istanbulu severkenki insanlık hallerine, istanbula beslenen duyguların hem aşk hem nefret gibi olabileceğine dair yazılmış çok güzel bir yazı.
şiirbaz dostumuzun gönlünden parmağına, parmağından kalemine akmış gitmiş sözler...
---------------------------------------------------------------------------------
bugün istanbul’u gezerken aklıma gelen masum bir soru bu. kayseri’de lise okurken, üniversite ile ilgili aklımdaki tek hedef istanbul’a gelmekle ilgiliydi. bölüm, üniversite yahut hangi yakada olacağını hiç düşünmedim. lise 2′nin yaz aylarında çok sevdiğim birinin misafiri olarak bir haftalığına geldiğim bu şehirde bir gün “sâkin” olarak kalacağımı düşünüyordum. kayseri‘de okuduğum ilkokul binasının yıkıldığını, ortaokul ve liseyi yaşadığım okulun da baştan sona değiştiğini düşünürsem, zaten kayseri de benden pek memnun değildi. istanbul’a beni çekenin ne olduğunu bilemesem de (eskiler, rızkın buradaymış evlâdım, derdi) buradan da ayrılmayı hiçbir şekilde düşünmedim. avrupa ya da amerika’da bir master, doktora; yahut bir başka şehirde bambaşka bir kariyer düşüncesi geçmedi aklımın köşesinden.
bunları kendi serencâmımı anlatmak için değil, bilâkis bu kadar hayat inşâ sürecinin içinde istanbul’un nasıl bir yer tutabileceğini gösterebilmek için söylüyorum. hayata başlarken, istanbul’u hep aklımın ucundan geçirdiğimi, hatta seçtiğim işi bile o şehrin en ücra yerlerine dahi gidebilecek şekilde ayarlamaya çalıştığımı da eklersem, sanırım yukarıdaki soru daha da anlamlı olacak.
bugün boğaz’da vapurla gezinirken, muhteşem bir manzara beklerken, o apartman yığınlarıyla karşılaştım. yanımdaki “yabancıyla” muhabbet ederken, ona 50 yıl önce buraların hep ağaçlarla kaplı olduğunu söyledim. insanların bu şehirde hep yorulduğunu, belki bu nedenle biraz da öfkeli olduklarını ekledim. sanki, şehirle olan bütün hesaplaşmamı o anda yanımdaki “turiste” anlatıyordum. üstelik duramıyordum da bir türlü; “biz türkiyeliler, herhangi bir konuda kendimizi eksik hissettiğimizde öfkeleniriz” dedim sonra. iş disiplininden ve rasyonel düşünceden kaçıyoruz sürekli, rahat ve aldırmaz oluyoruz. kendi iç dünyamızda sıkışmışız, yurt dışına çok az çıkıyoruz. genelde ülke içindedir seyahatlerimiz.
günlerdir otobüste, vapurda, sahildeki banklarda, metroda, tramvayda yahut üst geçit merdivenlerinde karşılaştığım gözlerde okuduğum o “hâli” bir anda döküyordum kelimelere. istanbul, türkiye‘nin bir özetidir, diyordu birisi yakın zamanda. madem öyledir, istanbul’da yaşayan insanlar arasında dolaşırken aklıma gelen her şey de türkiye ile ilgilidir. bir şehrin sâkinleri de bir şekilde şehirden bağımsız düşünülemiyor hâliyle. namık kemal‘in zamanında londra‘ya düzdüğü methiyelerin aslında batılı insana dair olduğunu da uzaktan uzağa anlıyordum.
yanımdaki batılı hanımefendiye kendi insanımı şikayet ederken, bir yandan da japon bir yöneticinin hâlinden şikayetçiyken beraberce, kendimi bir an o romantik genç osmanlılar‘ın yerine koydum. bütün bir kuşağı etkileyen namık kemal’in neden batılı olmak istediğini düşündüm. neden batılılara bizi anlatmaktan kaçındığını, fakat bize gelip batılıları anlattığını hatırladım. tevfik fikret‘in “promete” olup, batı’dan çalacağı ateşle, “bizi” aydınlatmak isteyişindeki hikmeti kavradım bir kez daha.
biliyordum, yanımdaki batılı hanımefendi benden daha az biliyordu batı‘yı. yahudi ve hristiyan mitolojisini, antik yunan ve roma imparatorluğu felsefesini, rönesans düşüncesini, aydınlanmayı, endüstri toplumunu, moderniteyi, birinci ve ikinci dünya savaşını, toplumsal dönüşümleri, devrimler tarihini, komünizmi ve sosyalizmi, soğuk savaşı, postmoderniteyi, geç-kapitalizmi, liberalizmi, neo ekli bütün o başka izm’leri. dahası doğu‘yu biliyordum. hint‘i, çin‘i, islam’ı, islam içre onlarca düşünceyi… koca bir edebiyatı ve felsefeyi. görsel malzemeler olmadan yaratılmış olağanüstü bir yazılı mirası. binbir gece masallarının orjinal isminde yazıldığı gibi, “binbir geceyi” ve “bir geceyi”.
sonra yanımdaki hanımefendi döndü ve istanbul‘un en çok da “iki kıta arasında bulunma halini” sevdiğini söyledi. daha önce tanpınar‘ın ve oğuz atay‘ın ve orhan pamuk‘un yazdığı gibi. yusuf atılgan‘ın ve başkalarının. bejan matur‘un şiirleri gibi. ismet özel‘in nefreti gibi. tevfik fikret‘in hayranlığı gibi. doğu ve batı arasında bulunma hâline herkesin bir tepkisi vardı elbette.
kulağımda mozart‘ın lacrimosa’sı ile bir camiye giriyordum. yahut dudağımda mevlana‘dan bir şiirle nescafe‘mi yudumluyordum.
kimisi, bu iki medeniyetten birinden nefret ederek varoluyordu, kimisi birine koşulsuz hayran olarak. bazısı, her ikisinden de kaçmaya çalışıyor, bazısı her ikisini de yaşıyordu. arada bulunma hâliydi bu. araftı.
yanımdaki batılı hanımefendiyle vedalaştıktan sonra, eve gelip bunları yazıyordum işte. kulağımda ispanyol ezgilerini ve erkan oğur‘un perdesiz gitarını, yanık bir anadolu sesiyle birleştiren bir müzikle. istanbul gerçekten o kadar da güzel mi? siz karar verin efendim…
----------------------------------------------------------------
kaynak:
http://www.sakinkafa.com/...