bu şehrin sokaklarını bilmeyenlerin değil,ruhunu anlamayanların yaptığı iştir.bu şehir bir heykel gibi değil,bir insan gibi görülmelidir.araplar mekanın şerefi mekan üzerinde ikamet edendir derler,istanbul'u insanlarından bağımsız düşünüp mekana hapsedenler onu maddenin dar kalıplarına sıkıştıranlardır.ondaki esrarın size nerde açılacağı hiç belli değildir.siz boğaza karşı kahvenizi içerken görmeyi umarsınız da o sizi pis bir lokantada,salaş bir meyhanede,tuvalet kokularıyla samsun cigarası kokuları birbirine karışan bir kahvehanede bekliyor olur.belki bir hamalın küfesindedir,belki haydarpaşa'dan inip ilk defa şehre bakan fakir bir köylünün gözlerinde.ne bir kutsanmışlık abidesidir o şehir,ne de şeytanın dölyatağı.insana benzer dediğim üzre,ne melektir ne de şeytan.onu çözdüğünü sananlar bu ruhun esrarına vakıf olamayanlardır,nitekim onlar kendi ruhunun esrarından da alabildiğine habersizdirler.
istanbul'da birkaç yılını geçirmiş ve bu birkaç yıl içinde, neredeyse içine girmediği sokak kalmamış olan insanlar için pek olasıdır. hele ki bu kişiler, anadolu'nun farklı şehirlerini de gezip görmüşlerse, ''istanbul'u çözdüm ben aga.'' derlerse, inanmak gerekir.
istanbul'u çözdüğünü düşünen birisi olarak şu klişeyi kullanmaktan hiç sakınmam. istanbul, türkiye'nin on altı kilometrekare'ye sığdırılmış halidir. her şehirden insan vardır ve bu insanlar kümeler halinde, öz-şehirlerinin, hem fiziksel, hem de sosyal birer kopyasını kondurmuşlardır istanbul'a. tıpkı, anadolu'daki şehirlerin neredeyse tamamının, fiziksel olarak hiçbir özgünlükleri kalmamış beton yığınları olması gibi, istanbul'un içindeki bu küçük şehircikler de aynıdır. hep aynı şekilsizlik, aynı zevksizlik, aynı tekdüzelik, aynı arazi talanı. yani ''istanbul'un istanbulluğu kalmadı be üstadım'' tadında klişler, ne yazık ki doğrudur.
istanbul, zamanında her milletten seyyahın, tüccarın, diplomatın görüp de hayran kaldığı, memleketlerine gittiklerinde ağızlarının sularını akıtarak anlattığı, büyülü, cezbedici, dünya güzeli -ya da her ne sıfatı kullanırsanız artık- bir şehir değildir. hani cem yılmaz diyor ya ''istanbula'a bakan ya şair oluyor, ya da ananı sikecem istanbul. sen mi büyüksün ben mi! diyor'' lafı kısmen doğru. çünkü istanbul'un, adına şiir yazılacak bir tarafı kalmadı. herkesin malı olması gereken ve fakat, her zaman olduğu gibi, parası olanın kapattığı boğaz sırtları kaldı, belki oralara bakarak birkaç mısra çıkarabilenler vardır. ha, belki biraz da adalar.
tarihi yarımada var bir de. şiddetle ve ısrarla yokedilmeye, talan edilmeye çalışılan. surlar falan var, bizans'tan kalan. etrafı ucube yollarla, kavşaklarla, donatılmış. geceleri etraflarında dolaşanların can güvenliğinin olmadığı surlar.
her şeye rağmen, şehrin ruhundan falan bahsedenler var. ama ne yazık ki ben o ruhu pek göremiyorum. bir defa, istanbulluluk diye bir şey yok. ben istanbulluyum diyen de yok pek. herkes, bu fırsatlar şehrinden bir şeyler koparmanın derdinde. rutin işte, hayat kavgası, ekmek derdi. sürekli bir telaş, bir yerlere yetişebilme kaygısı, götü koruma güdüsü, stres, cinnet, paranoya... dersaadet falan, eskidenmiş. biz göremedik ve hiçbir zaman da göremeyeceğiz.
sonra, ülkenin akla gelen her şeyinin merkezidir istanbul. turizm, finans, sanayi, kültür, eğitim, alışveriş, sanat, spor, kısmen yönetim... alternatifi yok ve alternatifi yaratılacakmış gibi de görünmüyor. tersine, merkaz bankası'nı da taşımak istiyorlar istanbul'a. bir ülkenin neredeyse her şeyini bir şehre yatırması biraz riskli gelmiyor mu size?
neyse, siz hala şiir falan yazın, oy istanbul, cennet istanbul, sana aşığım istanbul falan. methiyeler düzün, şehrin ruhundan falan bahsedin, gizemcilik oynayın. bunların hiçbiri istanbul'un artık güvensiz, patlamaya hazır bir ucubeden fazlası olmadığı gerçeğini değiştirmeyecek.