romanın katmanlarından biri olan polisiye tarafını ele verecek bir yazı olacak, "kitabın içine ettin" diyecek henüz okumamış kimesneler için çok takıntılıysalar okuduktan sonra bu giriye bir göz atmalarını öneririm. yok, bana değil, kitaba ya da yazarına takıntılıysalar diyorum.
manastırın eskiden kitaplığından da sorumlu olmuş rahip burgoslu jorge, isa hayatı boyunca hiç gülmediğinden, kiliseye aykırı "gülmek iyi bir şeydir" gibi görüşler içerdiğine ve bu yüzden dini bütün hristiyanlar için ölümcül derecede zehirli olabileceğine inandığı, roman dışı bir gerçeklik olarak günümüzde yazılıp yazılmadığı bile belli olmayan aristoteles'in poetika'sının ikinci cildi "gülmenin erdemleri üzerine" kitabının sayfalarına kara lotus zehiri sürerek şöyle bir metefor yaratır: zehirli görüşler taşıyan bir kitabı okuyanlar da zehirlenmelidir.
bu muhteşem buluştan etkilenmemek (yok,
güzel sanatların bir dalı olarak cinayet babında değil, bir polisiyenin çözüm noktası buluşu olarak) mümkün değildi. fakat bir süre sonra kitap üzerinde konuştuğum biri bu buluşun aslında alexander dumas'nın "kraliçe margot" üzerine yazdığı romanlardan birinde kralı öldürmek için kullanıldığını söyledi. hangi kitap olduğunu bilmiyorum, ama gerek baba, gerekse oğul dumas'nın kitaplarını salt bu buluşu görmek için okumaya kalkacak kadar toy değildim. bu nedenle üzerinde pek durmadım.
fakat sanırım iki yaz önce yky'den çıkmış
binbir gece masalları'nın birinci cildini karıştırırken masallardan birinde bu öldürme biçiminin aynısıyla karşılaştım. üstelik masalın sonundaki diyaloglar çok tanıdık geliyordu. nitekim kısa bir araştırma sonrasında baskervilleli william'ın, burgoslu jorge'yi kitaplığın gizli odasında aristoteles'in kitabının sayfalarını teker teker koparıp yuttuğu bölümdeki diyaloglarla aynı olduğunu anladım.
hayır, tabii ki eco'yu bu oyun için
intihalci diye suçlayamam; çünkü burgoslu jorge karakterinin roman dışı dünyadaki karşılığına, en sevdiği yazınsal dizin olan binbir gece masalları ile bir gönderme yapıyor olabilirdi kuşkusuz. tıpkı calvino ile arasındaki paradox gibi; bunu da başka bir giride ele alırız.
fakat bir kez daha anlıyorum ki, özellikle marco polo'nun pekin'e gidip yirmi dört yıl kaldıktan sonra geri döndüğünde anlattığı çin'e baka baka gelişmiş avrupa'nın nesi var nesi yoksa uzak doğu'dan geldiğine bir kez daha inandım demek hata olmayacaktır.