bu dünyada biz (en basit ve yüzeysel ifadeyle insan adı verilen akıllı/ düşünen hayvanlar) yaşıyoruz. biz akılla, mantıkla, duygularla donatılmış varlıklarız. birbirimize "insanca" diye tabir edilecek bir tarzda davranmamız beklenir bizden; bu da işte bu bize bahşedilen meziyetler sebebiyledir.
hayvan olan güdüleriyle yaşar. hayvanın ihtiyacı olan yemek/ içmek ve üremektir ve hayvan bunu yaptığı ölçüde mutlu olur ve bunlar için yaşar. hayvanda duygu yoktur zira. insansa duygusal bir varlıktır. her davranışını duygular aracılığıyla yönetir. düşünür, düşündüğünü insana has olan duygu süzgecinden geçirir ve uygulayacaksa da öyle uygular. insan, sadece yemek/ içmek, üremek için yaşamaz kısacası. daha insani amaçları vardır insanın; bir arada yaşamak gibi, paylaşmak gibi.
peki insan olmayı başarabiliyor muyuz biz? bu anlatılan haliyle insan olabiliyor muyuz? insan olmanın ne demek olduğunu biliyor muyuz mesela? ya da bilsek de uygulayabiliyor muyuz?
tarihimiz kardeş katliyle başlamış; habil- kabil kardeşler birbirlerini öldürünce, ilk kez o zaman insan olduğumuzu anlamışız biz. sonra hayatımızı elimize almışız, istediğimiz gibi eğip bükmüşüz; istediğimiz gibi insanca olmaktan öteye bir yerlere atmışız. yani insanlığı kendimizce yorumlayıp yeni bir "insan" çıkarmışız ortaya; yeni insan.
insanlık tarihinden bu yana savaşlarla bu dünyayı kan gölüne çevirmişiz. kuşatmışız, savunmuşuz, fethetmişiz, fethedilmişiz, devrimler yapmışız, yönetilenleri asmışız, yönetenleri boğmuşuz, sürgün etmişiz. zira insanmışız biz.
kanlar dökmüşüz. devrimler olmuş, aydınlanacağız diye
giyotini ihya etmişiz mesela. asil diye, kral diye vücutlarını bedenlerinden ayırmışız birilerinin. gözümüzü toprak hırsı bürümüş, birilerini
sürgün etmişiz, vatanlarından atmışız, yok etmişiz tüm varlıklarını. o da yetmemiş, kendi evinde kalan, vatanını terketmeyenleri, türlü yalanlarla ve saptırmalarla terörist ilan etmişiz; evlerini basmış, yuvalarını yakmış, onları da gitmeye zorlamış, gitmeyenleri de öldürmüşüz. sömürge aramaya başlamışız sonra, gittiğimiz yerlerde kendi yeni sanayimizde çalıştıracağımız ucuz insan gücü olsun diye rengi bizim rengimize benzemeyenleri alıp kendi topraklarımıza getirmişiz. sonra çalıştırmış, onlar için pazarlar kurup fiyatlar belirlemişiz. sonra onları bu modern dünyada ikinci sınıf saymışız; dışlamışız. insanmışız evet.
bu köle pazarlarında vatanlarından edilen insanların sahipsiz kızlarını da satmışız ileriki zamanlarda. padişahlar, beyler de haremlerinde o kızları kullanmış. çünkü o padişahlar, o beyler de insanmış.
kendi kendimize canavarlar icat etmişiz, öcüler yaratmışız, içimizden birilerini düşman bellemişiz sonra. o düşmanı ortadan kaldırmak için darağaçları kurmuşuz. gözümüz dönmüş halde elimiz de titremeden ve yine olsa aynı şeyi yapacağımızı kendi kendimize tekrar ederek gencecik insanları boğmuşuz o darağaçlarında. tek suçları düşünmek olan bu "yaratılmış düşman" ları ortadan kaldırdıktan sonra yıllarca türlü ünvanlarla en üst mevkilerde bulunmayı da başarabilmişiz. hatta sanat bile üretebilmişiz ve o gençlerin soğuk bedenlerinin sıcaklığını taşıdığımız tuvalimize çıplak kadın bedenlerini nakşeylemişiz; açacağımız sergilerimizin kokteyllerinde basına vereceğimiz demeçlerin metnini yazarken de pişkinliğimizi, utanmazlığımızı ve vicdansızlığımızı o kullandığımız boyalardan hiçbirinin kapatamayacağını farkedememişiz. ama yine bizler, o pişkin insanı alkışlamayı da bilmişiz; onun kanlı ellerini görmezden gelmek de kolay olmuş bizler için. zira, o kanlı ellerin sahibi gibi biz de insanmışız.
bir zamanlar bağımsızlık mücadelesi verdiğimiz kan kırmızısı topraklarda kurduğumuz bembeyaz saraylarımızda keyif çatarken bizler, bir başka diyarlara, siyah bir sıvının sevdasıyla yanıp kavrularak sözümona özgürlük taşımışız beraberimizde gezdirdiğimiz azraili de kendimize yoldaş ederek. azrail de giden, gidilen dinlememiş, savurmuş tırpanını, yine saçıvermiş görünmez kanları sağa sola. yanmış yanan, söndüren olmamış. ama doymamışız bunlara biz insanlar. çünkü insanmışız biz.
kardeşe kardeşi katlettirmişiz. iktidar hırsıyla boğdurmuşuz aynı rahimden bu dünyaya gelen iki insandan birini diğerine. aynı mirası paylaşan, yıllardır aynı havayı soluyup aynı suyu içen manevi kardeşlere dikmişiz bu sefer gözlerimizi. aralarına nifak tohumunu serpmişiz. birini dağa salmışız, ötekini peşine takmışız. analar "vatan sağolsun" u sayıklamayı vatan borcu bilmiş ama yanan yüreğini söndüren de olmamış; "biz insanız, yakarız ama söndüremeyiz" demişiz sonra kendi kendimize. bu bizim itirafımız olmuş. sonra bu "vatan sağolsun" sözünden yine bizler histerik ve hastalıklı hazlar duymuşuz; "bak, demişiz, ne analar var, vatan sağolsun diyor! bu ne vatan sevgisidir böyle!" ağlamışız sonra, vicdanımız arınmış. ama şunu unutmuşuz; vatan, millet hikayeymiş, evlat asıl gerçekmiş. "o anne niye böyle demekteymiş peki?" diye sormamışız ama kendimize. belki alacağımız cevap korkutmuş bizi. ama en çok da insan olarak daha önemli görevlerimiz olduğu için durmamışız bu konu üzerinde. yolumuza devam etmişiz. yakıp yıkmaya, silip yok etmeye programlı bünyelerimizi ihya etmek, en sevdiğimiz uğraşımızmış ayrıca. zira, yine söylüyorum, insanmışız biz.
saçıp savurmuşuz sonra. bir kısmımız tükettiğini yakamaycak hale gelmiş, obezleşmiş; bir kısmımız tüketecek ve yakacak şey bulamamış kurumuş. bir tarafta günde bir bardak içme suyuna muhtaç halde yaşamışız, diğer tarafta suyu döküp saçmışız. araba yıkamışız saatlerce; evimizin çevresi biraz serinlesin diye, betonun hararetini alsın diye yerlere sular dökmüşüz gün boyu. bir tarafta açlıktan ölmek üzere olan bebeğimizin başında uçuşan akbabayı görmüşüz, öteki tarafta daha doğmadan önce pırlanta işletip hazırlattığımız beşiğine gelip yerleşince bebeğimiz, onun yatak örtüsünü neden sarı yaptırmadığımıza uykularımızı kaçırmışız. insanmışız biz demiyorum; artık biliyoruz bunu.
sonra, hayvanları katletmişiz. bir parça kürk için küçük hayvanları başlarına sopalarla vurarak öldürmüşüz, diri diri derilerini yüzmüşüz. canımız sıkılmış, birine kızmışız, sevgilimizden ayrılmışız, içmişiz, eğlenmek istemişiz, çekip çakmağı koca bir ormanı kül etmişiz. gözümüzü para hırsı bürümüş, tüm kıyıları satıp savmışız, koca koca oteller dikmişiz sağa sola. ağaçları kesmişiz, siteler inşa etmişiz. bu inşaatlarda daha az harcamak daha çok kazanmak için malzemeyi kısmışız bir de, onlarca, yüzlece, binlerce insanın ölümüne sebep olmuşuz. ama, malumunuz, insanmışız biz. hoşgörülmeliymişiz.
insanız ya, sömürmeye alışmışmışız biz. sömürecek şey bolmuş bize. dünya bizim.
çağ modern olana evrilince kan dökemez hale gelmişiz. bu, acı koymuş bize. bu sefer de ruhlarımızı kemirmeye başlamışız karşılıklı. insanlar arası soğuk savaş olmuş bunun adı. birbirimizi ruh hastası etmişiz üşenmeden. iş ortamı demişiz, rekabet demişiz, rakibimizin ruhsal celladı kesilmişiz. okul yaşamı demişiz, öss, oks demişiz mesela, gençlerimize, çocuklarımıza hayatı zindan etmişiz. onları da birbirlerine kötü gözle bakmaya, birbirlerinin ruhsal celladı olmaya alıştırmışız. insanız. ne mutlu.
çocuğumuzu tüketim canavarı olarak yetiştirmeyi de borç bilmişiz. kapitalizme yaraşır bir birey olması için hiçbir masraftan kaçınmamışız. saçtırmış, savurtturmuşuz. onun gibi olan başka çocukları düşünmesini de istememişiz; kapitalizme yaraşır bir birey olması öncelikli olanmış çünkü. sonra bu çocuğumuz eline verilen şekeri az bulduğu için ağlayarak "bununla yetinemem anne!" haykırmasını içine düştüğü sinir krizinin etkisiyle sarsılarak dile getirirken ona hayran olmuş, "kişilikli" olduğu için ona övgüler dizmişiz. bir tarafta da "çocukları küçük kurşunla mı öldürüyorlar anne?" (bkz:
@2224750) diye soran çocuğun bu "saf"lığına, kendi çocuğumuz çok bilmiş olduğu için
* ve böyle "saçma" bir soruyu asla sormayacağı için (!) acıyarak bakmışız. son kez söylüyorum, çünkü biz "insan" mışız.
birbirimize daha neler etmişiz de bu giriye sığmamış. insanlığımıza doymayalım.
"bunu yapan insan olamaz" değil dostlarım, "bunu yapan insan olmalı", "bunu yapan insandan başkası olamaz!".
insan olmak budur işte; bize öğretilen haliyle insan olmak budur.