunmadığını düşünmek yerine hemen eyleme geçen zat-ı şahanelerdir.
o topluluğun kahramanı olmak isterler ama büyük çoğunlukta mal olup bir daha bu tür girişimlerde bulunmayacağına dair kendilerine söz verirler ama bu sözlerinde asla duramazlar.
(bkz: alışmamış götte don durmaz)
- alınabilecek en iyi sıfattır. bu dünyada köyün delisi olacaksın. ne derdin var, ne bişeyin var. günübirlik yaşamak en güzeli. git kaybol anasını satayım, dağda yat gel kimse aramaz sormaz, 3 gün sonra çıkar gelirsin. arada para veren de olur. değer vermezsin paraya ama karınını doyurursun. deli olacaksın bu dünyada deli. ama köy delisi. köylü iyidir, şerefsiz olmaz, vefalıdır, saftır. köy olacaksın bu dünyada. deli iyidir, şerefsiz olmaz, vefalıdır, saftır. aha delirdim.
- "akıllı olup dünyanın kahrını çekmektense, deli ol dünya senin kahrını çeksin" düsturunu benimsemiş kişidir.
aslında köyün delisi diye bilinenin, en büyük esrara sahip olması da sanıyorum "aklın kibrine" düşmüş biz sefil insanlara en büyük derstir. anlayana tabi...
- “aslında hepimizi deli olarak doğuyoruz.” demiş ölülerden biri, ve ardından eklemiş: “yalnız içimizden birkaçı sonuna kadar deli kalabiliyor.” ben ne zaman akıllandığımı bilmiyorum açıkçası, aslında akıllanıp akıllanmadığım da şüphelidir son tahlilde. üç beş fotoğraf karesi dönüp duruyor çocukluğumdaki güzel delilik günlerine, köyümüzün güzel delisi selim abi'ye dair, hepsi bu.
karenin birinde evimize inen merdivenin başında duruyorum. bir buçuk katlı bir ev. üstte ev sahibemiz oturuyor, alttaki yarım katta da biz. ne birinci kat, ne de bodrum katı. babamla annemin evliliklerinin henüz dördüncü yılı, ki bu evin kirasını bile öderken ne zorluklar çekiyorlar kim bilir. akşam saatleri olduğunu ev sahibemizin kapısının üstünde parlayan ışıktan çıkarıyorum şimdi. orada, merdivenin ilk basamağına çömelmiş annemin gelmesini beklerken, babam muhtemelen köy kahvesinde batak atıyor, tekel birası eşliğinde filtresiz samsununu tüttürüyor.
komşumuz âsım amca’nın bahçesinde mavi, plastik emziğimi parçalayan çoban köpekleri havlıyor. en kötü ihtimal dönüp duruyor kafamda: ya annemi de parçaladılarsa? köpekler havlıyor, ben aşağı iniyorum; ben yukarı çıkıyorum, köpekler havvv….larken turuncu renkli örme pantolonumun paçalarından aşağı ılık ılık bir şeylerin döküldüğünü farkediyorum. arkamı dönüp bakıyorum, basamaklara kahverengi, muşmula büyüklüğünde parçalar saçılmış (korkudan altına etmek bu olsa gerek).
sonrasında deklanşör bırakılıyor ve perde kalkıyor. muhtemelen annem burnunu tıkayarak evin dış kapısını açacak, beni bir süre evin içinde tokuçla kovalayacak, ve ardından son günlerin (aslında her günün) gündemde (evimizin gündeminde) olan “ahbenimçilelibaşımınnedirsendençektiğiyarabbim” gazeline başlayacak. babam mı? batağa devam edecek tabi ki.
yıllar sonra istiklal’in ortasında donunu indirip etrafı kokuya boğan, hayatımda gördüğüm en güzel deliye imreniyorum elimde olmadan. “büyüdük be abi” diyorum, “yoksa beraber yapardık bu kentin içine”. “neyin eksik be koç?” diye soruyor sırıtarak. “çocukluğum be abi” diyorum ,“çocukluğum”.
sonraki karede yatak odasındaki aynanın önünde babamın tıraş takımıyla oynuyorum. babamın sarı usturasına yeni takılmış jilet ne de güzel kayıyor suratımda. hışır, hışı, hış..hı...hiş, hişş, hişşttt… aynanın önünde pıtırdayan kan damlaları ile kendime geliyorum. ağzımı hareket ettiremediğim için “duduşum..duduşuuum” diye bağırarak mutfağa koşuyorum. annemden yine aynı gazel tabi. batağınsa son eli; sabret babam, oediupus dudağını kesti aşkı uğruna!
koşarak âsım amca’nın evine gidiyoruz. en fazla dana onların ahırında ikamet ettiği için ecza depoları her zaman dolu. dudağıma gazlı bez bastırıp oksijenli su döküyorlar. gözüm âsım amca’nın kızı hatice’nin plastik horozuna takılıyor. kenarlarında kanat yerine renkli, yuvarlak parçalar takılmış. horozu tekerleri üstünde hareket ettirince bu parçalar da ses çıkararak dönüyor. bütün benliğimle horozu istiyorum. duduşumun yüzü suyu hürmetine mülkiyetime giren horoz, birkaç gün sonra, annemin kirlileri (çoğu benim boklu donlarımdan ibaret) yıkamak için kaynattığı küllü su kazanını boyluyor. ben akşam yemeği için haşlamayı tasarladığım horozun kahverengi suda erimesini seyrederken annem yakınındaki tokuca uzanıyor. köy meydanında, bir erkeğin nikotin ve bira kokan dudaklarından “pas” sesi yükseliyor, masanın huzuru kaçıyor.
orta ikiden üçe geçtiğim yıl, kasabadan köye dönerken selim abi’ye rastlıyorum mezarlığın girişinde. bir elinde boynu sallanan bir horoz, diğerinde dibi isten kararmış ufak bir tencere süzülüyor mezar taşlarının arasına.
tosbik diyorlar kısaca selim abi’ye. uzunu tosbağa selim, bizim aramızdaki namı ise deli tosbağa. taa ilkokul günlerinde, yavaşlığını fırsat bilen akranları bu ismi reva görüyorlar kendisine. başlarda bir iki hık mık dese de sonradan o da kaale almıyor mevzuyu, "dünya çok hızlı kardeşim, ben ne yapayım?" deyip geçiyor mahalleliye. ben o günleri bilmem tabi, duyup aktardığım köyün ağır abilerinden inciler.
mahalle maçlarında kaleye geçiyor hep tosbik; kiraz çalarken bahçenin karşısına erketeye yatırıyorlar, vurgun sonrası kirazın çürüğü denk geliyor ses etmiyor. gölete balığa giderken nevaleyi sırtına vuruyorlar, bir kere olsun gıkı çıkmıyor.
"tosbik, dünya dört yılda bi tur atacakmış len, sırf sen geç kalma diye ha!" diyerek takılıyor köyün delikanlıları. "tosbik abi, saatler yirmi yıl geri alınacakmış, senin geçirdiğin vakti kayıp zaman saymış grinviçciler" diyoruz biz de, hayat bilgisi dersinde öğrendiklerimizi pekiştirmek maksadıyla (hayat bilgisinin feriştahı selim abi’de oysa, haberimiz yok kuzum.) bunları duyan selim abi'nin yarı aralık ağzından kısa bir "hııh" çıkıyor o kadar ( çocuk aklımla o aralıktan bir gün dünyayı içine çekeceğinden korkuyor, karşısında durmuyorum tosbiğin. hiç çekmiyor selim abicim, çekemiyor belki de; onun için perperişan tırmanıyoruz hala bu rüzgarlı tepelere).
nasıl delirdiğini bilen yok selim abi'nin. berna abla evlenince içine kapanıyor ama, bunu hatırlıyor herkes. yavaş yavaş susuyor; vaktiyle çıkan iki-üç kelam da çıkmaz oluyor ağzından. ben yavaş yavaş akıllanırken, selim abi telaşla deliriyor.
selim abi'nin mahalleden çıktığını görmüyoruz hiç. ama akşamüstü oldu mu mekana damlıyor her nasılsa. ne zaman uyanıyor (uyuduğundan bile şüphe ediyorum şimdi), nereye gidiyor, neyle meşgul oluyor fikrimiz yok. köyler arası futbol turnuvaları, bisiklet yarışları, okulun bahçesindeki kızları kesme seansları, köyün çöplüğüne yapılan plansız geziler, hâsılı, daha önemli işlerimiz oluyor bizim. tam da artık pes dediğimiz, uzatma dakikalarını oynamaya başladığımız anlarda bulunup geliyor, şenlendiriyor ortamı. bizim hazırcevap tayfa türlü katakullilerle selim abi'yi makaraya alıyor, eğlence, şamata gırla giderken abim sallanıyor ama yıkılmıyor, derviş sabrıyla hıhlamaya devam ediyor.
sınırlarını keşfetmek isteyen zıpır bir arkadaş selim abi'nin yanında berna abla'ya gönderme yapıyor bir gün: "lan tosbik, berna için yolluymuş diyolar, ne diyon?" saniyesinde çocuğun boğazına yapışıyor selim abi. elinden zor kurtarıyoruz garibi. o gün sessiz bir şekilde anlaşıyoruz aramızda. sonrasında selim abi daha fazla delirmiyor, biz de daha fazla akıllanmamaya uğraşıyoruz.
akıl kemale ermeye başlayınca ölü yazarlar "aşk deliliktir" demeye başladığında çok şaşırmıyorum haliyle. biz o yolları gördük anam babam, zamanında selim abi elimden tutup gezdirdi beni o bahçelerde, her bir yemişinden tattım be anam diyerekten göz süzüyorum küstahça. aşk deliliktir diyorum; delilik çocukluk, çocukluk aşk.
ölü yazarları mezarlarında bırakıp mezar taşlarının arasında selim abi’yi buluyorum. “naber selim abi” diyorum, “pişti mi horoz?”.
- nabernabernabernabernaberna…..
bozuk plak gibi takılıyor selim abi. “biz de takıldık be selim abi” diyorum, “anasını sattığım gramofon dünya habire iğnesini gezdiriyor kıçımızda..”
karanlık basmadan is kokan haşlanmış horozu mideye indiriyor, kasabadan aldığım has adıyaman tütününden sarıyoruz. selim abi ağzından duman halkaları çıkarıyor, ben ancak yamuk yapabiliyorum. deli tosbağam izmariti ağır ağır çiğneyerek yutuyor, bense ardıç yaprağında söndürüp toprağın altına gömüyorum. çay yatağındaki yolu izleyip köye varıyor, takip edilmemek için köy girişinde ayrılıyoruz. akşam ezanı okunurken horozdan kalan parçaları mavi plastik emziğimi parçalayan köpeğin önüne atıyorum. selim abi suriye devlet radyosunu dinlemek için eflatun lambalı radyoya uzanıyor, annem banyoyu temizlerken babamın tıraş takımını yere düşürüyor.
babam mı? size ne be benim babamdan!
- köyde sünnet düğünü vardır. köyün delisi de gelmiş düğünü izlemektedir. pipinin kesilmesine geldiği sırada, köyün fırlamalarından biri, köyün delisine takılır:
fırlama : osman seninki de bamya kadardır di mi? ehehhehe.
k. delisi : yeaakk yeaaa.
der ve elini şalvarına sokar. on beş yirmi saniye kadar karıştırdıktan sonra.
k. delisi: allllll mına koyyiiim alllll bu yeter mi? der.
o an köyde ve civar köylerde hayat durur. ben diyim john holmes siz diyin rocco siffredi.
köyün kadınları kızları çığlık atarak kaçışırlar. erkeklerin ağzından ise şöyle kelimeler duyulur:
-nnnnıı skimmm o ne be.
-yuhhh mınaaa koyyiimm.
o tarihten sonra bizim deli osman'ın başka lakapları da oldu. kobra osman, eşşek osman, balta osman gibi.
|