"merhaba. neden yazdığımı bilmiyorum. kendimi tamamen alıp götürürken, çelişkili de olsa, tıpkı neden geride bir şeyler bırakmak istediğimi bilmediğim gibi. bize dediler ki hep "bilin. bildikçe erdem kazanır insan." çok bildiğimizden mi yoksa sadece öyle sandığımızdan mı böyle olduk; işte onu da bilmiyorum. bildikçe içim acıdı benim. çevreme bakıyorum: bir avuç çok kalabalık yalnız insan. içlerinde ayrı, dışlarında ayrı bir kalabalık... neyse madem öleceğim içimdeki her şeyi söyleyim diyorum; içimde sizin gibi hem dolu hem boş... dolmuyor; ama taşıyor... bunu da bilemedim ben. anlamadım. sordum, soğukluğunuza çarpıp geri döndü sorularım bana, elim yine boş kaldı. yine de "uzaklaşmayım. kurdu bile olsa, insan insana lazım." dedim kendime, kendimce hoşgördüm her şeyi. masadan kalkınca ardımdan söylediklerinizi, yüzüme sahte gözlerle bakışınızı, yalandan sarılışınızı, yalanlarınızı da... hepsini. suçlamıyorum, ben de gördüm; ben de yaptım belki böyle... ama artık yeter. benden buraya kadar. içimdeki uçurumun ta dibindeki gölde, hepinizin bir yansıması var. bunun içindi belki o kadar nefes, o kadar gözyaşı..."