seinfeld'in bir bölümünde "yahudileri 5000 yıldan beri bir arada tutan şey neydi" sorusuna "tabii ki espri anlayışı" diye cevap verilmişti. gerçekten de günümüzde yahudi mizahı dediğimiz şey gerçekten de vardır. yahudi mizahını çok severim. ortaokuldan beri
ephraim kishon okurum mesela. aziz nesin gibidir. çok kral, kara mizah hikayeleri vardır.
ephraim kishon hiç okumadıysanız yahudi mizahına çok uzak olduğunuzu düşünmeyin. farketmediğiniz kadar yahudi mizahı içindesiniz. bugün coğu amerikan sit-comlarının yapımcısı, senaristi, beyin takımı, oyuncuları yahudidir. ben şahsen yahudi mizahını seviyorum.
ingiliz mizahına ise "çok soğuk adamlar bunlar aq" diyerek bok atan insanların her birinin coupling'i izledikten sonra birer jeff'e dönüşüp galler aksanıyla
brilliant demeye çalıştığının da çok farkındayım. bu geç buluşları için onlar adına üzülüyorum. coupling'den önce ingilizler hiç komik birşey yapmamış gibi davranılmasına içten içe sinirleniyorum. şurası bir gerçek ki ingiliz mizahını yahudi mizahından da çok seviyorum. durumlar üzerine yapılmış bir mizah yok ingiliz mizahında. durumdan komedi çıkmıyor. komediden durum çıkıyor.
türk mizahını ise tartışmak istemiyorum. eskiden seinfeld'ler, scrubs'lar filan yoktu. levent kırca'lar, hababam sınıfları vardı. biz bunlarla büyüdük. daha sonra yine bir yahudi menşeili olay: stand-up ortaya çıktı. yine durumdan komedi yaratmak, ince gözlemler, hazır cevaplık. bu tam türk insanına göre birşeydi ve stanp-up'a da alıştık. hala hem kemal sunal'a hem cem yılmaz'a gülüşümüzün nedeni aynı doğu ile batının arasında kalışımız gibi espri anlayışımızda da arada kalışlarımızdandır. ayrıca başka bir millet daha bilmiyorum ki belden aşağı şeylere bu kadar gülsün, bilmem kimin götünden espri malzemesi yapıp fıkralaştırsın. dört mevsimin aynı anda yaşandığı ülkemizden karakteristik bir türk mizahı kavramını çıkartmak çok güç.
konuya dönmeden önce yine amerikan kaynaklı zenci mizahının absürtlükten gelen güzelliğine değinmeden edemeyeceğim. şimdi konuya dönelim.
it's always sunny in philadelphia bir sit-com değil. evler ve pubdan başka belli bir set yok. bolca dış çekim var. tek kamera var.
it's always sunny in philadelphia ise tamamiyle irlanda kökenli insanların yaşayışını anlatıyor. tek bölümlük karakterler dışında yahudi veya zenci oyuncular veya karakterler hiç yok. başrol oyuncuları arasında iskandinav kökenli veya alman kökenli insanlar olabilir ama dizi zaten bir
irish pub işletmeye çalışan 4 genç insanın etrafında dönüyor.
çok acayip bir mizah malzemesi var burada, devreye giriyor:
bilgi sahibi olamadan fikir sahibi olmak. esprilerin çoğu bu malzemeden çıkıyor. 4 gencin hepsinin de philadelphia dışındaki dünyadan pek bir haberi yok. hepsi ben merkezcil ve bu ben merkezcillikten çıkıp nadiren iyi birşeyler yapmaya çalıştıklarında akılları yine muzipliğe takılıyor ve işi batırıyorlar. aslında muzipliği bile doğru düzgün yapamıyorlar. en kral espriler dördünün sesli mırıltılar ile birbirleriyle tartıştıklarında veya laf anlatmaya çalıştıklarında çıkıyor.
gençlerin dördü de hayatlarının hiç bir bölümünde popüler olmamışlar, ama hiç. yakışıklılığı ile diğerlerinden biraz daha öne çıkan dennis ve kız kardeşi deandra (sweet dee) diğerlerinden biraz daha entellektüel gözükseler de aslında diğerleri gibi hiçbirşey bilmiyorlar. amerikan dizilerindeki klasik farklı cinsiyetlerdeki kardeşlerin kapışmasının biraz farklı halini burada görüyoruz. alışılageldik kardeşler arası anlamsız laf sokmalardan uzak bir ilişkileri var. daha çok güçlerini (yani aptallıklarını) birleştirmeyi seviyorlar. çünkü diğer iki karakter charles ve mac onlardan çok daha aptal ama çok daha iyi niyetliler.
dennis ekip lideri gibi gözükse de, biraz daha mantık sahibi charles genelde olayları yoluna sokmayı bilen bir tip. mac ise aralarında en aptal olarak bilineni. bu 3 arkadaşı dışında dünyada kimse onu gerçekten sevmiyor. ama mac gerçekten de sevilecek şeyler yapmıyor. çünkü mesela kendisi ilkokulda beden öğretmeni neden beni değil de onu taciz etti diye düşünüp kısa şortlar giyip yıllar sonra beden öğretmenin yanına gidip kendini taciz ettirmeye çalışan bir insan. bu denli deli bir karakter. dee'nin babasının (danny de vito) da dediği gibi "en çok mac ile iyi bir ekip olmak istiyorum çünkü o herşeyi yapabilecek kadar salak"
sweet dee için ayrı paragraf. en sevdiğim karakter
sweet dee. dizideki görevi, dizideki hakim bir duruş olan aseksüelliğin simgesi olmak. daha önce seinfeld'in elaine'ninde de gördüğümüz gibi, 2'den fazla yakın erkek arkadaş edinen bir dişi yavaş yavaş erkekleşiyor. bu erkekleşme hal ve tavır veya görünüşle de olmuyor. benim de anlamadığım bir şekilde erkekleşiyor işte. elaine'nin arada sırada çıktığı insanlar oluyordu gerçi hatta seinfeld'in tabanında jerry ve elaine'nin gerçek aşkı vardı. ama it's always sunny in philadelphia'da aşkın, cinselliğin ucunu bile göremiyosunuz. daha doğrusu çok az görüyorsunuz, onu da en uç noktalarda görüyorsunuz. bir bölümde sweet dee gay bir zenciyle çıkıyordu, çıktığını zannediyordu. bir başka bölümde liseli bir çocukla çıkıyordu. sadece charles, kafedeki kıza aşık. mac'in ise birkaç haftalığına travesti bir sevgilisi oldu. dennis kendini bir sabah iki gay ile aynı yatakta uyanmış halde buluyor. yine de sweet dee'nin hakkı yeniyor. benim nazarımda çok karizmatik, çok hoş bir kız. onun gibi bir kız arkadaşım olmasını isterdim şahsen.
özellikle amerikan halkına dayatılmış bir his olan zencilere, yahudilere ve gaylere karşı ayrımcılık yapmamak için kasılıp durmalar, dizide komik bir şekilde kendini gösteriyor. bu kasılmalar çok pis taşağa alınıyor. mesela bir zenciye ırkçı olmadıklarını kanıtlamaları için binbir türlü işe giriyorlar. ortalık yerde "yahudi" diyemiyorlar. musevi inancına sahip olan insanlar diyorlar. barlarını gay barı yapıp yapmamak arasında gidip geliyorlar. bir israiiliye cihad ilan ediyorlar, ama bunu yaparken anti semitist görünmemeye çalışıyorlar. dizi amerikan halkının bu tip hezeyanlarını çok iyi hicvediyor.
danny de vito'nun diziye dennis'in ve sweet dee'nin babası olarak girmesi biraz dokuyu bozmuş gibi. ama dizi yine de olağanüstü komik. irlanda kökenli amerika mizahı diye birşeyin olduğuna inanmaya başlıyorum. her hafta ekrana çivileniyorum. kahkahalarımlar sadabadı şenlendiriyorum.