bir "sessizliği" bir "sensizliğin" takip ettiği yıllarda gecenin bir yarısı yürüyordu yollarda. yolların ve yağan kar tanelerinin çoğulluğuna inat yalnızdı. az önce olmuştu ne olduysa.
kadın "ayrılalım" demişti. adam hiçbir şey. sessizlik oldu. kadın gitti.
adam yürümeye başladı sonra o gece yarısı. ve hiç iyileşmeyecek gibiydi o gecenin yarası.
(komediyat, 21.11.2005 20:52 ~ 31.10.2006 13:17)
büyük evin küçük odasında, küçük bir kanepe üzerindeki küçük adam, büyük yüreğiyle sevdiği küçük bir kız tarafından terkedilmenin büyük acısıyla küçük not defterine büyük şiirler karalıyordu;
"yürü sevdiğim,
yürü de endamını göreyim,
sensiz geçen günlerin ta ecdadını skeyim
ben mecnun muyum bir am için çöllere düşeyim,
mecnunu da skeyim seni de skeyim.."
sonra, o küçük not defteri küçük adamın küçük gözlerinin faltaşı gibi açılıp büyümesine sebep oluyordu ve saatte 100 kilometre hızla hareket ettirdiği küçük eli, büyük kaleme hakim olamamaya başlamıştı,
"ey sevdiğim
niçin çıktın diyar-ı gurbete,
iç şarabı, ye kebabı, bas yarra has göte,
göt derindir hem serindir makamınca ossurur,
kaçma .mın kıllsından çayır çimensiz olmaz,
bu laflar da böyle sevdiğim,
sana da doyum olmaz."
artık küçük adam büyümüştü. oysa farketmiyordu, aşkına ve nefretine yaklaştıkça iyice çocuklaşıyordu.
"ya amına koyim dön artık.."
bazen ölümle sonuçlanabilecek hadise.
tabii ki ölen kişi kısa öyküyü deneyen değil
kısa öykünün üzerinde denendiği kişidir...
bir ara deniz arman her akşam tv de milyonlar üzerinde denemekteydi denemelerini...
zor günlerdi doğrusu...
(bkz:
her canlı bir gün kısa öykü deneyecektir)
bu aylarda istanbul’da kış ile bahar didişir, her gün birisinin keskin zaferi kutlanır sokaklarda. o günse güneş parlaktı ve kızın yüzü etraftaki her nesneye değer katan bu parlaklığın altında kusursuz bir heykel gibi ışıldıyordu. oysa görüşünü alabildiğine kısıtlayan mavi camlı gözlüklerinin arkasından bunları fark etmesi zor görünüyordu çocuğun. onun yerine kızın düşüncelerine, tutarlı, mantıklı yorumlar getiriyor, kız da düşüncelerinin anlaşılmasına olumlu tepkiler veriyordu. bu şekilde karşılıklı olarak ilgileniyorlardı birbirleriyle. kafalarındaki acı ve mutluluklar böylece bir araya geliyor ve dalgaları alevlendiren rüzgârla uçup gidiyordu. bu kopuşlarla insan da hafifler; dertlerinin yerine tutarlılığı, sevinçlerinin yerine mantığı koyar. doğanın karşısına yerleşir. ona dokunma hakkından vazgeçerek, onunla arasındaki alacak verecek hesabını kapatır. atılan kazıklar unutulur. sonunda istediği olmuştur. bir zamanlar birilerine sarılıp “seni seviyorum” diye haykırıyordu, şimdiyse karşısındakinin telkinleriyle uzaklaşmakta her şeyden. görünen o ki, kız şimdi iyi hissetmektedir. bakışlarının çekici pırıltısı ortalığa saçılsa da camın dışbükey yüzeyinden, iyi hissetmek, önemli bir şeydir.
"şu an dünyanın kalbindesin, şu an her şeyin kalbindesin",
-kafamda daha güzel canlandırmıştım burayı hep.
"ne olduğunu sanıyordun ? mavi ırmakların aktığı, yeşilin hiç solmadığı bir yer mi ? aynen gördüğün gibi işte, içinde ne varsa hepsi burada, ne gündüz ne de gece. sonsuz kızıllıkta."
-peki nasıl bu hale geldi her şey ?
"çok basit aslında, insanın kendisine karşı kör olmasından ibaret. insanoğlu o kadar aydınlık dönemler geçirdi ki aslında karanlıktı. zaferler yaşandı, hazineler bulundu ve bunlar dökülen kanların üstünü kapattı. ve o kadar karanlık zamanlar geçti ki, aslında aydınlıktı. büyümek , olgunlaşmak, hissetmek... hepsi yapılan fedakarlıkların altında boğuldu."
-ve şimdi kızıl dönemi yaşıyoruz ?
"kesinlikle. ne aydınlık seni kör edecek ne de karanlık gerçeği gölgeleyecek. sonsuz kızıllık... kendinle tanıştıkça acı çekeceksin."
- peki neden ?
"kendin olabilmek için yeterli bir bedel, sahte kanatlarla ne kadar yükseğe uçabileceğini sanıyorsun ki ?
yükselebilmek için gömülmeye ne kadar hazırsın ?"
- noktalar sadece yeni cümlelerin başlangıcıdır, bunu biliyorum. ancak bu seferlik gerçekten cümlenin sonu olacak... savaşı başlatabilirsin.
"ne kadar zamandır aynı yerdesin ?"
-23 yıldır aynı bedendeyim yetmez mi ? nereye gidersem gideyim yerim aynı, sabit ve değişmez.
"ne kadar fazla yol yürüdüğünün bile farkında değilsin, en azından bu biraz iyi. küstahlığını senden alıyor biraz"
-küstahlık kaldı mı sence? gözümü her kapadığımda başka bir yerde açılıyor. daha uzun yol gitmen gerektiğini bilirken şimdiye kadar yürüdüğün neye yarar ki?
"en azından bir adımlık daha gücün olduğunu bilirsin"
-beynimde uğuldayan sözler ne olacak peki ?
"not almayı denedin mi kaç senedir, sürekli inkar edip nereye kadar kaçabilirsin ?"
-artık kaçtığımı kim söyledi ki ? çağırdın ve geldim. hoşuna giden şeyleri söylemek için de değil üstelik. tam olarak istediğin gibi. gördüğümü söylemek için. peki sen buna hazır mısın ?
"hangi dilden konuşacaksan konuş"
- uyandırmak istemezsin emin ol,
çaresizlik ve acı var sadece isteğinin ardında
mükemmel o kadar mükemmel değil
güç asla çare olmadı ruhun çektiği yalnızlığa
kalbin kadar karanlıkta kalırsın
yükseldikten sonra boşluğa
ağaca tırmanmaya başlarsın önce toprağın krallığında
üçüncü daldaki yedincinin zarafetine kapılma
ikinci sana sırlarını fısıldayacak vardığın dokuzuncu kapıda
birinci nefesini bırakacak onuncunun tacında
sana gerçeği haykıracak kulaklarını tıka!
çünkü yalnızca kırmızı galip gelecek;
altın, gümüş ve gölgenin savaşında.
artık senden hatta benden de güçlüleri oyunda, kendini hazırlasan iyi olur.
"biraz daha dayan. birazdan güneş doğacak, senin de görmeni istiyorum." sessizce kucağıma uzanmıştı... onun sessizliği her zaman basit kelimelerden fazlasını anlatmıştı zaten. kalbinin sesini hiç kısmadığı için bu kadar seviyordum sanırım onu. kalbinin ritmik sesi dalgalarla uyum içindeydi, mutlu zamanları anlatıyordu ve artık olabilecek en güzel halinde, uykudaydı.
-abi uyan, sayıklıyorsun, ne takıldın? senin ağzına sıçayım.
"kusurabakma çok yorgunum sadece, sigarayı uzatsana. ne kadar zamandır uyuyorum ?"
-tam olarak 12 saat. niye önceden haber vermedin geleceğini?
"çok mu şaşırdın, ilk defa bu şekilde gelişim değil. tahmin ettiğin kadarı doğru, gerisini boşver"
-yine bişeyleri silmek için kaçtın değil mi ?
"aslında bu sefer silinmesini önlemek için buradayım. bu sefer olduğu gibi kalmalı.
-kendini sikmeyi ne zaman bırakmayı düşünüyosun ?
"başkalarını sikmeyeceğimden emin olduğum zaman abi. hadi hazırlan çıkalım artık, temiz havaya ihtiyacım var."
beni sevmesini istemiştim...
kimsenin zahmet edip okumadığı şeyler
yolda yürüyen entellektüel bir genç,
sokak arasında bir köpek sürüsü ile karşılaşır;
"kaçmamalıyım, koktuğumu belli etmemeliyim" diye düşünür.
"ben bilim insanıyım,
adrenalin salgılamazsam bulaşmazlar" der.
köpeklerin yanından geçerken yeniden korkuya kapılır,
"savaşmalıyım onlarla, hatta hoşt demeli korkmadığımı kanıtlamalıyım" tribine girer.
köpeklere doğru bağırarak;
"korkmuyorum sizden 5 köpek de olsanız benim beynim var" der.
köpeklerden biri "hadi siktir git" diye seslenir gence.
genç kararlıdır, yılmayacaktır.
"gitmiyorum ulan, ben insanım siz köpek sizden korkmuyorum" der
devamında "hadi hissedin ulan, var mı adrenalin hadi sana söylüyorum" diye lider köpeğe meydan okur. lider köpek "kendi kaşındı" der ve sürüyü üzerine salar.
üstü başı perişan olan genç yavaşça yerinden kalkar ve ağlaya
ağlaya evinin yolunu tutar. bilime olan güveni sarsılmıştı gencin, kaba
kuvvete olan inancı ise artmıştı.
lider köpek tekrar söze başlar;
"kim dolduruyor bunları bilmiyorum, insanlar çok garip" der ve purosundan bir nefes daha çekip, çöpü karıştırmaya devam eder.
ilk kez görmüşüm seni yıllar önce, titaniği bile arkanda saklayabilecek o cüssenle söylemişsin ilk lafını düşünmeden. bakmadan bir daha yüzüne demişim sana yıllarca "pis robocop" diye. aradan yıllar geçmiş ve ben seni hala pigme zannederken, görünce karşımda seni " kale çelik kapı" reklamı yapılıyor sanmışım. ilk kez duymuşum burberrys classic kokusunu orda
*sonra yıllar biraz daha geçmiş, gene görememişim o çirkini
* blömden düşüp, kafama inen taştan sonra "fikrim geldi" deyip aramışım seni. sormuşum sana "hey dostum senin tipin böyle miydi?" cevap vermişsin gözlerime bakarak "niye selen, kötü mü?" sonra anlamışım 2 boyutlu uzayda senin kral seçildiğini, mr profil derlerken,
jean claude van damme 'ın çarpi 5 ten inişini görmüşüm sende. oysa ki farketmez benim için "arçelik no frost, deep freeze" dahi olsa, doğan sl çarpı ya da binse ben de
yüzsüz yürek var demişim. üzülmeye başlamışım artık, üzüntümden 4 büyük içip stüne bira ile cila yapmışım, üşümüşüm, fonda
lemon tree çalarken, ısınmak için para yakmışım, sormuşsun bana " selen napıyorsun?" diye cevap vermişim sana "ben acıdan naptığımı biliyor muyum al...?" diye...sonradan öğrenmeye başlamışım, bu soğuk adam, bazen
transformers 'ın
optimus prime 'ı , bazen
batman in
ice-man i oluyormuş. yemek ayırdetmezmiş bu adam, "dünyaları yedin be kızan" derken sana üstüne geğiremediğini görüp "boşver üzülme seni seven böyle de seviyor zaten" demişim. birden olaylar gelişip itünün en yakışıklısı seçilmişsin, apoletlerde maaşallah yazan kurdelenle, elinde asan ve kafandaki o tüylü şapkanla yanında dolaşan esmer, küçük ve tatlı kızın kalbini çalmışsın. o kızda senin en çok 12 oktanlık kıro gırtlağını ve kalbini sevmiş. iskelede yemeyi sevdiğini düşünüp bir ara çekinmiş senden ama sonra düşünmüş kendi kendine "vos" deyip patlamadıktan sora sorun yok yahu demiş. en büyük korkusu o soğuk adama "nolur gitme" demek olmuş. etraftaki david lash leri, leonardo topson ları döner bıçağıyla gs taraftarlarına saldıran bir fenerbahçeli edasıyla doğramış bu soğuk adam. sadece küçük esmer ve şirin kızın değil, herkesin sevgilisi olmuş, ama o küçük esmer kız kıskanıp, içine atıyormuş. günlerden bir gün bu küçük esmer kız çok feci hastalanmış, en kifayetsiz, gereksiz yerlerden gelen geçmiş olsun mesajları yüzünü güldürememiş bu küçük esmer kızın. doktora götürmeyi teklif edenler bile olmuş, ama o gitmemiş...sonra iceberg kıvamındaki adama dönüp demişki "biliyor musun?, onların bana söyledikleri şeyler hiç bir şey ifade etmiyor ama senin bana söylemediklerin çok şey ifade ediyor"...kız yavaştan yavaştan anlıyormuş artık george clooney olmanın yetersizliğini, ama gene de hislerine engel olamıyormuş bu kadar çok sevmesinden bir terslik olduğunu anlıyormuş...hikayenin sonuna gelirken küçük esmer kız daha bu hikayenin bitmesine tam 2 ay oldugunu fark etmiş(25 aralık 2006)..küçük esmer kız devam etmiş yolunda ama yeni yıla girdiklerinden sonra buz adama karşı sinirlenmelere, hırçınlıklara başlamış...onun soğukluğuna 3 ay boyunca tamam diyen küçük esmer kızında artık kalbi buz kesiyormuş, verdiği sevginin uzayda kaybolup gittigini gördükçe dahada sinirlenip çok sevdiği buz adamı kırıyormuş ama sonra eve gelip çok üzülüyormuş, bu hikayenin erken bitmesini düşünüyormuş ara sıra veya bunları buz adamın hiç okumamasını istiyormuş..kemanının do teli kopsa da, buz adama yapacağı serenad cok onemli ya da korku dolu olacakmış, yaptığı yerli veya yersiz kıskançlıklarına yenik düşüp uzaklaşmayı çok düşünmüş, aynı hataları bir daha yapmaktan çok korkmaya başlamış, nereye gideceğini bilemedeği bir yola girmiş ve buz adamın yüzüne her baktığında artık korkar olmuş. ama korktuğu şey buz adam değil, kendisiymiş, göğsünün sol köşesine artık söz dinletemiyormuş, "hani diyormuş nerde kaldı o sert maske, düşürme maskeni yoksa kırarlar seni her zaman olduğu gibi" diye kendi kendini telkin ederken içindeki diğer ses ise -başına bütün bu işleri açan ses-
"fazla sert olma esmer ve sevimli(!) kız, yoksa daha çabuk kırılacaksın" diyormuş..bunların okunmasindan o kadar korkuyormuş ki, ama bazen de okusun artık diyormuş, ne yapacağını bilememek, belki de sadece olması gereken duygunun arkadaşlık yerine daha yoğun olması ve git gide artması bu küçük esmer kızı çıkmaza sürüklüyormuş...hikaye bitse de bitmese de, sonuç ne olursa olsun, bir daha sevemeyeceğini düşünen küçük esmer kız artık huzurluymuş ve mutluymuş, dışarda maske takıp gezen küçük esmer kızın düşürdüğü maskeyi buz adam yakalamış ama o da bir daha takmasına izin vermemiş...
(selenikom, 09.12.2006 13:45 ~ 18.02.2007 13:20)
hamdi ergenlik çağında bir gençti ve dağ başındaki evlerinde o gece yalnızdı. gökyüzü adeta yırtılmışcasına gürlüyordu. korkutucu bir yağmur vardı. elektrikler aniden kesilmişti.zaten hamdilerin dağ evinde elektrik de yoktu. gaz lambasının alevi titriyordu. ve gaz bitti. çılgıncasına bir karanlık alabildiğine sardı hamdi yi.hamdi korkuyordu. ve ahşap merdivenlerden yaklaşan ayak seslerini duydu. ses gittikçe şiddetlendi.hamdi ramazan davulu derisi gibi gerilmişti. ve kapı çaldı. "tak tak tak". hamdi titreyen bir sesle "kim oooo" dedi. kapıdan gür bir ses geldi."postaaaa".hamdi daha da korkarak son gücüyle nefes nefese cevap verdi." ikincideyim daha". postacı o geceden sonra bir daha gelmedi.
yalnızlık buruşturur diye söylendi...
ben mi istemiştim yalnızlığı, yoksa yalnızlık mı beni çağırıyordu..
kız kulesine karşı otururken gelmişti bu düşünceler aklına. yan tarafta genç kızla genç oğlana fal bakan çingene kadının sözlerine kulak kabarttı.
"üç vakte kadar bir kalabalık var güzel gözlü kızım. çok mutlu olucaksın, bu delikanlıyla.."
güldü..
ne güzel şeyler söylüyordu yaşlı-çirkin kadın, diye düşündü. bana ne derdi acaba?
parasını aldıktan sonra kadın, hiç yanına bile uğramadan gitti..
o da biliyor yalnız olduğumu, diye düşündü..
tekrar güldü..
sen de yalnızsın aslında kız kulesi.. bu dünyada bir sen bir ben yalnızız..
sen denizin ortasında asırlara meydan okurcasına yalnız, ben ise hayata meydan okurcasına yalnız..
güldü..
bu sıcak bahar sabahında tek başına oturuyordu merdivenlerde..
kalktı sonra usulca yerinden..
tabi yalnızlığını da alıp..
yalnızlık buruşturuyor beni.. çirkinleştim, küçüldüm...
düşünüyordu.. eskiyi hep..
güzel günleri, geceler boyu süren muhabbetleri.. sigara nöbetlerini..
gülmedi bu sefer.. gülemedi..
boğazına birşeyler takıldı..
yalnızlık buruşturuyor adamı.. küçülüyorsun.. ufacık kalıyorsun..
sonra bağırdı birden..
şehrin tüm yalnızları nerdesiniz heyy?
bütün gözler üzerine çevrildi birden.i lk kez utandı..
yalnızlığına utandı..
hızlı hızlı adımlarla hiç bilmediği sokaklara daldı.. ama hayır haraket etmiyordu bedeni..
ruhuydu gezinen, ruhuydu bağıran belki de, ruhuydu buruşan..
gidelim dedi bir ses sonra.. nerden geldiği meçhul..
dizleri üzerine çökmüştü..
kalk gidelim..
ama sen kimsin?
ben.. ben.. boşver..
gelmek istemiyor musun?
nereye gideceğiz?
nereye istersen..mutluluklar diyarına belki de..
korkmuştu..
ölüm.. diyebildi..
korkuyor musun?
e e evet..
sıcacık bir el uzanmıştı ona.. sanki korkma dercesine..
bir serinlik hissetti.usulca kalktı yerden.. geliyorum dedi ilk kez huzuru hissederek..
buruşmuş bedenine baktı son kez..
gidelim..
genç öğrenci çamaşır yıkayacaktı. heyecanla kirlileri topladı. beyazları yıkamalıyım önce dedi. leş gibi kokuyorum diye düşündü. makinaya attı, herşeyi ayarladı.ve heyecan dolu an gelip çattı. gidip aldı beyazlarını. artık beyaz değillerdi. yer yer bol mavili iç çamaşırlarıydı. sonra dedi ki "kim görücek lan benim donumu."bir dahaki sefere yeşil ve kahverengi renkli atıyım da kamuflajlı iç çamaşırım olsun diye geçirdi aklından.
*kıssadan hisse*
bir çift çoraptan ne olur demeyin, oluyor.
buğulanan cama yasladığı başının sağ tarafı soğuktan uyuşmuş ve neredeyse hissedilemez bir hâle gelmişti. içinin geçmekte olduğunun (ki bundan nefret ederdi) farkındaydı. tam o sırada cebinde bir şeyin titrediğini hissetti. elini cebine attı ve gelen mesajı okudu: “neredesin ersin?!”. telefonun sağ üst kısmındaki kırmızı tuşa sertçe bastı. camı sildi, dışarı baktı; nerede olduklarını bir süre sonra fark edince ayağının dibine koyduğu çantasını aldı ve sırtına attı. ayağa kalkıp arka kapıya yöneldi. kanalizasyon çalışmaları sebebiyle köstebek yuvasına dönen yolda adeta hoplaya zıplaya giden otobüsün durduğu ilk durakta aşağıya atladı. sağ eli ile, omuzu ve çantası arasında sıkışan kapüşonu kafasına geçirdi. coğrafyacının “ahmak ıslatan” diye bahsettiği ince ve sessiz yağmurun altında, en sevdiği parka doğru yürümeye başladı. ve günler sonra ilk defa yüzüne yerleşen hafif tebessüme biraz şaşırarak “ahmak sensin…” diye geçirdi içinden.
(marsh, 15.04.2007 16:52)
“neden bir şeyleri hep bizden bekliyorlar ki? bizim de beklentilerimiz var!” dedim. ses tonumun katı olduğunu sonradan fark ettim ve elbette pişman oldum. ancak, söylemiştim bir kere. yüzünde daha önce hiç görmediğim bir tebessümle baktı suratıma. biraz sonra, o tebessümümün yavaşça kaybolduğunu hissettim, bakışları da değişmişti. artık o kadar sert bakıyordu ki, göz göze birkaç saniye geçirmemiz bile kör olmama sebep olabilirdi sanki. bir süre ne yapacağımı bilemedim, korkmuş ve utangaçlıktan kızarmış gözlerimi, yağmur sebebi ile sırılsıklam hâle gelmiş ayakkabımın ucuna çevirdim. “özür dilerim…” diye mırıldandım, duydu mu bilmiyorum…
(marsh, 15.04.2007 16:52)
"bekle-me
... sonunda bir nokta var mı varılacak, nefesinin tükenmesinden başka? peki mutlu mu sonu, içini ısıtacak mıydı? zor. o sadece bekledi, "nedense ondandı" işte bu bekleme.
ölüm sessizliği gibiydi bekleyişi; sigarasının çıtırtısı kulaklarını tırmalarken. adı hayat dedi, beklerken. gelir miydi bekleyince hayatı. bitince sigarası yeniden yaktı, durdu. düşünmek bile yoktu çoğu zaman. bir parça umut için yalvarırcasına baktı pencereden gökyüzünün derin lacivertine, dumana boğulmuş cigerlerinden kurtulmak istercesine üffleyerek. karışıktı içi, her zamanki gibiydi aslında.
öncesi yoktu. sonrası mı? bilinmez.
özü kısaydı, hikaye miydi peki bu kısa olan. pek tabi. nefes alan her canlı dile gelse, anlatacak bir şey bulurdu o'nca. yoktuysa, yazıktı yaşanan hayatlara.
..."
"mutlu sonlara alışmadım ben, hüzünle biterdi bütün hikayelerim."
(ronn, 04.05.2007 23:01 ~ 08.04.2009 14:18)
sarmaşık güllerini bilir misiniz?dikildiği topraktan aldığı besinle,yaslandığı yere sarılır,uzar boyu.destek alır belki bir ağaçtan,belki bir evden.
işte böyle bir sarmaşıktım bende.sahibimin evinin duvarına yasladım kendimi,uzadım evin boyunca.bahar gelince açardı goncalarım.konuşurdu sahibim benimle,güzelliğimi söylerdi.cevap veremezdim belki ama, kokumu verirdim ben de ona.
daha çok açacak goncalarım var dallarımda,yeşil yapraklarımın arasında.mevsim biraz daha sıcak giderse daha çok kokumu sunarım.eylül güzel geçer belki.sahibim penceresini açınca,benimle yine konuşur.kıyamaz kuru dallarıma,bir tas su verir,ben de ona kokumu.
eylülün ortalarına geldik.akşam serinlemeye başladı.ama sahibim gene pencerenin önünde bana bakıyor sevgi dolu gözlerle.
bir yerlerden sesler yükseliyor.bağırışlar,ağlamalar duyuyorum.ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.heryer karanlık oldu birden.yalnız gökyüzü kırmızı.kimi yangın diye bağırıyor,kimi bomba.sesler yükseliyor''kaçın saklanın''diye,''kurtarın kendinizi''.
sahibim ağlıyor,dokuz ölü vermişler teröre.goncalarım daha küçük....
sahibim dışarı çıktı.hızla uzaklaştı benden,evden,pencereden.bana şimdi kim su verecekti,kim konuşacaktı benimle derken büyük bir patlama daha oldu.yıllarca yaslandığım ev yerle bir oldu.heryer yanıyordu,toz duman,ağlamalar, ayak sesleri gecenin karanlığını boğuyordu.
yapraklarım,goncalarım yandı.artık kokumu verecek ne bir goncam,nede kimsem kalmamıştı.
hayatta kalanlar terketti köyü.geriye kalan taş yığınlarıydı,sessizlikti,yanık kokusuydu,ölümün kokusuydu.
bırakmayan tek dostum sahibimin bana baktığı pencereydi.çerçevesi direniyordu düşmemek için.benimde yapraklarım ve goncalarım yoktu ama, pencereyi yalnız bırakmamk için kökümünden kalanlar vardı.
belki birgün yağmur yağar,yine yapraklarım yeşerir.belki goncada veririm.ama kokumu duyacak sahibim yok.sadece düşmemek için direnen boş çerçeve yanımda.
yaslandık birbirimize ağlıyoruz hazanda düşen yağmurla.ama kimse duymuyor........
delikanlı berberden çıkmıştı. hızlı adımlarla evine vardı. aynaya baktı ve şöyle dedi...
-"çok mu kısa oldu lan?"