bir insanın hayatının en önemli görevlerinden biri ve kat sınırı olmayan tek inşaat. bir gün gelip de "ne oldu da böyle oldu" diye sormamak için erkenden başlanması gereken iş.
herhangi bir müteahhite devredilmemesi gereken iştir.ayrıca çok sağlam inşaa edilen yapıların yıkılmaları da pek bir hoştur. hayat buna muktedirdir. o yüzden "ne oldu da böyle oldu dememek" de kendi inşasını başarıyla tamamlayabilmiş kişilerin haiz oduğu bir erdemdir.
serin bir yaz akşamı idi. gökyüzünde sitareler ışıl ışıl kamaşıyorlardı. hayatımı gözümün önünden geçiriyordum. tek başıma ve derin düşünceler içinde idim.
bu dünyada dikili bir ağacım bile olmadığını farkettim. hayatım boyunca ağaç dikmek bir yana kendimi de inşa edememiştim.
ama diktiklerim de vardı.
örneğin; dünyayı sikime minareyi götüme dikmiştim ama şimdi şimdi anlıyordum bunların bir kapısı, bacası ve en önemlisi temeli yoktu.
kendimi inşa edememiş olmamın verdiği eziklikle bir inşaat fakültesine gitme kararı aldım. ertesi sabahın gelmesini iple çekerek uykuya dalmaya çalıştım. nafile. olmadı.
sabaha karşı uyuyakaldığım için üşendim, gitmedim. telefon ettim inşaat fakültesine. telefondaki ince sesli bayan kendimi inşa etmek yerine benim üzerimde inşaatlar icra ettirebileceğini söylediğinde çok gücenmiştim.
derhal telefonu kapattım.
sonra anladım ki, temelim yok. evet şu kendimin bir temeli yoktu. zaten nerde akşam or'da sabah gezdim durdum derbeder diye kök salamamış idim.
ama kendime bir durup baktığımda ben oradaydım.
oradaydım ama temelim yoktu. bu nasıl işti. kafam karışmıştı. kafam olmuştu l tipi salon.
bedenimin odalarında, kömürlüğünde dolaşa dolaşa yine bir sahilde uyuyakaldım.
keşke bir kazmam, bir küreğim olsaydı. ha bir de şakül.