takip edilmesi gereken yazarların başında geldiğini çok da güvenerek söyleyebileceğim sözlük yazarı. yorumları ve özellikle bu yorumları yapabilme yetisi daha doğrusu bilgisi sözlüğün kaliteli yazarları arasında yerini alması açısından en önemli ayrıntısı. ayrıca bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunamayacağını gösterir gibi bir hali var.
düz yollarda adımlarını eskitmektense, taşlı patikalara sapmaktan çekinmeyen kalem. yorucu ve dik yokuşlara tırmanıyor aslında kalemiyle ama gidilecek yolların hevesinde ve heybesi dolu. bu yüzden tıkanıp kalmıyor belki de.
takipçisi olmalı bu cümlelerin.
edit : yazar "sözlüğün psikopatolojisi" ve "obezlerden tiksinme hali" yazılarıyla bünyemde hayli büyük bir şaşkınlık yaratsa da, kanımca çizgisinin epey dışındaki bu birkaç yazı üzerinden genellemelere varmak yerine beklemek daha sağlıklı olacak.
benim zerre sevmediğim ilber ortaylı'yı şirin bulmasına karşın (tip olarak harbi şirin gerçi), kimi girilerine katılmasam ve önemli görüş ayrılıklarına sahip olsamda, foucault'ya hayranlık gibi ortak bir paydaya sahip olduğum ve ilgiyle takip ettiğim kaliteli yazar.
kimi zaman kafa karışıklığına düştüğünü hissediyorum. yanlış anlaşılmasın, kendimi bir bok sandığımdan değil. ama, ufuk uras hakkındaki "eline kızıl bayrağı alıp sağdan sola soldan sağa düşman üstüne mi sallasaydı" tandanslı girisi, bana zizekin, ab anayasısını fransa halkı reddeddikten sonraki çığlığını anımsatıyor: "şimdilik elimizdekinin en iyisi bu, sanki komünizm mi kaldı?". buna benzer bir şey olsa gerekti. sonra italyan ve ispanyol komünist partilerini örnek gösteriyor. kapitalizm çarkçılığı yaptıklarını iddia ediyor. karşı çıkacak değilim, fransız kpsi hakkında dedikleri de doğrudur. bu konuyu uzun uzadıya tartışmak isterim, aklıma metin çulhaoğlunun "avrupa komünizmi:bir olgunluk hastalığı" makalesi geliyor. ispanya, italya, fransa kplerinin proletarya diktatörlüğünü, leninizmi programlarında çıkarışları aklıma geliyor. kendimizde de suç arıyorum. kendimi gelenksel/partili sola mensup görüyorum. enikonu da sovyetiğim. ama sovyet marksizminin teoride bıraktığı boşluklar, pratikte ise avrupada devrimler çağının kapanması, kominternin batı avrupa komünist partilerine biçtiği rol, avrupa sosyal demokrasisinin kendine has özellikleri, batı marksizminin, üçüncü dünyacılığın patlaması vs vs. hepsini birbirine bağlamak isterim. ama ya ufuk uras?onu nasıl hoş göreceğim, bilemiyorum. "geleneksel solcu" olmamın önyargısı mı, sanmıyorum. kendi partisinin kararlarına uymayan, baskın oranla birlikte etrafa örgütsüz solculuk saçan bir insanın sosyalistliğini sikime süremiyorum. solculuk adına, düzenin istikrar söylemine çanak tutmasını anlayamıyorum. bu böyle gider. şimdilik bu. ama son bir şey var: zizeki ilk okuduğumda, "ne gerek var" diye düşünmüştüm. doğu avrupa aydınının çelişkisini yansıtıyordu halbuki. gayet gerekli; ama marxa ve lenine varmak için, en azından ben, lacanla hegele gerek olduğunu düşünmüyorum. aksine, kazma althusser burada haklıdır, hegeli-ve lacanı-anlamak için marx ve lenin okumak gereklidir. "ayağının üstünde yürüyen adam".
narin bir kır çiçeği gibi. birçok girisinin sonunda "lütfen x, y olanlar mesaj atmasın, zaten okumuyorum." editleri gördüm. yonjadaki sarışın kızlar gibi onlar da mesaj atmayın falan der ya, "arkadaşlarımla görüşmek için üye oldum lütfen mesaj atmayın." hesabı. kendisini hiç tanımıyorum, sadece bu yönü dikkatimi çekti. o editleri gördükçe "s.a * kardeş" yazasım geldi. kardeş falan bunlara takmış.
ölümsüz gençliğin şövalyesi,
ellisinde uydu yüreğinde çarpan aklına,
bir temmuz sabahı fethine çıktı
güzelin, doğrunun ve haklının :
önünde mağrur, aptal devleriyle dünya,
altında mahzun, fakat kahraman rosinant'ı.
bilirim,
hele bir düşmeyegör hasretin hâlisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, don kişot'um benim, yolu yok,
yeldeğirmenleriyle dövüşülecek.
haklısın, elbette senin dülsinya'ndır en güzel kadını yeryüzünün,
sen, elbette bezirgânların suratına haykıracaksın bunu,
alaşağı edecekler seni
bir temiz pataklayacaklar.
fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin
ağır, demir kabuğunun içinde
ve dülsinya bir kat daha güzelleşecek...
durum tespiti yapmak için bir yazar başlığını tercih etmemde şaşılacak bir durum yok tabii ki, ayrıca ayar verirken bir üstteki giriyle benzer üslup benimsemek şart değil, hatta nefret ederim, ayar verene özgü duruş dokunuş hissedilmeleri, kısacası “tabiki’nin” yazılışındaki farktan tutun da konunun ana hatlarına kadar dilediğimiz kadar savrulabiliriz, aslında yapmamız gereken tek şey kafayı iyice sıyırmış olduğumuzu gözler önüne sermek. buna dikkat ettiğimi sürece her şey serbest.
william markus’un “all the king horses”daki soyutlanmış dentist teorisini sevdiniz mi, bilemiyorum belki de fazlasıyla şüpheci yaklaşıyorum, aynı derinlikte bir metin içermemesine rağmen nedense david milla’nın nevrotik bir tandem anlayışla yazdığı “a morning to die” bana sanki daha kocaman kocaman evlerde yüksek pencerelere tutunan micsarek karakterinin ortalama yalnızlığını anlatıyor.
yemek içmek meselesi önemlidir, birisi söylemese de önemlidir, ölürsün sonuçta yemeyip içmezsen. uyumak da önemlidir. uyumazsan sağlıklı yaşayamazsın. genelde herkes akşamları uyur mesela. ciddi seks sıkıntısı da önemlidir ama. adamı içten içe bitirir. “life ise simple”…
karı kız kaldırmaya çıkmadığım, yani avlanmadığım günlerde kendimi sokağa atıp en iri yarı hurdacının peşine takılıp saatlerce geziyorum. bazen beni arabasının üstüne oturtuyor mutlu oluyorum. aslında filmlerdeki gibi en uzak metrolara otobüslere binip amaçsızca saatlerce gezmek, cool bi duruşla binenleri inenleri incelemek, eternal sunshine of the spotless mind deki gibi bere takmak, yağmurlu bir günde yollara bakmak filan isterdim ama burası amerika değil ne yazık ki. otobüsler tıklım tıklım. hem kimle tanışabilirim ki? nevrotiğim ben. ne güzel bir etiket? ilgi çekici. nice.
nihan’ın biraz görmüş geçirmiş, ikili ilişkilerdeki başarısızlığını kabul edip farklı mecralarda tutunmaya çalışarak kendini aydınlanma adı altında okumaya vererek apaçilikten kurtulmuş elitimsi versiyonu.
nihan’dan temel anlamda farkları yok ama. ikisinin de yazılarını sonuna kadar okuyamıyorsunuz. nihancım karı kız işlerinde iyi. playboy duruşu var. vay canına sözlükte neler oluyormuş yazısından anlaşılacağı üzere magazin yönü kuvvetli. jelatinli tasvirleriyle süslediği ağlak yazıları dışında eğlendirebiliyor yani. jesi gibi daral getirtmiyor. yalnız vay canına sözlükte neler dönüyormuş yazısını yukarılarda bir yerlerde bize bakan yazıyla aynı uçmuşlukta olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
jesi’nin yazıları gibi nihan’ınkilerin de içine girebilmek imkansız. üslupları, dertleri, kafalarına taktıkları yan yollarda ayrılsa da bitişte bir araya geliyor. sayıklamalar, buhranlar, hezeyanlar silsilesi.
biri arkadaşlarına “nasılsın güzel insan” şeklinde mesaj atıp gülüşüyor, moda’da güneşin doğuşunu izleyip vapurlarda şarkılar söylüyor, geceleri kapı pencere açık martı çığlıklarına eşliğinde yüzükoyun uyuyup sokak lambalarına seyrediyor. ahhaa ulan şimdi ne sevimli göründü gözüme. diğeri ise okuduğu duyduğu gördüğü insanların teorilerini, sözlerine, akımları salkımlarını argümanlarını ne varsa işte hastalıklı bir şekilde karıştırıp sayıklıyor. ah marazi beyinlerinde kim bilir neler dönüyor da biz göremiyoruz?
“life is simple”
sizlerden daha çok olsun ki yaşayabiliyim. varlığımı sizin gibilere borçluyum. kendimi iyi hissetmeme neden oluyorsunuz.
hypnotica girl adlı yazardan vazgeçtim. korkunun kokusunu aldım çünkü. korku 1 ağla 1 olayı hehehehe ikisi de var, hissettim. an itibarıyla buradaki sayılı günlerimde eğlenmek istediğim yazar. bakalım ne kadar dirençli?
bazen, yani kafayı taktığım yazarların mesajlarından, duruşlarından ya da sadece sessizliklerinde yalvarma, "ya napabilirim senin karşında nolur uğraşma benle" tınıları aldığımda, yüreğime ne olduğunu bilmeden garip bir duygu yerleşiyor, saniyelik ama, sonra hemen kayboluyor.
alaylı değilim ben. buraya öylesine girip kaydolup başlamadım yazmaya. sözlük yazarı olmak için hayatımın en deli dolu zamanı sayılabilecek 17-21 yaşlarını avusturya'daki "sanal networking of the dictionary author acedemy"de geçirdim. mektepliyim. bu işin okulunu okudum.
o yüzden though um. şüphesiz ki benim yaşadıklarımı yaşasaydanız az alıp çok verirdiniz. bana yazarken acımayı öğretmediler. kin, nefret, intikam ateşiyle yandım. yıllarca aileme sevdiklerimi göremedim. bir yazar mesleki olarak hayatının bağışlanmasını istediğinde, tamam pes en büyük sensin nolur yapma dediğinde, soğuk durmayı, yumuşamamayı, topuğumu döndüre döndüre getirip hızlıca burnunu ezmeyi, kırılan her kemik sesimde dilimi dişlerimde gezdirerek "oooo it seems nice" demeyi öğrettiler bana.
çok ağır deneyimlerden geçip üstün yazar oldum. artık duygularım yok. arada bir saniyelik yoklayıp gidiyorlar. bir yazarı öldürmek yetmez bana. cesedenin üzerinde tabu oynamalıyım arkadaşlarımla.
gözlemlediğim kadarıyla araştıran, düşünen ve türlü sebeplerden dolayı yadırganabilecek bir üslupla da olsa paylaşan bir yazar.
benim sözlüğün psikopatolojisi başlığındaki kendisine yönelik yergimden sonra normal olarak aramızda bir zıtlık peydah oldu. açıkçası okuduğum girilerinde sunduğu fikirlerin önemli bir kısmını benimsediğimi de söyleyemem. gelgelelim bizde birisini eleştirirken sürekli olarak kişinin "sadece" negatif yönlerinin öne çıkarılması eğilimi ziyadesiyle mevcut. altını çizmek gerekirse joussaince'a yönelik eleştirilerin durup dururken yapılmadığı açık. ancak sözlükte ve sözlük gibi insanların -tercih ederlerse- düşünsel aktarım yapabildiği platformlarda yazan kişilerle kıyaslandığında, onun vasatın hayli üstünde bir çizgisinin olduğunu fark etmek mümkün. tahlilin subjektifliğine dikkat çekmeme gerek yok sanırım.
analizlerini kaypaklıkla süslemeyen, çoğunluğun beğenisini kazanmanın yolunu pekala bilen ama bunu tercih etmeyen ve tam da bu sebepten dolayı aslında narsist olarak sıfatlanamayacak bir yazar joussaince. etkisiz ve/veya etkileri insanları eğlendirmekten ibaret olan kişilerin olduğu bir yerde üstüne çullanılacak ilk kişi olmamalı.
insanları rahatsız etmek bazen iyidir. eğlenmek için yaşama lüksümüzün olmadığı bir devirdeyiz. ve ne olursa olsun "düşünen insan" bu zamanda altından daha değerli. bazıları elma şekeri dağıtmaktan farklı görevlerle donanmış bir şekilde dünyaya gelirler. bunu kabul etmeseler bile.
nick altına yazı yazmayı sevmediğimi biliyorsun don kişot.ben çünkü 10 ile başlayıp 1e düşmeyi savunan biri değilim. mümkünse 1 ile başlıyayım kendiliğinden 10a çıkarsa çıksın olay.
ee şimdi niye yazıyorsun, ne oldu dersen, aslında net bir cevabım da yok. sadece şunu not düşmek istedim; yel değirmenleri hep orada ve bazen o kadar sıcak geliyor ki insana altında serinlermiyim acaba deyip koyveriyorsun. bu durumda serinlediklerini kar sayıp, gerisi için 'eh bu da böyleymiş sanço napalım' diyip yola devam etmek gerekiyor sanırım.
cemaatleşme eğilimi içinde dik durmak zor zanaat. gri rengi seven biri için ukala-narsist-dengesiz-ders veren-yalnız-duygusuz gibi sıfatlar arasında gidip geliyor sözlük yazarları.benden değilsen ondansın o zaman mantığı bazen işliyor. biliyorsun etiketsiz yaşamak mümkün değil. o yüzden sana en kısa zamanda bir bar kod yapıştıralım hatırlatta. arada bir kasadan geçiririz seni ne mal olduğun ortaya çıkar. gülme efekti yapamıyorum sen hayal et artık.
cümle geçişlerinde virgül kullanmadığı için okurların boşu boşuna gözünü yoran, ve okuduklarını anlamamasının müsebbibi olan bir itü sözlük kullanıcısı. kendisi hakkında yapılan eleştirilerde 5 yaşındaki çocuklar gibi " küstüm, oynamıyorum" şeklinde ruh haline girmesi ise gayet ilginçtir.
kendisinin bilmesini isterim ki, çeşitli görüşlerimden dolayı beni faşistlikle, militaristlikle yeri geldiğinde yobazlıkla yeri geldiğinde ateistlik ile yargılamaya çalışanlar oldu. naçizane tavsiyem, türkiye gibi bir ortamda yaşarken, bir gözünü, bir kulağını kapayarak dışarıdan gelen tepkilere fazla kafasını takmaması olacaktır. eğer daha sanal alemde böyle olaylara çok takıyorsa, gerçek yaşamda yanmış demektir.
bir de kendisi hakkında ricam olacak tabii. bazı paragraflarda uzun gözüksün diye aynı cümleleri kullanması bu aralar gözüme çarpıyor. tabii ki her girisinde yok ama kimse bu girileri okuyanları aptal yerine koymasın. türkiye'deki insanlar bir paragraftaki bir cümleyi tek okuyuşla anlayabilecek kapasitedeler, fazladan tekrara gerek yok.
görüsünün tecrübeyle gelişeceğini düşündüğüm, etki yaratabildiği tartışılmaz bir yazardır. joussaince'nin gelecekte iyi şeyler yapacağına dair bir sezgim vardı yazılarını okuduğum ilk andan itibaren, yaşamını kendine ait kılacağına (ki, bu bence en değerli başarıdır) eminim.
bana göre. gözlerim yarı açık dilruba görülen sarhoşlukta kendimden geçip nefesimdeki ılıman akrep kokusuyla ”ohhhh it seems nice” diyerek okudum az önceki yazını. gittikçe kıvama geliyorsun. seni gün geçtikçe kendime daha yakın hissediyorum. ilk günlerdeki tedirginliğini üzerinden attığın yetmezmiş gibi artık kendin çağırıyorsun beni. gel diyorsun. gel ve beni mahvet kayserim.
tanıştığımda öpüşürken dilini dişlerinin arkasına saklayan ve bitene kadar asla gözlerini açmayan, hatta öpüşmemiz biter bitmez değil de 5-10 saniye sonra, üstelik de önce kafasını yere eğip daha sonra kaldırarak açabilerek bana arkadan bakabilen sevgilinin, şimdilerde seviştikten sonra evin içinde çıplak gezip benimle şakalaşması kadar keyifli bir şaşkınlıkla izliyorum sendeki bu değişimi. ve sana olan ilk ciddi ayar sıkıntısının ne denli yaradığını görererek gurur duyuyorum. utançtan cesarete. benim eserim.
zekamla, karizmamla, testislerimdeki alüvyonlu toprak kokusunun yüz hatlarıma kattığı grotesk çizgilerle döverim seni. ağlayamazsın. ama bunu yapmayacağım. sözlük ombudsmanı görevindeyim artık biliyorsun. beni bekle. yokluğumda sert rakiplerle çarpışıp ayakta kal. bana iyi bir av olmayı hak et.
gaza getirmeye yönelik yazını çok sevdim. tahrik etti beni. ad hominem göt veremem offf yaramam ne çeşit sistem biliyorsan hepsinle gir bana, belden aşağı, daha da aşağı, kasıklarımın çevresine, dil altıma, göbek lehimime, neresine olursa olsun vur. ben bakmam böyle şeylere. tartışırken neresi olursa olsun oradan bana geçirilmesini arzular, durumun dengeleneceğini düşünerek sevinirim.
ahhh jesi… keşke yeminimi bozabilsem. insanların arasındaki ilişkiye bilmeden bodoslama yorum yapma cüretindeki kışkırtıcılığın bana sağladığı haz eşliğinde yazılarımı okurken monitöre dalıp giden bön bakışlarınla “ya ben buna ne cevap vericem acaba” tedirginliğini koltukaltlarımın sıcaklığında düşleyebilsem. uzun cümleleri seviyorsun di mi?
sen taşkışla kampusünü bilir misin jesi? bodrum katının vakti zamanında morg olarak kullanıldığı itü mimarlık fakültesinin en kasvetli binasının koridorunda sabahlara kadar sözlük tasarımı yaptın mı? umutsuzluğa kapılıp itü forum adı altında çıkacakken son anda neden fikir değiştirdiğimizi biliyor musun? yalnızca “karanlık bir fotoğraf” sayesinde. muktedir kişinin gülümsediğini görür gibiyim. neyse anladı o… aramızda, daha doğrusu o gece orada olan 5 kişi arasında bir şifre diyelim… taşkışla’daki fotokopici hüsamettin amcanın kağıtlarını çalıp “laa ne yaptınız onca kağıdı gaymanalar, yediniz mi lan yoksa” demesiyle kahkahalara boğulurken yanımızda mıydın peki?
ya kore sinemasının geleceğini tartışıp birbirlerimize kısa senaryolarımızı anlatıp sabaha kadar batak oynadığımız da nerdeydin sen jesi? heh… cevap ver bana… geç kaldığımız bir cuma namazı sonrası hocadan özel hutbe isteyip dakikalarca güldüğümüzde de yoktun sen be jesi… itü ruhundan çok uzaksın çok...
benim bu sözlüğün yönetiminle aram çok iyi. ulan dört sene beraber okuyup her gün görüştüğünüz insanlarla nasıl olacak ki başka? o yüzden format mormat takmazlar. bana işlemez yani. istersem seni buradan attırabilirim. wondi’ye lan karateci deyip tüm modların nick altına “lan keraneci” diye yazsam beni güçlü bulur musun? bak bunu yapabilirim. başka ne yapamam demiştin? sana kendimi ispatlamam lazım canım. ama dediğim gibi benimle çarpışmayı hak etmelisin sen de. bana layık olmana var daha. yeminimi bozduracak kadar tahrik etmelisin beni.
şunu da asla unutma: kayser sozer avlarını kendi seçer. ona bulaşanları, sataşanları değil, sadece canının çektiklerini yoklar ve bitirir. senin yaşamanı istiyor ama.
nereye yazacağımı bilemedim; en uygunu burası olsa gerek. yanılmıyorsam, komünizm başlığı altına, "stalinist dikta rejimi" gibi bir şeyler yazmış. kişisel olarak, "stalinizm" diye bir ideolojik formasyonun olabilirliğini kabullenmiyorum. ama ille bir diktatörlükten söz edilecekse, leninin "stalinist dikta rejimi"ni meşrulaştırdığı söylenmelidir. daha açığı şu: stalin, leninin sadık bir takipçisidir ve stalini karalamak isteyenler leninle de hesaplaşmak zorundalar.
garip, bunun aynısını görüyoruz. lenin ve stalin el yakıyorlar. leninin proletarya diktatörlüğünü parti diktatörlüğüne tevil etmeye dönük hamleleri, daha doğrusu arayı silikleştirmesi stalinin "işini kolaylaştırmıştır". merkez komite içerisinde, ayrıca bir sekreterlik mekanizmasının oluşturulması ise zaten lenin partinin başındayken oluyor. dahası, "tarihte bireyin rolü" tarzı, yetersiz bir marksist görüşle değil, risk alınarak eklenmelidir: leninin kişiliği, iradi müdahaleleri sürekli zorlaması-ki nisan tezlerinin merkez komitede kuşkuyla karşılanması üzerine "daha iyi biliyorsanız siz yapın" tahditiyle istifa ettiği bilinmektedir-ekim devriminde lenini ayrı bir yere koyuyor. bizim sol camiada pek bilinmeyen, literatüre yalçın küçükün "sırlar" kitabıyla ilginç bir giriş yapan angelica balabanova, "impressions of lenin" diye bir kitap yazmış, orada anlatıyor. türkçeye de "leninin yakın görüntüsü" diye çevrildi. avrupalı sosyal demokratlarla bolşevikler arasındaki "kan uyuşmazlığı" görülüyor.
trotskide de bu var. daha önce de söyledim galiba, trotski bir 19. yüzyıl marksisti olarak kalıyor. inkar etmem güç; şu tarihten baktığımda, 1905 üzerine yazdıkları, aşamacılığı reddi leninden dahi ileride durmaktadır. ama devrimci sürecin çözümlemesi, sadece "ileri"dekileri üzerinden yapılamıyor. türkiyede kemalistlere silah yardımı yapılmasına karşı çıkan stalin, aklımızın almayacağı kadar bolşeviktir; aynı stalin, nep döneminde görece "sağ" tezlere destek de vermiştir. ama hiç bir zaman bir "buharinci" olmamıştır.
ama demem bu değil. bu bahsettiklerim sadece giriştir. joussaince bunları bilmez mi; bilmediği ihtimal beş vakit namazdır. ama mesele başka: iktidar sorunuyla karşı karşıya kalmak, iktidarı kimin adına kullanacağını ve bunu hangi mekanizmalarla gerçekleştireceğini kestirmek, bolşevikler için de zor. ama bir konuda kafaları net: bu iktidar yerleşecek.
iktidarla komple sorunu olanlar ise, maalesef objektif olarak karşı-devrimci oluyorlar.
demek istediğim de tam olarak bu. joussaince, iktidardan kaçıyor. iktidardan kaçtığı için, boşeviklerin "ütopya"sına sarılmakla beraber, ki 1917den sonra, 1917den etkilenmeyen liberal dahi yoktur, "stalinist dikta rejimi"ni yeriyor. burada, karşı olduğuna emin olduğum burjuva ideologlarıyla aynı konuma çekiyor kendisini. sosyalizme küfür, staline ve sovyetler birliğine küfür ile eş anlamlıysa ve sosyalizmin "prestijini" kurtarmak için sovyetleri "devlet kapitalizmi" ve stalini "diktatör" ilan etmek gerekiyorsa, o yola da geliyor bu tip solcular. açıkçası bu durumdan, savunanların niyetinden bağımsız olarak tiksiniyorum. sovyetler birliği - stalin ve reel sosyalizmler kimi sosyalistlerin omzunda yük olarak duruyorsa stalini bırakmak yerine sosyalistliği bırakmalarını öneririm naçizane.
bugünlerde polemik yapasım var. hedefim joussaince.
30 -belki de daha fazla- yıldır, zaten elimizden bütünlük fikri alınmaya çalışılıyor. deniyor ki, bütüncül projelerin zamanı geçti, şu ufaklarla takılın siz. tırtıklayın.
türkiyeye gelelim. ikimizin de saygı duyduğumuzu anladığım yalçın küçük, bundan 30 sene kadar önce türkiye üzerine tezlerin ilk iki cildini yazarken, 60-80 arasının devrimci demokrat çizgisine karşı çıkıyordu. bir bütün olarak tip çizgisi için de bu söylenebilir. 60lı yılların milli demokratik devrimcileri, her ne kadar teorik açıdan toy olsalarda, müthiş bir iktidar hırsına sahipler. doğan avcıoğlu ve yön hareketinden bunları çıkartabiliyoruz. yanılmıyorsam metin çulhaoğlu, bir zamanlar avcıoğlu üzerine yazarken, ismet inönünün sözünü değiştirip şöyle demişti:" marksistler de en az radikal demokratlar kadar devrimci olmazsa bu ülkede devrim olmaz".
ama eklenmelidir: 60-80 arasındaki haliyle devrimci demokrat çizgi türkiye sol hareketinden tasfiye olmuştur. yeni kılıklara bürünmediği söylenemez. kürt sorunu, kadın sorunu, çevre sorunu, eşcinsel sorunu vs bunlara dahildir. özellikle akademik camiada, yapısalcı eğilimlerin gelişmesi, lacancı psikanaliz, zizekçi ne idüğü bellisiz'cilik, şerif mardin ekolünün-weberci de diyebiliriz-yeniden keşfi eskini sosyalist devrimcilerinin "aşamacılık" dediği hastalığı yeniden hortlatıyor. öyle ki, belirli sorunlar çözülmeden, sosyalist devrim güncel değildir buna göre. örnek olsun, kürt sorununda demokratik çözüm gerçekleşmeden, sosyalist mücadele verilemez. gibi.
hele hele, bunu bir de hardt-negri tarzı imparatorluk tezleriyle yapmaya kalkışmak hiç yakışmıyor. tanrıya şükür, ilk çıktığı zamanki havası kalmadı bu tezlerin. kimileri "yeni komünist manifesto" deme cüretini bile göstermişti. lakin, "ortodoks" marksist camiadan bunlara yeterince yanıt üretildi. ilk aklıma gelenler, monthly review çevresidir. samir amin bunların başında geliyor.
lacan-althusser hattına gelince... althusser, "özeleştirisinde", yanılmıyorsam "yapısalcılık" hataydı demişti. marksizmin "öz" kaynaklarına geri dönüşü filan savunmuyorum; dahası, marksizmin, kendisine dışsal kimi ekollerle aşılamaya girişilmesini ihtiyatla karşılasam da büsbütün gereksiz bulmuyorum. frankfurt okulu olsun, gramsci-lukacs olsun, yapısalcı ekol olsun marksizme kimi şeyler katmıştır. ama marksizmin hala yanında neden leninizmle beraber anıldığı üzerine düşünülmesi gereken bir konudur. althusserin lenine sahip çıkması, stalin "eleştirmenlerine" siktir çekmesi kayda değer ve önümüzü açan konulardır. ama batı marksizmi-avrupa komünizmi meselesine gelince, o meşum "aşamacılık" fikrine takılıp kalıyoruz. avro-komünizmdeki "oligarşi" tanımı, batı marksizminin edebiyat ve kültür konularına yoğunlaşması, a priori olarak leninizmi lügatlarından çıkarmaları, küçük kırıntılarla yetinmelerinin başlangıcı olmuştur. burada, küçük kırıntı idealinin mi leninizmi kovduğu, yoksa leninizmin kovulmasının mı küçük kırıntılarla yetinme durumuna yola açtığı, tavuk-yumurta hikayesi kadar anlamsızdır. geleneksel/partili sol dediğimiz akım, makro düşünür. sorunları hiyerarşize eder ve kalın çizgilerle ayırır. kalın çizgiler daha ince çizgilerle zenginleştirilebilir, düzeltilebilir; ama bir vektörler toplamı olarak doğrultusu bellidir.
daha önce de iktidardan kaçışı söylemiştim. türkiye aydının, özellikle sol aydınının iktidardan kaçışı, kendisini sürekli teorik meselelere kafa yormaya ittiği gibi, pratikle yanlış buluşmasından dolayı teoriyi de parçalamıştır. aynı aydın, teorisizmle dar pratikçilik arasında salınıp durmuştur. türkiye aydını bu hastalıkları aşabilecek kapasiteye ulaşmış olsa gerektir. böyle düşündüğüm zaman, ittihatçı ama inanılmaz bir iktidar hırsı olan enver-talat ikilisini kimi zaman türkiyenin iktidarsız sol aydınından kendime daha yakın hissediyorum. iktidar perspektifi açısından, türkiye sol aydınının, şimdilerde sürekli burun kıvırdığı ittiahtçı gelenekten öğrenecek çok şeyi var.
kendisi hakkında yazı yazmak istemiyordum ama bana bir nickaltı girisi yazmış, borcum var dolayısıyla ve iade i ziyaret için geldim. dolayısıyla bu hareket ile kendisini onurlandırıyorum.
sözlükte birçok nickaltı giri örneği mevcut. işte zirvede tanıtığım hoşsohbet arıdan* tutun da bana ilk hoşgeldin diyen kaliteli yazar falan fıstık. tabii bunlar artık eskidiği ve tasvip edilmediği için fazla kullanılmasa bile sözlükte örnekleri var bir şekilde . zaten jösans da bunları kullanacak kadar kalitesi düşük biri değil. kendisinin yazdığı nickaltı örnekleri inceleyelim.
" fakat değişen dünya karşısında yeni pozisyonlar almak gerekmektedir bana göre, özellikle sovyetlerin yıkılışından sonra marksist teorisyenlerin uğradığı şaşkınlık liberallerin "tarihin sonu" , "nihai zafer" türünden zırvalarıyla birleşince sol açısından pek de hoş olmayan bir çerçeve söz konusu olmuştur. iyi bilirler ki poulantzas , bloch , althusser gibi kuramcılar başta olmak üzere tüm teorisyenlere toptan gereksiz muamelesi yapıldı uzunca bir süre, üstelik bunu yapanların bir kısmı da eskinin marksistleri yeninin liberter sosyalistleri ya da çevrecileri (yeşiller.. ıvır zıvır) idi.
lenin'in çözüm üretmek için sürekli didinen tavrını aynen benimsemekteyim fakat yeni dünya düzeni dedikleri yapısal dönüşeme stalinizm gibi maksimalist bir perspektiften bakmak da pek sonuç vermez sanırım. lafın özü komünizmi stalinist dikta olarak itham etmekte ne kadar haksız (belki cahilce) olsam da bu mekansal düzenleme çağında kapitalizme karşı stalinist örgütlenmeyi de savunamam hala. kapitalizm içindeki küçük çatlakları genişletmektir aslolan , bunu lacancı psikanalizle de yapabilirsiniz (ki bu da sizin lacan-althusser eleştirinize bir yanıttır) , negri'nin imparotorluk teziyle de. fakat son tahlilde bir çözüm yolu önermektense sorunları gün yüzüne çıkarmak daha gerçekçi görünmektedir bana göre."
yanlış okumadınız beyler bayanlar bu yazı jösans'ın ellaam'ı yerden yere vururken yazmış olduğu bir yazı, bir nickaltı örneği. kuzum seni anlamıyorum, sen gerçekten böyle misin? bu nedir allah aşkına? yani felsefi bir konuyu nickaltından başka tartışacak bir yer ortam bulamadın mı bebişim?
buradan hareketle şu varsayıma da varmak rahatlıkla mümkün. kendisi böyle nickaltıları yazıyorsa, okuldayken, evdeyken arkadaşları ve diğer insanlarla da böyle konuşuyor diyebiliriz. bir örnek verelim;
j: filmi izlemeden tam bir yorum yapmak doğru olmaz ama pornografik öğeler içeren bu sanat öğesinin estekik yani sanat felsefesi yöünnüden incelemek daha doğru olur. ben orgazm ile coşan oyuncuya değil, orada sanatını konuşturan peter north gibi duayenlere bakarım. çünkü sanat anlayışı vs. v.s....
dediğim gibi bu adamın böyle yazılarını bulmak mümkün, yalan söylemeyeyim benim hakkımda yazmış olduğu yazıda birkaç ufak tespit hatası da olsa beni takip etmesinden dolayı gururlandım. yalan yok.
aslında jösans biliyor musun senle neden uğraşıyorum? bilenler bilir, burada birkaç tane swh yazarı vardı swh'nin açılımı smiley whispers hector gibi bir şey olmalı, biri hatırlatsın unuttum şimdi. bunlar artık yazmıyorlar, kendileri ile uğraşanlar yüzünden. geçenlerde bir tane arkadaşın geri çağırma komitesi adı altında bunları yeniden örgütlemeye çalıştığını gördüm, dört gözle bekliyorum onları, geldikleri an her şey eskisi gibi devam edecek. bunun seninle olan bağlantısı şu jösicim, onlar geldiği an senin saçmalıklarını görmezden gelip, onlara sırnaşacağım, sataşacağım, uğraşacağım. anladın herhalde değil mi cağnım?
eğer ki, marxta çok da ayırt edemeyeceğimiz, en azından yoruma açık olan üretim ilişkileri-üretici güçler arasındaki tercihini; başka türlü söylersek nesnelci-iradeci eğilimleri; felsefi olarak söylersek öz-biçim diyalektiğini; daha yapısalcı buyurursak altyapı-üstyapı meselesinde genelde ikincileri müdahale kanalı olarak görüyorsa; uzatarak devam edeyim, ikinci enternasyonalci değil üçüncü enternasyonalciyse; bokunu çıkartarak söylemek gerekirse, kautsky-bernstein çizgisi değil de leninizmse tarafı, kendisini kutlamak isterim. kalbim senindir jösoğn.
ama kafama takılmıyor değil. hem, "makro" perspektifleri yetersiz; hatta ifrada kaçarak gereksiz göreceksin, hem de leninizmin iradeci/öznelci pratiğini destekleyeceksin. bu olmadı. stalinle lenin arasındaki mesafenin kısalığı, pratik farklılıkları, kullandıkları araçlar çok da farklı değildir; o yüzden stalin sadık bir leninisttir demekte bir beis yok; ancak benim bildiğim, stalin özellikle geç dönemlerinde, kendisinin suretinde sürekli şeytanı gören liberallerin de garip bir biçimde benimsediği, hegelin fransız devrimine karşı prusya ve alman tepkisinin cisimleşmiş hali olduğunu düşünüyordu. sonradan bu fikrinden vazgeçti mi, bilemiyorum.
leninle stalin arasındaki fark, sovyet birliğinde sosyalist kuruluş sürecine dair en yakıcı sorunlarla leninin değil stalinin boğuşmuş olmasıdır. devrim, karşı devrim süreci, iç savaşın hır gürü, ve en sonu nep dönemi-ki son yıllarında lenin bir köşeye çekilmiş sayılabilir-leninli süreçlerdir; ama kuruluşa dair daha kritik uğraklar, kollektivizasyon, sanayileşme, "muhalefet"in ezilmesi, tasfiyeler, moskova mahkemeleri...doğru ya da yanlış; bunların hepsinin altında stalinin adı yazılıdır.
ünlü "makas sorunu" diye bilinen ücret problemi, stalinin "nesnelci" eğilimlere, üretici güçlerin gelişimine öncelik vermesi hatalı bulunabilir. ama zaten sorun, daha önce bahsettiğim gibi şurada düğümlenmektedir: iktidara gelmek, iktidar pratiklerini zorunlu olarak gerçekleştirmek, zorunlu olarak, eski ütopyaya bağlı kadrolarla iktidarı sağlamlaştırmak işini yüklenen kadrolar arasında sıkıntı yaratıyor. "hani sınırlar kalkacaktı" ile "emperyalist kuşatmaya direniş-tek ülkede sosyalizm" pratiği birbirleriyle çelişiyor gözükebilir; ama başka türlüsü de olamazdı diye düşünüyorum.
jösoğn, iktidar üzerine kafa yormuyor. daha doğrusu, onu yermek ve kaçmak üzerine kafa yoruyor. ola ki, bunu yaparken benim de değer verdiğim keltoş foucaultdan faideleniyordur; ama mesele ahlaki olmaktan çok siyasidir ve foucaultnun bunun üzerine söyleyebildiği şeyler sınırlıdır. çünkü iktidar perspektifini önüne koymayan devrimcilik, çıksa çıksa zizekçi/foucaultçu/lacancı/althusserci bir çorbaya dönüşüyor. bunun adı ise, siyasal iktidar programından çok, habermas hakkında duyduğum bir yorumdan hareketle söylersek, gevezeliğin teorisi oluyor.