ilk iki filmini birer başyapıt saydığım ingiliz kökenli tiyatro ve sinema yönetmeni
sam mendes, bu filminde yine çıtayı yüksek tutuyor.ve ortaya en azından
stanley kubrick'in
full metal jacket'iyle kıyaslanabilecek bir savaş filmi koyuyor.
film, 1990 başlarının körfez savaş sırasına geçiyor;
three kings'den beri bu garip savaşa değinen ilk önemli film..önce çok uzun bir bölümde, amerikan bahriye komandolarının eğitimine tanık oluyoruz.bu bölüm
full metal jacket'in ünlü eğitim bölümünden hiç de eksik kalmıyor.gencecik insanların öncelikle acıma, hoşgörü, insan hayatına saygı, koruma içgüdüsü gibi temel insancıl duygulardan nasıl sıyrılıp birer öldürme makinesi haline getirildiklerini izliyoruz.aynı zamanda, o genç insanların nasıl aşırı amerikan milliyetçiliğiyle beyni yıkanmış birer itaat otomatı haline dönüştürüldüklerini de...
sonra savaş başlıyor.ama bu ilk saddam savaşı, diğerlerine benzemeyen garip bir savaş.çölün ortasında konuşlanmış ve sayıları gitgide artmakta olan askerler, önce diplomatik temasların sürmesini bekliyor.çılgın saddam'ın taviz vermeye niyeti olmadığı anlaşılınca, işgal edilmiş kuveyt halkını kurtarmaktan çok buradaki zengin petrol kuyularını korumaya yönelik olduğu kısa zamanda anlaşılan hareket başlıyor..ama nasıl!..bir türlü düşmanla sıcak temas sağlanamıyor, askerler bir kez bile ateş edememekten yakınır hale geliyorlar.uzaktan ateşe verilen petrol kuyularının cehenneme çevirdiği bir gökyüzü görülüyor, kaçan ya da saddam'ın kimyasal silahlarıyla kömürleşmiş kuveytlilere rastlanıyor.ve o gürbüz amerikan gençleri, yavaş yavaş tüm dengelerini yitirmeye, giderek çıldırmaya başlıyorlar.
insanı şaşırtan filmlerden biri bu..beklediğimiz klasik savaş sahneleri yok, kahramanlık edebiyatı yok, gerilim yok.demek ki kitleye, sıradan sinema seyircisine kolay kolay tavsiye edilecek filmlerden değil..buna karşılık, öncelikle soğukkanlı, zekice, aydın işi bir savaş sergilemesi ve bunun getirdiği savaş karşıtlığı var.savaşı gülünçleştirerek, anlamsızlığını, kabalığını, insanlık dışılığını sergileyerek eleştirmek, yapılacak en iyi şey değil mi?
ama daha da ötesi ve önemlisi, sinema var, sinema sanatı var.film, çok gösterişli olmasa da kolay unutulmaz sahneleri art arda diziyor.özellikle ikinci yarıdan itibaren..böylece, yanan petrolun çılgına çevirdiği bir at, bir kez olsun ateş edip adam öldürme şansını kaçırınca çıldıran keskin nişancı, araplarla ilk karşılaşma gibi sahneler, mutlaka savaş sineması antolojilerine girmeyi hak ediyorlar.
ve yaşayan kolektif çılgınlık, bulaşıcı bir hastalık gibi o genç ruhların birinden öbürüne geçiveren dengesizlik duygusu çok iyi veriliyor.bu filmi sanki savaşın korkunçluğu üzerine bir belgesel gibi izlerken, adına savaş sonrası sendromu denen şeyi de çok iyi kavrıyoruz.hikaye zaten başlıca kahramanların savaş sonrası yaşamlarından verdiği kısa kesitlerle sonuçlanırken, filmin belleğimizde çöreklenen izlenimleri, sanki onları ve de savaşı yaşamış tüm askerleri daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.