trafiğin, kirliliğin ve kalabalığın "en"lerini barındıran, her geçen gün daha grileşen, pisleşen, kalabalıklaşan bir kentten nefret etmektir. iç içe geçmiş villalar ve gecekondular, uzaylı nişantaşı muhiti ve sokak çocukları gibi tezatlar da sadece istanbul'dan değil, aynı zamanda hayattan nefret ettirme potansiyeline sahiptir.
sevgilinizden ayrıldığınız zaman -hala seviyorsanız- hissedeceğiniz geçici hissiyat.
gittiğiniz her yer size "o"nu hatırlatır, her tarafta bir parça anı vardır.. nefes alamaz hale gelir, onun olmadığı bir yer istersiniz..
sonuç : hiç dışarı çıkmak istememek ve istanbul'dan nefret etmek .
bütün sevdiklerin eninde sonunda seni izmirde bırakıp istanbula gidiyorsa -ya da zaten hep istanbuldaysa- gayet normal kabul edilebilecek durum.
(bkz: istanbul u kıskanmak)
gelmemek için uğraşmak, geldikten sonra da bir o kadar gitmek için uğraşmak demek.
yapmacık güzelliklerine kapılmayanların beğenme tepkilerinin "hıımmm güzel yapmışlar"dan öteye gitmemesi demek. memleketine her gittiğinde daha da artan öfke ve isteksizlik demek. (yine de tatilin sonunda o şehre geri döneceğiinizi bilirsiniz ve elinizden bir şey gelmemektedir.)
mezun olduktan sonra tası tarağı toplayıp gitmek için zaman kaybetmemek için şimdiden o anını planlarını yapmak demek. bu isteğin hayalden öteye gitmeyeceğini anlayınca da itü'yü memlekete taşımanın planlarına geçmek demek.
bu düşüncelerimi anlamayan istanbul aşıklarını anlamamak demek.
her gün okul gidişi ve dönüşü bilumum hissettiğim duygu. trafik, stres, sıkıntı, anlayışsız insanlar, güvensiz sokaklar, kalabalık, toz, duman, bina ve insan yığınları, kirlilik, mutsuz ve uykulu yüzler ve istanbul'un yozlaşmış ilişkileri.. nefret ediyorum bu şehirden.. hemen her gün eve dönüşte aynı şeyleri yaşıyorum ve o güvensiz sokaklarda yahut tıklım tıklım bir türlü ilerlemeyen otobüslerde insanların garip bakışları altında hüngür hüngür ağlıyorum.
nefret ediyorum senden, gideceğim uzaklara yaşamayacağım seni.. ama yine de dönmemek üzere diyemiyorum. beni ne kadar üzse de aşık olunan sevgilinin tatlı bir bakışı gibi, gecelerinde o boğazın, o haliçin görüntüsü gönlümü alıveriyor. işte sırf bunun yüzünden arada görmeye geleceğim seni..
evet bilmemektir belki istanbulu sevmemek.
yakınından bile geçmek istememektir.ankarada doğmuş büyümüş biri olarak ankara neyime yetmiyor ulan diye söylenmektir belki de.belki de kendini kandırmak.
aile bireylerinin işlerinden dolayı birer birer istanbul yollarına dökülmeleri ise ilginç gelmez başlangıçta.
ama yıllardır sürdürdüğünüz mutlu yaşamınıza , istanbuldan gelen kötü haberler, kayıplar ,belalar nokta koymaz belki de ama damgalar bir şekilde.
evet hepsi istanbulu sevmemek için haklı sebeplerim.
uzaktan bile nefret etmek mümkün.
istanbul'dan sıkıldığım ve nefret ettiğim bir zamanda yazmıştım bu şiiri. belki biraz anlatabildim.
dalgaların sesini dinliyorum.
dağların üstünde hoş bir kızıllık,
eteklerinde karşı kıyının ışıkları.
iznik'i özlemişim.
ve iznik'i yaşıyorum sessizlikte.
sıkıyor beni büyük şehir,koşturmaca,kargaşa ve gürültü.
sevmiyorum seni istanbul
ve iznik'i yaşıyorum göl kıyısında
sen hiç yarasa gördün mü çocuğum?
bizim buralarda var.bir oraya bir buraya uçuyorlar,
özgürce kanat çırpıyorlar gölün üstünde.
sigaramdan bir nefes çekerken ciğerlerime,
kıskanıyorum özgürlüklerini.
sıkışmış istanbul yaşantısından sonra,
işte ben de özgürüm diyorum.
ben iznik'i yaşıyorum.
dağların üstünde hoş bir kızıllık,
eteklerinde karşı kıyının ışıkları.
bu şehirde yaşadıklarının ifade edilemez bir şekilde ağır gelmesiyle böyle hisseder insan.
avare avare dolaşmayı sevdiğin istiklal'e, artık hiç gitmek istemezsin. her zaman gittiğin o cafe sana soğuk boğucu gelir. yağmuruna, çamuruna, trafiğine suç atıp, sevmiyorum seni istanbul dersin.
sadece denizini bir de onun yavruları martıları seversin. siz de olmasanız.. ile başlayan cümleler kurarsın.
sonra; tek bir düşünce dolaşır beyninin kıvrımlarında.
kanayan bir yara varsa biryerlerde, bunu engelleyecek birileri de yoksa, bir suçlu bulup üstüne yıkmak gerek herşeyi, günah keçisi lazımdır. işte o anda herşeye tanıklık eden ve en büyük suçlu sensin deyip istanbul'a küsmek, hatta terketmektir nefretin doğurduğu.
beylikdüzü taksim hattında 2 yıl boyunca sürünüp, hatta inim inim inleyip, saatlerce otobüslerde ayakta dikilmekten dolayı kapılan '' bel ağrısı ve boyun fıtığı '' gibi habis ve de ince hastalıkların sahibi olduktan sonra, ziyadesiyle hissedilebilecek bir duygudur. fakat öyle bir şehirdir ki bu istanbul, bintürlü zorlukla taksime gelindikten sonra bir beşiktaş kadıköy vapuru yapılıp, fonda thom yorke eşliğinde izlettirince kendini, mazoşistçe bir aşka bulaştığınızı farketseniz de, yeniden aşık ettirir kendine. akabinde, bünyeden '' ah istanbul ahhh '' dumanları yükselmeye başlar. 2 saat önce otobüse binerken konuştuğunuz arkadaş '' ne zaman burda olursun '' sorusuna karşılık olarak yediği kallavi bir azardan sonra 5 karış surat beklerken, mest olmuş bir suratla karşılaşınca da '' şaştık kaldık '' bakışları atar.
seni seçtim istanbul, bu gece nefret torbamdan sen çıktın.
seni ilk defa suçladım
ilk defa senden nefret ettiğimi dile getirdim.
ne için, ne uğruna?
canımı acıtıyor hala...
uzaktayım... bir o kadar da yakın aslında,
belki bir işaretin yeter ama korkuyorum,
istanbul, sen nasıl bir yersinki herşeyi mahvettin
aldın onu benden
ayırdın...
ben değil miydim sana tapan
arkamdan vurdun, yaraladın,
yaram orada öylece kaldı
ne kapandı nede tekrar kanadı.
kabuslardayım,
her gece bir sıçramayla uyanıyorum
yalnızlık sinmiş heryere, ürperiyorum,
aldın onu benden
ayırdın...
şimdi isyanlardayım,
herşeye inat geçmişi yad etmek derdindeyim,
her düşündüğümde bir daha yara alsamda
acı çekmek işlemiş damarlarıma
istanbul bu gece seni seçtim
başka kimse yoktu suçlayacak
ben onu seninle daha çok sevdim
bu gece de senden nefret ettim.
istanbula dönüşü, çünkü iki gün sonra tekrar ayrılacağı bilindiği için özlemin nefretle karıştığı olgudur. bana hep öyle oluyor istanbuldan nefret ediyorum ayrılacağımı bildiğimden.