kütahya yahut bir şehrin gizli tarihi -
mustafa özçelik
içinde yaşayan insanlar, kurdukları yapılar, tarihi, coğrafyası ve hayatının toplamıyla bir şehir taş toprak yığını olmaktan çıkıp bir ruh kazanır. bütün kadim şehirler böyledir. eğer bir ruha sahip olmasalardı zaten bugün anılmaları mümkün olmazdı. bugün kuruluşu asırlar öncesine dayanan şehirlerde bizi kendine çeken aslında bu ruhtur. çünkü biz böyle bir şehirde üzerinde yaşamış milletler kimler olursa olsun geçmişi okuruz, kendimizi buluruz.
kadim bir şehir olan kütahya da böyle şehirlerimizden biri… beni daha ilk gördüğümde kendine bağladı ve bir günlük bir iş için geldiğim bu yerde ömrümün büyük bir bölümünü geçirdim. ama kütahya benim için hep bir geçmiş zaman güzeli idi. ben camilerinde, mezarlıklarında, türbelerinde, asırlık çınarlarında hep o geçmiş zaman içindeki kütahya’yla birlikte oldum. zira sözünü etmeye değecek olan kütahya geçmişiyle önemli… dolayısıyla şehrin köklerine inmek gerek. çünkü bugünkü fotoğraf yanıltıcı olur. çünkü kütahya osmanlı çağından sonra kendini yenileyememiş bir şehir…
böyle bir şehrin gizli tarihinde gezinebilmek için de ona sevdalanmak gerekir. zaten şehre böyle bir gözle bakmadığınız zaman onun kendini ele vermesi sözkonusu değildir. şehir, onu sevdiğinizi anlamakta mahirdir. sevdiğiniz zaman o da kalbini size açar. geçmiş zaman aynaları arasında bir şehrin gizli tarihi, bir bohça gibi yavaş yavaş açılır. öyle muhteşem bir zenginlik ve güzellikle karşılaşırsınız ki hangisine hayran olacağınızı, nelerini seveceğinizi, anlatacağınızı şaşırıp kalırsınız.
bu benim için de böyle… ama yunus’un dediği gibi “sevdiğimi söylemez isem bu sevmek derdi beni boğar”. öyleyse başlayalım:
önce biraz tarih
bir şehir nasıl ve niçin kurulur? bu önemli bir soru. şehirlerimizin tarihine baktığımızda kuruluş öyküleriyle genellikle bir efsane ile açıklanır. kütahyanınki de öyledir. “… söylentiye göre bir dul kadın çanak çömlek pazarına birbirinden güzel, zarif üstelik çok sağlam testiler, tabaklar, vazolar getirirmiş. öyle ki müşterileri kadının yolunu gözler getirdiklerini satın alabilmek için etek dolusu para harcarlarmış. çanak çömlek esnafı iflas edecek duruma gelince, kadını izleyip bu vazoların, testilerin yapımı için toprak aldığı yeri öğrenmişler.” o günden sonra orası “seramoryum” yani “seramik şehri” olmuş. bu isim daha sonra da “kütahya”ya dönüşmüş.”
kurucuları frigler olan şehir daha sonra da lidya, pers, makedonya, bitinya, bergama, roma ve bizans’lıların olur. bir türk-islâm şehri olarak tarihi ise selçuklularla başlar. ama bir devletin başkenti olma vasfını ise yaklaşık iki asır selçuklu şehri olarak kaldıktan sonra germiyanoğulları ile kazanır. bu şehrin aynı zamanda bir kültür sanat ilim başkenti de olması demektir. zira germiyanlılar şehri bu anlamda adeta yeniden kurarlar. camiler, medreseler ve çeşmelerle şehir yeni bir kimliğe bürünür.
yıldırım bayazıt, germiyan sarayının damadı olunca kütahya ve dolayları osmanlılara çeyiz olarak verilir. böylece germiyan devleti bir sancağa dönüşür. ankara savaşından galip çıkan timur zamanında yeniden kurulan beylik son germiyan bey'i 2.yakup’un ölümüyle tamamen bir osmanlı şehri haline gelir. böylece 1429’da tekrar osmanlı sancağı olan kütahya, 1451’ de anadolu eyalet merkezi olarak tarihinin en önemli sürecine girer. osmanlılar da şehri tıpkı önceki sahipleri olan selçuklular gibi camilerle, medreselerle, çeşmelerle donatırlar. şehrin kaderi bundan sonra osmanlı’ya bağlı olarak değişir. osmanlı zayıfladıkça kütahya da zayıflar ve zamanla küçük bir ile dönüşür. bugün maddede küçük, manada ise büyük şehir olma, belki de en çok kütahya için söylenmesi gereken bir sözdür.
çini deyince…
şehrin kuruluş efsanesinin çini olayına dayandığını söylemiştik. şehir zaman içinde küçülüp tarihteki önemini yitirse bile çini gerçeği o günden bu güne kütahya’da hep aynı kalır. bu “ateşte açan güler” şehrin ekonomisi kadar ruhunu da diri tutmaya devam ediyor. çünkü çini toprağın ateşte yanması ve bu çilenin olgunluğuyla bu güzelliğini kazanır. yani metafizik bir muhtevası vardır. her ne kadar doğuşu itibariyle bir türk-islam sanatı olmasa da müslüman ceddimiz, kendi inancını, ruhunu bu sanat akıtmış, ona adeta metafizik bir hava vermiştir. rivayet edilir ki bir türlü şekillenmeyen çini hamuru, ustasının gözyaşı içine katılınca şekil almış, son halindeki muhteşem güzelliğiyle gözyaşından sonra yüksek dereceli ateşte pişerek ulaşmış. yani mevlana’nın “hamdım, piştim, yandım” sözü çini için de geçerli. toprak çamur oluyor, usta elinde şekilleniyor, ateşte pişiriliyor, sırlanıyor, sırrı açılınca da o muhteşem güzellik, olgunluk ortaya çıkıyor.
kütahya demek, büyük ölçüde çini demektir. işte kurulduğu günden beri bir çini ve seramik şehri olan kütahya, tarihi boyunca da bu özelliğini sürdürmüş. bugün de burada pek çok evin alt katı çini atölyesi durumunda. kütahya, hem çiniden etmek yiyor, hem de zarif ve ince kişiliğini bu sanatla muhafaza ediyor. zira herkes, bir bakıma bu sanatla bir şekilde iç içe yaşıyor. doğrudan bu işle ilgilenmeyenlerin bile gözleri her gün ve hemen her yerde çini görmekte, evlerini çini levhalar, tabaklar süslemekte, namaz kıldıkları mekanlar, camilerin iç ve dış tezyinatı çini ile süslenmekte,. çiniye en uzak bir insan bile her gün birkaç çini dükkânın önünden geçmektedir. zaten kütahyalı olup da kütahya işi bir fincanla kahve içmemek mümkün değildir.
şairler şehri
kütahya için şairler şehri demek asla bir yakıştırma olmayacak aksine bir gerçeğin tespiti olacaktır. bu şehri şairler şehri yapan hususlara gelince burada önce germiyan beylerinin türk diline verdikleri önemden ve saraylarını bir ilim kültür sanat meclisi merkezi durumuna getirmelerinden söz etmek gerekir. germiyanlıların oluşturduğu bu gelenek osmanlı döneminde daha da zenginleşir. buraya gönderilen şehzadeler, pek çok şâiri saraylarında istihdam ederek buraları birer şiir muhitine dönüştürmüşlerdir. nitekim kütahya’ya sancak bey'i olarak gelen iki şehzade (beyazıt ve selim) devrinde kütahya, 14 ve 15.yüzyıllardaki edebî canlılığını devam ettirir. zira bu iki şehzade, hem buraya gelirken daha önce görev yaptıkları yerlerden beraberlerinde şâirler getirmişler hem de kütahya’da germiyanlı’lar döneminde yetişen şairleri burada hazır bulmuşlardır.
kütahya’nın yaklaşık üç asır süren bu şiir muhiti kanuni’nin ölümü ve şehzade selim’in 1566’da padişah oluşuna kadar devam etti. şehzade selim, padişah olunca bu şairlerden büyük bir bölümünü istanbul’a götürdü. böylece kütahya, istanbul’daki şiir muhitinin zenginleşmesine de katkıda bulunmuş oldu. fakat xvı. yüzyıl sonunda şehzade-valiliği sisteminin kaldırılmasından sonra şiirin altın devirleri artık yok olmaya başladı. zira şehzade-valiliği sisteminde şiiri besleyen siyasi, ilmi, kültürel ve iktisadi zemin, yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutuyordu. böylece divan edebiyatı tamamen hükümet merkezine yani istanbul’a has bir edebiyata dönüştü.
bu zengin şiir geleneği içinde kimler yetişmez ki: en başta şeyhi’den söz edilmelidir. divan edebiyatının kurucu şairlerinden olan şeyhi’den sonra ahmedi, cemali, ahmed-i dai, firaki, şeyhoğlu mustafa, gaybi, pesendi, arifi, Âşık şükrü şiirde isimleri halen unutulmayan kişilerdir.
kütahya’nın manevi coğrafyası
evliya çelebi’nin bursa, “ruhaniyetli bir şehirdir” cümlesini anadolu’daki pek çok şehir gibi kütahya için de söylemek bir gerçeğin ifadesi olacaktır. zira evliya çelebi, baba yurdu bu şehir için de “kütahya’da nice kere yüz bin kibarı evliyalar medfundur,” diyerek kütahya’nın zengin bir maneviyat coğrafyasına sahip olduğuna tanıklık eder. haklıdır çelebimiz. kütahya, bir beylik ve eyalet merkezi olması, coğrafi konum olarak ticaret kervanlarının yolları üzerinde kurulması ve uzun yıllar bizans’a komşu olan uç beyliklerinden biri olması itibariyle tekke ve zaviyeler açısından önemli bir merkez olmuştur.
burada özellikle mevlevilikten söz etmek gerekir. mevleviliğin kütahya’daki tarihi, kütahya’nın fethiyle başlar. mevlâna’nın oğlu sultan veled’e müntesip bulunan ve halk arasında “kütahya fatihi” olarak adlandırılan emir immeddin hezar dinari, şeyhi sultan veled’in arzusu üzerine hezar dinarî mescidini inşa ettirmiştir. mevlevihane’nin çekirdeğini, oluşturan bu mescit önce ergun çelebi’nin ardından diğer postnişinlerin buraya gömülmesiyle ergun çelebi türbesi’ne dönüşmüş, kuzeyine de semahane inşa edilerek mevlevihanenin ilk kuruluşu gerçekleştirilmiştir. daha sonra sultan veled, 1. yakup döneminde kütahya’ya gelmiştir. bu ziyaret, beraberinde bir düğün olayına da vesile olmuş, kızı mutahhare hatun’u germiyan beyi süleyman şah’la evlendirmiştir. bu olayın ardından süleyman şahın torunu celaledin ergun çelebi kütahya’da ilk mevlevihane şeyhi olarak göreve başlamış, vacidiye medresesi gibi bir ilim yuvasının yanında böyle bir yapılanma, kütahya’yı manevi bir merkez olarak da önemli muhit haline getirmiştir
bütün bu gelişmeler kütahya mevlevihanesini önem bakımından konya ve afyon’dan sonra mevleviliğin üçüncü büyük merkezi haline gelmiştir. öyle ki xı. yüzyılda anadolu’da halkının tamamı mevlevi olan yöreler arasına kütahya köyleri de girmiştir. yine şeriyye sicilleri ve vakıf kayıtları kütahya mevlevihanesi’nin gerek şehir merkezinde gerekse köylerine varıncaya kadar çevrenin sosyo-kültürel hayatında çok tesirli olduğunu göstermektedir.
kütahya ayrıca nakşibendilik açısından simav ilçesi itibariyle kayda değer bir yerdir. zira abdullah simavi yahut diğer ismiyle molla ilahi, nakşibendi tarikatını buhara’dan anadolu’ya getiren ilk zattır. kütahya’da halvetilik ve kadirilik de müntesipleri çokça bulunan önemli tarikatlardandır.
bu coğrafyanın daha sonraki zamanlardaki en parlak yıldızı ise şüphesiz ki sun’ullah gaybi’dir. babasının tavsiyesi üzerine bayramî melâmîlerden halvetilik yönü de olan olanlar şeyhi ibrahim efendi’ye biat edip onun eğitiminden geçtikten sonra memleketi kütahya’ya dönen gaybi, musalla kabristanındaki türbesi ve bu şehre kattığı gönül zenginliğiyle hayatında olduğu gibi şimdi de kütahya için hâlâ manevi bir nişangâh olmaya devam ediyor.
su şehri.
tanpınar, yine bursa’yı anlatırken evliya çelebi’nin bursa çeşmelerinden uzun uzun bahsettikten sonra “velhasıl bursa sudan ibarettir” sözünü nakleder, ardından da kendisi “evet, bursa bir su şehridir” der. ne yazık ki bunu bugünkü bursa için söylemek çok zor. ama kütahya için öyle değil. kütahya, hala bir su şehridir, çeşmeler şehridir. kütahya’nın gerek içindeki gerekse çevre ilçelerindeki çeşmeleriyle ve kaplıcalarıyla “su şehri” olma sıfatına tam manasıyla layıktır. hemen her ilçesinde şifalı bir kaplıca mevcut… şehir merkezinde ise neredeyse adım başında bir çeşmeyle karşılaşırsınız. zarif çinilerle bezenmiş bu çeşmelerde yaz kış sular hiç durmadan akar. nerden gelip nereye giderler bilinmez. belki de bu manada söyledikleri bir sonsuzluk türküsüdür ya da nimet olmanın kadriyle su sesi bir derviş zikridir. böylece anasır-ı enbaamız su ile tamamlanmış olur. ateş, toprak ve hava gibi su da bu yüzden kütahya’da özellikle ayrı bir nimet olarak kadr ü kıymete konu olur. yapılacak en güzel hayır, bir sokak başına bir çeşme kondurmaktır. bu yüzden kütahya’nın nev-zuhur şehirlerdeki gibi para ile su içmenin ne manaya geldiğini yakın zamanlara kadar bir türlü öğrenememişlerdir
hal izmihlal
kütahya, pek çok anadolu şehri gibi önemli bir ilim, kültür sanat merkezi olma özelliğini osmanlının yıkılışıyla birlikte kaybetmiştir. bugün küçük bir il olarak bir taraftan mazinin hatıralarıyla nefes alıp vermeye devam ederken bir taraftan da modernleşmenin getirdiği problemlerle boğuşmaktadır. zaman, bize elbet en doğrusunu gösterecektir. ama şunu biliyoruz ki, biz şehri terk etsek de şehir bizi terk etmiyor. ucube yapılar arasında caddelerde yürürken karşılaştığınız bir cami, bir çeşme, bir türbe, asırlık bir çınar şehrin geçmiş zenginliğiyle her gün yüz yüze getiriyor ve nasıl bir hal ve istikbal kurmamız gerektiğinin sırlarını bize fısıldıyor.