into the wild   

 sayfa  / 2
adana çık aradan

  1. sean penn'in yönettiği ve bir kitaptan uyarlanan film.

    http://www.imdb.com/...
    (seanpenn, 12.12.2007 17:17)


  2. filmi izlemeden şu giriyi yazmak yüreğimden parçalar eksiltiyor; ancak filmin türkiye'de girip girmemesi kesin olmadığı için bekleyemeyeceğim.

    into the wild, sean penn tarafından yönetilen, jon krauker'in kitabından uyarlanan bir filmdir. benim ise yazmakta olduğum bu filmin, pearl jam vokalisti eddie vedder tarafından neredeyse tek başına hazırlanan soundtrack albümüdür.

    her şeyden önce bence harika bir albüm olmuş. fazla gürültülü olmayan, sakin ilerleyen çok güzel şarkılar barındıran bir albüm... pearl jam'den ayrıyken aynı tadı veremeyeceğini tahmin ettiğim eddie beni bir şekilde haklı çıkarıyor. gerçekten albüm pearl jam konseptinden oldukça farklı; ama oldukça güzel.

    albümdeki (bir kaç şarkıdakiler dışında) bütün enstrümanları eddie vedder'ın çaldığı ve yine (bir kaç şarkı dışında) bütün sözlerin eddie vedder'a ait olduğu söyleniyor. bu şekilde bakınca albüm daha bir kıymetlendi gözümde. tabii öyle çılgın sololar filan barındırmıyor albüm, vokal ağırlıklı olmuş. soundtrack olduğu için de şarkıları belli bir konsept içinde ilerliyor.

    uzun uzun, her şarkısını incelemek nasip olmadı şimdilik. long nights, no ceiling, far behind, society ve grammy adayı guaranteed benim favorilerim bu albümde. diğerleri de çok güzel. dinleyin, dinletin.

    süper edit: grammy aldı eddie guaranteed ile.
    (twinkle, 12.01.2008 15:14 ~ 27.02.2008 22:43)
  3. mutluluk ne zaman gerçektir diye kaşınıp duruyosanız mutlaka izlemeniz gereken bir film.

    happiness is real only when shared
    (mutluluk sadece paylaşıldığı zaman gerçektir)

    alexander supertramp
    (iskender süperserseri süperavare süperkopuk)

    öyle hemen deyiverdim gibi oldu sonunu ama değil. mutluluk gibi bu lafta tek başına pek gerçek değil aslında. film, bu lafı alıp gerçek yapabildiği için güzel bir filmdi kanımca. bilmem düğümleyebildim mi seni sevgili okurum.

    ha bu arada önemi bir detay, film:

    inspired by a true story
    (gerçek hayat hikayesinden alınma)
    (nikmikyok, 26.01.2008 21:03 ~ 21:16)
  4. birkaç yıldır içimde büyüttüğüm bir istek, bir kıvılcım vardı: ailemin benden istediği üniversite diplomasını onlara hediye edip insanların en büyük ilham kaynağı ve hayal gücünün sınırı olan "doğa"yı keşfetmek; ona, mümkün olan en "doğal" şekilde dönmek. işte bu film, içimdeki bu isteği her dakikasında, her saniyesinde sertçe kamçıladı. bu kadar etkili olmasının en büyük sebeplerinden biri de gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yapılmış olması. yani, içimdeki kıvılcımın ateşe dönüşebileceğine büyük bir kanıt teşkil etmesi.

    filmi kendimden bağımsız -ve izleyeceklerin bana küfretmelerine neden olmadan- değerlendirecek olursam; toplum ve mevcut sisteme yapılan birkaç gönderme oldukça hoş olmuş. oyunculuk güzel; emile hirsch'e 'alexander supertramp' rolü çok yakışmış. kurgunun çok da iyi olmamasına karşın "en iyi kurgu" dalında oscara aday gösterilmesi saçma olmuş. açıkçası "en iyi film" dalında bu filmin adaylığını görmek çok daha güzel olurdu.

    ancak her şeyden öte film düşündürücü olmuş. gerek toplum ve içinde bulunulan düzeni, gerek hayatınızın geri kalanında nasıl yaşamak istediğinizi, ait olduğunuz yerin aslına şu an bulunduğunuz nokta olup olmadığını vs. düşünüyorsunuz. bazen de yabancı olduğunuz insanların hayatlarına -çok ufak da olsa- etki ettiğinizde, yaşamın anlamına biraz olsun yaklaşabildiğiniz akla geliyor.
    ..ve farkına varıyorsunuz: insan yıllar yılı inandığı şey uğruna ölüyorken, pişman olmak için bile artık çok geç olduğu bir anda, inandığı şeylerin aslında yanlış olduğunu anlayabiliyor.

    son olarak: film için özel olarak hazırlandığından mıdır bilinmez, ben filmle böylesine bütünleşmiş bir soundtrack görmedim. her şarkı çalındığı sahneyle mükemmel bir uyum içinde. cuk oturmak böyle bir şey. eddie vedder'ın yeteneği, tatlı ritmler, arpejler ve en önemlisi de sözler... alıp götürüyor.


    "i now walk into the wild."
    kendimi bulmaya hazır olduğumda, i will walk into the wild...
    (arkhe, 02.03.2008 00:04)
  5. farkındalığı açığa vurması ama bu sırada etrafında kimsenin olmaması ile bunu kabullenme süreci ve aynı zamanda daha önceden kabuller dünyasından göç ettiğini bilmesi filmi kendi değer ve hayallerinizle şekillendirmenize imkan veriyor. belki de en kendini hissettiren olumsuz yanı yönetmenin duyguya kendi imgelerini katma çabası ki bu noktayı ıraksatmak sizin ufkunuza bakıyor ancak.
    (boundless, 02.03.2008 21:18)
  6. denali national park yakınlarında uzun ve çetin bir yürüyüşten sonra, az bir ekipman ve yiyecek ile alaska yabanında hayatta kalmaya çalışmış ve başaramamış christopher johnson mccandless anısına yapılmış film.
    kitap ise jon krakauer tarafından 1996'da basılmış ve film ile aynı adı taşıyor.


    aşağıdaki fotoğraf ölmeden önceki son fotoğrafıdır ve avcılar tarafından cesedi bulunduğunda makinada tab edilmemiş haldeymiş.
    http://upload.wikimedia.org/...


    izlemekten asla bıkmayacağım, hayatımın filmidir aynı zamanda.
    (aguney, 18.03.2008 21:27 ~ 21:28)
  7. bir film izledim hayatım degişti diyenlere gülüp geçerdim, bazen alaycı bir tavırla. ben bu gece bir film izledim ve hayatım değişti.
    (5kapak1tabak, 19.03.2008 01:02)
  8. duman'dan geliyor:
    (bkz: yalnızlık paylaşılmaz)
    (cellman, 26.03.2008 00:34)
  9. özgürlüğün ne demek olduğunu sorgulatan,garip,felsefi film.özgürlük gerçekten ne demektir?gerçekten özgür olmak çok mu zordur,çok mu imkansızdır,çok mu ulaşılmazdır,gerçekten özgür olabilmek için çok mu yalnız olmak gerekir çok mu acı çekmek çok mu sevinmek çok mu düşünmek çok mu sorgulamak gerekir?ve son olarak özgürlük,mutluluk,acı ve dünya üzerindeki herhangi bi duygu sadece paylaşıldığında gerçektir.
    (stop and stare, 01.04.2008 20:10)
  10. bana kötü çağrışımlar yapan filmdir. yani en azından adından fazlaca kıllanmakta olduğum kesindir.
    (wildboy, 01.04.2008 20:54)
  11. ölçülü ve doğal oyunculukların sergilendiği, her karesi izleyiciye işleyen, görsel yönüyle de edebi yönüyle de harikalar yaratan bir film.
    (sarman, 02.04.2008 01:20)
  12. bir jon krakauer kitabıdır aslında. chris mccandlessa evlenme teklif etme isteği uyandırır insanın içinde.
    (stelloid, 03.04.2008 21:25)
  13. "doğanın içinde olucaksın adamım anlıyor musun, ne saat, ne harita , ne balta ne hiçbir şey" diyip alaska'ya doğayla beraber olmaya giderken yanına dürbünlü tüfek alan bir ikiyüzlünün hikayesi. geyiği de vursaydın o tüfekle de tam olsaydı bari angut herif.
    hayatını bu film çerçevesinde değiştirme gazına gelen arkadaşlara da bir iki önerim olacak. bu mal gibi alaska kışının ortasına ıslakken sıcak tutma kapasitesi en düşük giysilerden olan kot pantolonla gitmeyin. en azından bi-iki kampçılığa giriş kitabı ya da itü kütüphanesinde bulunan the basic essentials of survival kitabını okuyun, telef olmayın.
    (kun3uli, 10.04.2008 03:29)
  14. izlerken değil izledikten sonra keyif aldığım filmdir.

    şöyle aksiyon film olsun(artık nasıl aksiyon diye into the wild'ı seçmişiz hatırlamıyorum) izleyelim edalarıyla arkadaşımla başladığımız filmin yarısında ikimizinde içi bayımıştı.sonunu merak ettiğimizden ne yaptık ettik dayanıp izledik,film bittikten sonra arkadaşım pişmandı ama film boyunca sıkılmış olan şahsım filme hayran kalmıştı.
    (dexter, 25.04.2008 20:24)
  15. son dönemde izlediğim en etkileyici film.

    alıp başını uzaklara gitme düşüncesi kopma anlarında can simidi olarak zihninin bir köşesinde hep duran bir insan olarak, malını mülkünü hibe edip ailesine eyvallahı çekip vahşi doğaya akan adamı anlatan bu filmi mutlaka seyretmeliydim.
    film sinemada izlenir azizim ekolünden olmama rağmen, ordan burdan bulduğum bir cdyi evcağızımda kıçımı yaydıra yaydıra izlemek varken; nasıl olduysa kendimi emek sinemasının balkonunda pek de rahat olmayan koltukta alt yazısı balkon demiriyle sansürlenmiş filmi izlerken buldum. neyse koltuğa yerleşmeye uğraşıp homurdanırken hangi açıdan daha net görürüm diye kafamı eğip dururken perde açıldı ve film başladı.
    eddie wedder'in o muhteşem şarkıları daha ilk saniyede büyülemeye başlıyor insanı. sonra alexander supertramp'ın meydan okuyuşu, alaska'daki magic bus'ı , kendine kurduğu dünya, yol hikayesi , doğa, görüntüler, müzik, gitmek, yollar, özgürlük....
    into the wild bir film değil sanki; bir şiir. sahne sahne dizeleniyor ve müzikle bir ilahiye dönüşüyor. bunu neye borçlu tam olarak çıkaramadım. sinemasal başarısı mı, yoksa anlatmaya çalıştığı olay mı, bu olayın gerçek hayattan alınmış oluşu mu, yoksa anlatış şekli mi? belki de hepsi birden. ama çıkan sonuç benim gibi hayalperestler açısından olumsuz. chris mccandless'in tamamen özgürleşerek yalnız başına aradığı gerçeği, paylaşımda bulduğunu; gitmelerin geri dönüşlere mecbur olduğunu bir köşeye not ediyor.
    hayatın anlamını yalnız başına vahşi doğada bulabilirsin ama tek başına anlamlı ve mutlu bir hayat süremezsin.
    filmden çıkıp istiklal'in kalabalığına karıştığımda long nights hala kulağımdayken hiç bir zaman bırakıp gidemeyeceğimi bir kez daha anlamış bulunuyorum. çünkü:

    mutluluk paylaşılıyorsa gerçektir.
    (eugenie grandet, 28.04.2008 18:20)
  16. gerek national geographic kalitesindeki ultra organik görüntüleriyle, gerekse de soundtrack'i ile pek güzelli olmuş bir film.

    sean penn'in içinde olduğu her türlü görsel, işitsel şusal busal herşeye gözü kapalı atlayan ve olağanüstü bir sevmeli önyargı ile yaklaşan varlığımı, konusuyla ve de binbir vecize ile dolu replikleriyle tastamam tatmin etmiştir.

    repliklerden kendime anatema olarak seçtiğim şu iken; önemli olan hayatta güçlü olmak değil, hayata karşı kendini güçlü hissetmektir;

    çıkardığım gereksiz bir sonuç da şudur, michael haneke sözüm sana; le temps du loup dur şudur budur, bırak bu şehir hayatından sıkılıp doğaya göçtürüp hayatın anlamını çözdürme işlerini. sean penn'e bak ibret al. sen neyniyorsun, koy bir daniel auteil bir de juliette binoche. hatta ''oyuncu güdüklüğünden kıvranan, öldüklerinde ne halt edileceği merak uyandıran fransız sineması'' cematinin şimdilik yaşayan diğer müritlerinden depardieu'yü de, reno'yu da al, topla pılını pırtını animasyon yap bişey yap. ne bileyim yap işte birşeyler. ama yine de sen bilirsin.

    hidayet üçlük at, hadi oğlum. hidayet üçlük atmadı. peki, sen bilirsin hidayet.

    seni seviyorum ismet badem.
    (claritine, 07.05.2008 00:28 ~ 00:34)
  17. ---spoiler---

    bok vardı di mi alaska'da? evlat ediniverseydi seni işte ron! niye ağlattın bizi be chris?

    ---spoiler---
    (sözlük bana nick bul lan allahsız, 11.05.2008 20:51 ~ 15.05.2008 01:27)
  18. filmin sonunda hiç bir süpriz yok, bi bok yok.ben neden hassiktir oldum? çünkü film öyle bi film.müthişdi.
    (rushmo, 20.05.2008 16:20)
  19. son sahnelerinden birinde alexander supertramp adındaki kahramanımızın okuduğu kitabın üzerine yazdığı "happiness is only real when shared" cümlesiyle aklımda yer eden güzel film.
    (holden caulfield versus tyler durden, 23.05.2008 23:53 ~ 27.07.2008 09:58)
  20. izlediğim en yalan filmlerden biri. o kadar aldığı övgüye ve devamlı bana ''izle moruk izle bak!'' diye baskı yapan arkadaşlarıma söyleyeceğim iki cümle var da burası orası değil. bir kere sinematografik olarak oldukça zayıf bir film. senaryo hiç ilginç değil , sonu sürpriz değil , o kadar belli ki filmde neler olacağı. bir ergenin oraya buraya gidip ehliyetini kesmesi vs... şayet yaratıcı bulunuyorsa , işimiz çok kolay. sean penn e yakışmamış.
    (hplovecraft, 02.06.2008 20:30)
  21. jon krakauer'in romanından uyarlanan, izlediğim en şahane iki üç filmden biri. aylar önce soundtrackleri ile ilgili yazdığım giriden bir süre sonra izlemek nasip oldu bu filmi. evrimdışı'ya, filmi edinmemdeki katkısından dolayı ne kadar teşekkür etsem azdır, eklemeden geçmeyeyim.

    filmin konusu christopher mccandless hakkında. christopher mccandless, okuduğu okulu başarıyla bitirmiş, 25.000$ civarında para biriktirmiş, ailesi oldukça varlıklı ve son olarak notları harvard law'a girmeye yetecek derecede bir gençtir. kısacası dört dörtlük gözüken bir hayata sahiptir. annesinin ve babasının aşırı maddiyatçı tavırlarından ve birbirleriyle ettikleri kavgalar onu paradan ve diğer şeylerden (iş, kariyer, araba vs.) uzaklaştırır. arttırdığı paradan çok ufak bir kısmını alıp, kalanını fakirlere dağıtılmak üzere bıraktıktan sonra yanında öyle aham şaham, süper malzemeler olmadan doğaya çıkar. amacı alaska'ya gitmektir. filmi tamamen anlatmamak adına arada olan olayları atlıyorum ve diyeceğim odur ki christopher mccandless en sonunda alaska'ya ulaşır ve orada ölür!

    filmin sonunu söylemiş bulunduk işte. artık umarım kimse "filmin sonu sürpriz değil." demez. filmi izlemeden önce bu yazıyı okumuşsanız ne olacağına değil de nasıl olacağına yoğunlaşarak izlemenizi tavsiye ediyorum. yoksa doğru düzgün bir ekipmanı olmadan alaska'ya tek başına giden bir gencin, orada ölümüne şaşıracaksanız hiç kasmayın, tom ve jerry izleseniz yine şaşırırsınız.

    emile hirsch
    tarafından başarıyla canlandırılan christopher mccandless karakterinin film boyunca gelişimi ve tanıştığı insanların hayatını değiştirmesi anlatılıyor diyebiliriz özetle. ilk anından itibaren dağda bayırda, geyiklerle bizonlarla geçen bir film beklemeyin. mccandless, en büyük amacı olan alaska'ya gitmek ve yaşamak için para toplamaya çalışıyor. buğday topluyor, burger king'de çalışıyor vs. vs. dolayısıyla filmin oldukça büyük bir kısmı insanların arasında geçiyor ve en nihayetinde mccandless, alaska'ya ulaşıyor (gerçi alaska sahneleri filmin içine serpiştirilmiş). ayrım yapmayacağım, ama artık mccandless'ın çevresinde insan olmadığında filmin sıkıcı olacağını düşünürken hayatımın götoluşunu yaşadım. yalnızlık duygusu filme o kadar güzel yansıtılmış ki sean penn'e hayran olmamak mümkün değil. bunun yanında eddie vedder imzalı, her bir şarkısı filme tam olarak uyan, son zamanların en şahane soundtrack albümü de filmi daha da şahane yapıyor.

    filmi izlemenizi şiddetle öneriyorum. dediğim gibi, bence pek bir sürpriz beklemeyin filmden. zaten en büyük sürprizi mccandless, son sözlerinde yapıyor. hadi orasını söylemiyorum.
    (twinkle, 02.06.2008 21:07 ~ 21:10)
  22. film birçoğumuzun içinde beliren arada bir gelen herşeyi bırakıp gitme isteğini anlatan bir film. aslında bu isteği anlatmıyor bunu hayata geçirmiş bir insanı anlatıyor. başarısının burada yattığına inanıyorum çünkü biz her zaman bizi şaşırtan şeyleri değil bize yakın gelen içinde kendimizi bulduğumuz şeyleri isteriz.

    bundan sonraki kısım spoiler içerebilir.(içerse nolcak gerçi)

    filmi izlerken herşeyi bırakıp giden bir insanı izleyeceğimi biliyordum belki de bunun için biraz erteledim izlemeyi. bana gerçekten içimdeki hislere uyup gidersem neler olacağını söyleyebilme ihtimalinden dolayı bu kadar erteledim. nitekim oldu da.

    filmde alex'i gördükçe içimdeki bırakıp gitme isteği arttı. her kelimesinde her cümlesinde artıyordu durdurulamaz hale geliyordu. alaskayı öyle bir anlatıyor ki alex orda filmi izlemeyi bırakıp gidesi geliyor insanın. içimde durdurulamaz bir istek oluşmasına yol açacağını anlıyordum filmin git gide.

    herkesin hayatına girip çıkması hiç kalıcı olmaması ama hepsinde izler bırakması,güzel şeyler bırakması çok etkileyici idi. nasıl böyle etkiler bırakabilir sorgulattı. hayatlarına girdiği ve etkilediği insanlar para peşinde koşan insanlar değildi belki de sebebi buydu.

    ondan sonra tracy esas oğlanla beraber olmak istediğinde ona olmaz diyişi ve beraber bişey mi yapmak istiyorsun dedikten sonraki düetleri harikulade güzel bir sahneydi.insan olduğumuzu hatırlattı ve aslında paylaşmanın muhteşem bir duygu olduğuna vurguydu.

    ve tabi tracy ile son konuşmasında söylediği kendisin gayet güzel uyguladığı söz de belleklere kazındı:

    "when you want something in life, you just gotta reach out and grab it. "

    ardından ron ile ilk tanıştığında konuşma sırasında ron'un kariyer yap tavsiyesi üzerine

    "mr. franz ı think careers are a 20th century invention and ı don't want one. "

    demesi benim gözümde alex'i tepelere çıkardı. "acaba hayatı ne için yaşıyoruz? son nefesimde yaşadığım hayata bakınca ne diyeceğim? istediğim hayatı mı yoksa bambaşka bir hayat mı yaşamış olacağım?" soruları kafamda durmadan dönmeye başlar oldu.

    ve son sahnelerde

    "happiness only real when shared" yazması filme noktayı koymuştu. herşeyin kilit noktasıydı.ama akıllarda gene de soru işareti vardı eğer yanınızda olsaydım" şu an benim gördüğümü görebilecek miydiniz?".

    iki ucu boklu değnek bir durumu gözler önüne seren film insanın gitme isteğini bir kabartıp bir söndürüyordu.zaman zaman gözleri de doldurdu. evet film şaşırtıcı değildi ama şaşırtmak için yapılan bir film değildi. insanların kendini bulduğu bir filmdi.

    sonuç olarak harika bir filmdi.kendimi bulduğum nadir filmlerden biriydi.

    (bkz: 4 years before magic bus)
    (merhemsiz kel, 21.06.2008 04:47)
  23. senaryosu akıcı değil , sean penn in yönetimi vasat , soundtrack i bombok ; finali vurucu film.
    (kaan zender, 21.06.2008 05:20)
  24. film boyunca chris ünlü yazarların kitaplarından cümleler kullanır. thoreau dan alıntı yapar. thoreau da zamanında kendini yabana teslim etmiştir. ..ve tolstoy... tolstoy;ailesi, çevresi ile barışık olmayan anarşist bir ruhtur...ve jack london...alaska mekan olunca akıllara o gelmiştir hemen. kim bilir belki chris'e yolculuğun rotası için ilham veren de odur .

    thoreau'dan yaptığı tefsirde "bana aşk, para şöhret, inanç, adalet yerine gerçeği verin" demiştir chris. tek istediği o gerçek, ailesinin geçmişine indiğinde karşılaştıkları ile alt üst olacak, "yalandan bir mutluluk hikayesi" onu evden daha da uzaklaştıracaktır.

    tanrı'nın bizi gerçekten sevdiği gerçeği...eğer buna kalpten inanırsan gerçekseni aydınlatır. tanrının bizi sevdiğine inanmak için sadece etrafa bakmak yeterlidir(filmde de bunu işaret eden sahneler,detaylar vardır). işte sırf bu yüzden de olsa sevgi(ilahi aşk) vardır. ailen,arkadaşların seni sevmiyor gibi görünebilir.çünkü sen zaten görmek istediğini görürsün. unutma ki affettiğinde sevgi duyarsın ve sevgi duyduğunda tanrının nuru seni aydınlatır.(oh my jesus deyip de gülmeyin lütfen,içimden geliyor )

    eddie vedder'in de dediği gibi "toplum sen çılgın bir soysun, umarım bensiz kendini yalnız hissetmezsin..."

    mutluluğa ulaşabilmek için bütün bir hayatı feda ediyoruz. hayatımızın evrelerini isimlendirirsek: "mutluluğu kovalama, mutluluğun gözden kaybolması, mutluluğu tekrar kovalama,mutluluğa çok yaklaşma, mutluluğu tekrar kovalama..." belki de mutluluk sadece kovalanan bir şeydir,biilmiyorum. sen biliyor musun ki?

    bazen hayatı sorgulamanın , yanlışların sebeplerini bulmak için derinlere inmenin işleri daha kötüye götüreceğini düşünürüz. bundan daha kötü bir duruma hazırsak dahi etrafımızdaki insanlar hazır değildir diye "sadece yaşarız"...o kadar,fazlası yok.
    "yanlarına gidip yanlış insanlar olduklarını(anne babama) söylemek istemedim. çünkü yaşamak istiyordum"

    chris,jan ve rainey ile kalsaydı neler olurdu? tracy'nin sevgisine karşılık verseydi peki...ron'un oğlu olmayı kabul etseydi...hepimiz aynı şeyleri düşünmüyor muyuz? bu hayatı ben seçtim ve sonuçlarına katlanmalıyım,doğanın kanunu bu.

    " yüzümde bir gülümsemeyle kollarınıza koşuyor olsaydım o zaman siz de benim şu anda gördüklerimi görür müydünüz?"
    bazen düşünüyorum kollarına koşamadığımız insanları. eğer kucaklasaydık onları, mutlu olabilir miydik? mutluluk ancak paylaşıldığında mı "gerçek" olur?

    "tanrıya şükür ki mutlu bir hayat yaşadım" bense onun hala kovalanan bir şey olduğuna inanıyorum. sen bir yolunu bulmuşsun, mutlu ve huzurlu istirahatlar chris(doğa ile iç içe bir gülücük)
    (setheleh, 02.07.2008 01:44 ~ 02:09)
  25. çok klişe bir söylem olucak ama gerçekten izlenmesi gereken bir film. çok etkileyici. ayrıca gerçek hayat hikayesinden alıntı olması daha da etkileyici. eddie vedder'ın müziklerini yapması yine etkileyici. oyunculuklar da etkileyici. sanırım bu kadar uzatmamın da bir manası yok. kısaca;
    (bkz: etkileyici)
    (shut up, 05.07.2008 01:08)
 sayfa  / 2