belki ilginizi çeker
  1. · türban özgürlük değil köleliktir
  2. · gelişmemiş halkın eline demokrasi vermek
gündem
  1. · ezel
  2. · kız arkadaşı behlül ve sawyer la yatakta basmak
  3. · 28 kasım 2009 fenerbahçe kasımpaşa maçı
  4. · 24 kasım 2009 barcelona inter maçı
  5. · 25 kasım 2009 emekçi grevi
  6. · 25 kasım 2009 manchester united beşiktaş maçı
  7. · kesilen kediye acıyıp koyuna hiç acımamak
  8. · inti illimani
  9. · statü

iran a şeriat demokrasi ve özgürlük vaadiyle geldi  

  1. 23 eylül 2007 tarihli hürriyet gazetesinde yer alan soner yalçın yazısı. hakkında yorum yapmaya gerek duymuyorum.


    akp’nin anayasa tasarısı hazırlıkları, türkiye’nin bir saklı gündeminin doğmasına neden oldu: "darbe mi? şeriat mı?" işte türkiye’nin gizli gündemi bu soru. herkes bunu tartışıyor. ne rastlantı; yıllar önce, islam devriminden önce benzer soru iran’ın da gündemindeydi. iranlı solcular, demokratlar, liberaller ve milliyetçiler bu soruyu tartışıyordu, darbeye karşı çıkıyorlardı. gelin iran’ın islam devrimi öncesi ve sonrası günlerine gidelim. bir de, "mahalle baskısı" var mıymış görelim.


    merhaba. benim adım bahman nirumand. iranlı bir gazeteci-yazarım.

    şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.

    ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

    evet, humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

    şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.

    yanıldık. kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.

    üzerinde durmadık

    her şey 14 ocak 1979 tarihinde değişti. şah, iran’ı terk etti. ardından iran tarihinin en büyük yürüyüşü tahran’da yapıldı. sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.

    fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.

    pek üzerinde durmadık bu olayın, "hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.

    ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "islam mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

    haberi ciddiye almadık; "üç beş sapsızın işi" dedik.

    bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.

    biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.

    "müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.

    bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!

    peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.

    biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "ittifak" "eylem birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.

    geçiş sancıları sandık

    humeyni, "bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.

    şiraz’da "islam mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. benzer olay tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

    sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.

    şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..

    oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. alınan her kararda "tamam bu sonuncusu" diyorduk. ama arkası hep geliyordu.

    kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.

    kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

    aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.

    biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! abartmaya gerek yoktu.

    hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.

    referandum oyunu

    üç ay önce humeyni, paris’te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri islam düşmanı ilan etmişti.

    bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

    mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.

    referandum meselesini gündeme getirdiler. halka soracaklardı: "islam cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"

    kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?

    yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "islam’a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"

    biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. islam cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"

    ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.

    sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.

    mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

    halkı anlayamadık

    mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.

    örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "ayendegan" gazetesi’ni kapattırdılar. sıra sonra "keyhan" gazetesi’ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.

    tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.

    özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

    sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.

    örtünmek moda oldu!

    tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

    komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal islamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.

    şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.

    milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.

    kaçanlardan biri de bendim.

    umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.

    (not: bu metin, bahman nirumand’ın "iran" kitabından derlenmiştir.)

    türkiye’nin iran benzerliği çok şaşırtıcı

    önce bir tespit yapalım:

    diyorlar ki, "türkiye, iran’a benzemez!"

    yanılıyorlar.

    bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:

    19. yüzyılda ingiltere’nin osmanlı devleti gibi iran üzerinde de nüfuzu vardı.

    iki ülke de tarım ülkesiydi.

    20. yüzyıl başında, -iran 1906; osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.

    her iki ülke 1920’lerde yeni liderleriyle yönetildi:

    iran’da subay rıza han (pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "şah" ilan etti.

    türkiye’nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen mustafa kemal atatürk’tü.

    her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. kılıf kıyafet devrimi yaptılar.

    bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.

    iran 1940’ta, türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.

    iran’da 1951’de, türkiye’de 1960’ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı.

    iran’da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.

    cıa, iran’daki darbeci musaddık’ı yıktı. yerine tekrar şah rıza pehlevi’yi getirdi. şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.

    türkiye, 1961’de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.

    1960’lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve islamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.

    aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. abd "abi" rolündeydi. düşman ise komünizmdi.

    her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.

    sol muhalefetin ezildiği dönemde islamcı hareketler güçlendi.

    yeşil kuşak projesi

    burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970’li yılların son dönemini bir hatırlayalım.

    sovyetler birliği, afganistan’a girmişti.

    abd’nin kontrolündeki şah, iran’ı terk etmişti. türkiye’de büyük bir sol dalga vardı.

    soğuk savaş döneminde siz abd’nin yerinde olsanız ne yaparsınız?

    iran’da sovyetler birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.

    türkiye’de 12 eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, islamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.

    abd, şah’tan umudunu kesince mollaları destekledi. iran’da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.

    şah rıza pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "amerika ve ingiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı.

    abd, sovyetler birliği’ni islam ülkeleriyle kuşatıp içindeki islamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.

    bu nedenle iranlı subaylara hep engel oldu.

    örneğin: şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat başbakan bahtiyar "islam cumhuriyeti’ne izin vermeyeceğim" diyordu.

    genelkurmay başkanı karabagi, bahtiyar’ı destekliyordu.

    bahtiyar, abd ve ingiltere’ye danıştı. tabii ki destek alamadı.

    mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.

    sonunda humeyni, tahran’a geldi. yerleştiği "refah okulu"nda, liberal-islamcı mehdi bazargan’ı başbakan ilan ettiğini açıkladı. abd ve avrupa bu "ılımlı islamcı" atamadan mutlu oldu.

    ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.

    son hedefleri, halkın oylarıyla cumhurbaşkanı olan liberal müslüman beni sadr idi.

    askerler bu kez beni sadr’ın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

    mollalar iktidara yerleşti. "ılımlı islam" istemiyorlardı!

    destek esnaftan

    iran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. sadece 1963’te şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. bu nedenle humeyni, türkiye’ye sürgüne gönderilmişti.

    durum aslında bizim nakşibendiler’e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. neyse...

    türkiye’deki islami hareketler ile iran’daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?

    yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:

    mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu bazar esnafıydı.

    mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. bunun sebebi, özerklik için harekete geçen azeri, kürt, beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.

    ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.

    şimdi tekrar başa dönüp soralım: türkiye, iran’a benziyor mu?
    (kurutulmus kelebek, 05.12.2007 13:01)
  2. onlarca yılın demode korkusu.
    70'lerin komünizminden korkan "fikri hür vicdanı hür" vatandaşları, şimdi itina ile bunun üzerinde duruyor.
    "komünizmde herkes birbirinin anasına bacısına dadanacakmış" hurafesine şu an en azılı orospuçocuğu anti-komünist dahi gülüyordur. ölenlere el-fatiha, kalanlara ecir sabır.
    çok şükür sscb olmadık, kendisi de küle toprağa kavuştu, yıpranmış fotoğraflar ve trendy tişörtler kaldı geriye , üzerinde sovyetler birliğinin kısaltmasının basılı olduğu.
    iran mı oluyoruz gerçekten, suudilere mi dönüyoruz?
    peki nasıl oluyor? bu ülke adına nasıl bir tipoloji oluştu zihinlerde, "şerri hükümler"le yönetilmesinin haricinde. boş küme! kültürler analoji vasıtasıyla incelenemez. öyle olsaydı belçikalıların türk olduğunu iddia eden profesörü ayakta alkışlamamız gerekecekti. ya da kaşımızın rengi ve kalabalık aile yemeklerimiz italyanları andırdığı için de italyanlaştığımızı pekalâ iddia edebilirdik. fakat buna eblehlik denir. bir milletin, toplumun ya da topluluğun kültürel varoluşunu benzerlikler üzerinden değerlendirerek izah etmek kravatla modernleştiğini varsayan zihniyetin sabit fikri olabilir ancak.
    tarihinde hiçbir zaman teokratik meşruiyeti esas kabul etmemiş (istisnai pragmatik uygulamalar hariç) politik bir mirasın sahibi olarak bu fikre kısa yoldan nasıl varabiliyoruz merak ediyorum. şu mu? önce beyin yıkama faaliyetleri, sonra yasalar, sonra belirli adamları uygun koltuklara oturtarak teokratik düzene geçiş... herşey bu kadar basit ve metodu belirgin bir çizgi üzerinde ilerliyor, öyle mi? bu kadar düz ve basit.
    benzerliklere ve muhtemel akıbete bakalım:
    iran'da da kadınlar modernistti, ruj sürerlerdi, şimdi çarşafa dolandılar.özgürlükler kısıtlandı.
    devrim sırasında solcular mollalara destek oldu, sonra mollalar hepsini astı.
    onlar da müslüman biz de.
    benzemezliklerimiz:
    iran teokratik olmadığı dönemlerde bir şah tarafından yönetiliyordu.
    iran, islamı şia kültürü üzerinden yorumlar. türkiye’de şiilerin azınlıkta olduğunu söylememe bilmem gerek var mı?
    şialıkta “kişi kültü” dinin tek bir şahsın otoritesinin hakimiyeti altına girmesinde önemli bir kaynaktır (bkz: velayeti fakih)
    böylesine farklı renk kombinasyonlarına sahip iki farklı paletten, birbirine bu kadar benzer resimlerin çıkabileceğini iddia edemiyorum, şahsen. bu kadar basit bir algıyı reddediyorum.
    bu noktada türkiye’nin politik panoramasının ağırlık eksenini oluşturduğunu düşündüğüm muhafazakâr üslup aklıma geliyor. her genel seçim sonrasında merkez sağı muktedir görmek isteyen kâhir ekseriyet. yanlış anlaşılmasın. bu nevi bir muhafazakarlığın kurtuluş formülünü elinde tuttuğunu söylemiyorum. bir tespitte bulunuyorum. içinde anti-demokratik teamülleri mütemadiyen yeniden üreten ancak özellikle dini pratiklerde kendine özgü bir üslup geliştirmiş ve itidalli bir yol çizmiş muhafazakarlığı kast ediyorum. (ancak bu muhafazakar tavrın milliyetçilik ve devlet otoritesini yücelttiğini, bu çizginin çok daha kalın ve keskin hatlara sahip olduğunu da bir not olarak düşeyim)
    sonuç olarak islamiyetin kuramsal olarak çok da kafaları meşgul etmediği , ancak pratikler söz konusu olduğunda kendi ılımlı yönünü belirlemiş olan bir kültürün içinde nefes alıyoruz. malum kültür, içinde milyonlarca aleviyi, “sıradan” sünni muhafazakarları, her çeşit solcuyu ,sosyalistleri,kemalistleri,liberalleri,azınlıkları barındırıyor. buna rağmen böylesi garip bir korkuya kapılmak, akıl dışı olsa gerek.
    sonlandıralım: demokrasi birkaç kurumun çatık kaşlı bürokratına emanet edilemeyecek kadar değerlidir. demokrasi aşkla, duygularla, feveranla değil mücadele ile tahkim edilir. bunun yolu da türbanlı genç kızların amfiye girişini yasaklamaktan değil yoksullukla, adaletsizlikle savaşmaktan; insan(ın )haklarını koşulsuz korumaktan geçer.
    evet, bu ağrılar çok sıkıntı verir fakat adamı hastanelik etmez. telaşa mahal yok.
    (altlejant, 07.02.2008 22:46 ~ 08.02.2008 11:29)
  3. (mücrim, 07.02.2008 23:14)
  4. iran ile ilgili 3 önemli örnek;

    @2214339
    @2215186
    @2216603

    sanırım yeterince açık...
    (itirazım var sayın yönetici, 07.02.2008 23:21 ~ 23:21)
  5. türkiye'deki laiklik baskısı ile iran'daki din baskısının demokrasi ile özgürlük üzerindeki etkisiyle aynıdır..
    (x sentos, 07.02.2008 23:27)
  6. (nokia şarzı, 07.02.2008 23:53)
  7. (bkz: persepolis)
    (burju, 26.04.2008 22:23)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil