1960 yozgat doğumlu ege üniversitesi felsefe bölümünde öğretim görevlisi olan, puslu kıtalar atlası (1995), kitab-ül hiyel ve efrasiyabın hikayeleri romanlarının yazarı mütevazı kişilik. yazar olmak için entellektüel olmak gerekmediğini savunan esrarengiz insan.
bilgi birikimine hayran olduğum yazar.osmanlı tarihi ve kültürü hakkında fazlasıyla bilgi sahibidir.sanki zaman makinesiyle ha babam eski istanbula eski anadoluya seyahatler yapıyormuşcasına super tasvirler betimlemelerle romanlarını fazlasıyla okunur kılan bir yazardır.ayrıca romanlarına kendi çizimleri olan resimleri de koyar ve yaratıcılık açısından hiçbir türk yazarda görulmemiş fikirleri bu resimlere sığdırır.
hayalgücü mükemmel olan yazar. kitaplarını okurken nerden gelio bunlar bu adamın aklına dedirtir okura. yeni kitabı ne zaman cıkacak diye bekleyen bi cok insan vardır ...
ege üniversitesi felsefe bölümünde "ilkçağ felsefesi tarihi" ve "antik yunanca" derslerini veren,mükemmel bir yazar olmasına karşın kötü bir öğretmen olan, yine de saygı duyulması gereken enteresan kişilik.
kitab'ul hiyel adlı eserindeki bir ara karakter olan havai mercan dede ile arkın allen'a isim babalığı yapmış,üstün hayalgücüne ve bir o kadar da bilgiye sahip olması neticesinde zevkle okunan, felsefe kökenli şahsiyet.
kitapları hep 'yeni kitabı çıkacakmış efsanelerinden yıllar sonra' piyasa çıkan, kitablarını okmuş olmak kadar okuyacak olmanın bile keyif verdiği nadide yazar, tuhaf adam
kitaplarındaki üslubuyla ve olayları kurgulamasıyla hayranlık uyandıran usta yazar. bir kere osmanlı döneminin günlük yaşamına ait o kadar ayrıntıyı nasıl yazabilmektedir? yoksa zamanda yolculuk mu yapmıştır? o kadar osmanlıca kelime kullanmasına rağmen cümleleri %100 oranında nasıl anlaşılabilmektedir? o ince mizahı öyküye nasıl bu kadar uyumlu bir biçimde gömmektedir? ortada bariz bir espiri olmamasına rağmen kendimizi gülerken buluyoruz. ayrıca kitaba nasıl bir sinema havası vermiştir ki kitabın bölümleri kamerayla çekilmiş gibi akılda canlanmaktadır? misal önce çiçekteki bir kelebeği anlatıyor ordan kamerayı yukarı doğru kaydırıyor ağaçlara sonra gökyüzüne varıyor... oradan kız kulesi'ne ve bu keyifli yolculuğun en nihayetinde karakterine ulaşıyor. insan mest oluyor.
genel olarak kitaplarında varoluş felsefesiyle birlikte zaman konusunu işleyen, bunu yaparken de tarihe yön veren biçok önemli şahsiyete atıflarda bulunan tarzıyla modern türk edebiyatında kendine has bir yer bulan nev-i şahsına münhasır yazar.
romanları müthiş bir hayal gücü ve bilgi eseri olan şiddetli hayranı olduğum , saygı duyduğum yazar. romanlarında galata'dan sıkça ve ayrıntılı bahseder. bir galata hayranı olarak bu nedenle de ayrıca saygım var. tüm romanlarını şiddetle tavsiye etmekle beraber "puslu kıtalar atlası'nı okumayan kalmasın" kampanyası bile başlatılabilir. **
her kitabının illa ki bir yerinde hırsızlık yapan bir hayvandan (kuş,maymun) söz eder. kitaplardaki karakterlerin isimlerinin ve özelliklerinin tarihte yer almış önemli kişilere karşı düşmesi kuvvetle muhtemeldir. özellikle amat'ta her karakter tarihte bir kişiyi simgeler ve romandaki görevleri de tarihteki kişiyle örtüşmektedir.
okuduğum her kitabında (ki henüz dört kitabı var) hayranlığımın daha da arttığı değerli yazar. bir de her kitabının bir yerinde geçiyor uzun ihsan efendi adıyla.
her eserini zevkle okumuş olduğum, tarzı ve uslubuyla (tarihi + fantastik + felsefik bir uslup diyebiliriz)diğer yazarlardan çok farklı olan, en büyük türk romancılarından biridir. romanlarında, 1600'lü yılların osmanlısını (özellikle istanbul) ve toplumun çeşitli kesimlerinden her türlü insanının yaşayış tarzını birebir yansıtmış; ölümsüzlük, zaman ve varoluş gibi çeşitli felsefi konuları hikaye içine çok güzel yedirtmiş; her biri için belki de ayrı bir roman yazılabilcek orjinal karekterleri muazzam bir olay kurgusuyla anlatmıştır. ne kadar zengin ve ilginç bir kültürel tarihe sahip olduğumuzu yüzümüze vuran yazar, kendinizi dönemin osmanlısında yaşıyormuş gibi hissettirebiliyor (ki bunu tam anlamıyla başarabilen tek yazar bence). romanları sinemaya uyarlandığında (baya yüksek bir bütçe gerektirecektir kesinlikle) dünya genelinde büyük ilgi göreceğini düşünmekteyim. elbette ki romanın edebi büyüsünü yansıtmayacaktır ama kitapta tasvir edilen dönemi ve kahramanları bir de sinema perdesinden de görmek güzel olurdu.
sadece amat'ta uzun ihsan efendi yoktur. bu duruma alışagelenler amat'ı okurken sonuna kadar beklemişlerdir bir uzun ihsan çıkar bir yerden diye ama nafile.
"amat" isimli kitabını bir yıl boyunca okumak için beklediğim ve hasta bir şekilde yatak döşek yatarken anca okuyabilme cüretini gösterdiğim masal anlatıcısı. senede en az bir kitap yayımlamasını isteyecek kadar şımarıklık hakkını kendimde görüyorum.
kendisinden küçük bir öykü, "yavuz sultan selim efendimizin çaldıran meydan muharebesi"
haşmetlu, azametlu, fehametlu, devletlu hünkarımız sultan selim han efendimizin yeni sadrazamı arap hilmi paşa'nın emri uyarınca, enderun'un baş vakanuvisi olarak, şaşı haydar efendi denilen zındığın, çaldıran meydan muharebesi hakkında çalakalem yazıp bir de marifetmiş gibi sağda solda anlattıklarını düzeltme, sinsice yalanlardan arıtma, eksiğini gediğini kapatma şerefi, tanrı'ya şükür ve hamd olsun ki şahsıma verilmiştir. bir zamanlar emrimde çalışan ve sayısız tokadımı yiyen şaşı haydar nam zındığın ne kadar palavracı olduğu, ancak yine de vakanuvis geçindiği, yedi iklim dört bucaktaki aklı başında, mürekkep yalamış, dirsek çürütmüş münevver zevatın zaten malumudur.
bu zındık, çaldıran muharebesinin bir kenarı 24 adım olan ve 64 kareden oluşan büyük bir kare içinde cereyan ettiğini söylerken, bir de utanmadan, siyah karelere kömür tozu, beyaz olanlara ise kireç döküldüğünü yazmıştır! haşa! doğrusu şudur: sultan selim han, bu dev satranç oyunu için gereken zemini usta tutup masraflarını karşılayarak siyah granit ve beyaz mermerden yaptırıp cömertliğini göstermiştir. (fakat güya bir şah olan ismail, kesesini açıp bu hayırlı işe tek kuruş katkıda bulunmamıştır) ayrıca, siyah ve beyaz karelerin kenarları, zındığın yazdığından farklı olarak 3 değil 4 adımdır. 64 parçalı bu dev kare için efendimizin sarf ettiği paranın, ayıptır söylemesi, tam 216 zolata ve 144 akçe olduğunu söylerler.
şimdi muharebenin nasıl geçtiğin gelelelim: her iki taraf da siyah ve beyaz renklerden birini seçecekti. bunun için imsak vaktine yakın bir zamanda, yani siyah iplikle beyaz ipliğin ayırd edilemediği bir vakitte, biri zenci ve diğeri de çerkez olan iki köle salıverildi. oyunun raconu böyle gerektiriyordu: ok ve yay ile zenciyi vuran siyah, çerkezi vuran ise beyaz olacaktı. nitekim, şah ismail'in kırmızı oku zencinin kalbinden, yavuz sultan selim'in yeşil olku ise çerkezin boğazından çıkınca her iki ordunun da renkleri belli oldu.
şafak vakti orduyu hümayun ile şah ismail'in dev ordusu bu “satranç meydanı”nda savaş düzenini almıştı. her iki tarafın da kaleleri, “taarruz süvarisi” denilen eski kuşatma kulelerine benziyordu. içlerinde 20 nefer ve tepelerinde ise 4 şahidarbezen topu taşıyan bu tekerlekli kuleler, meydanın köşelerine yerleşmişlerdi. onların yanında ise elleri topuzlu süvariler vardı. ortaya yakın bir yerde ise,her birinin sırtında hamuda benzeyen ve içlerinde 3-4 kişi ile bir küpeşte topu bulunan savaş filleri göze çarpıyordu. ortada haşmetmaaplarının yanındaki beyaz karede, kıyıcılığıyla nam salmış kara ibrahim paşa, siyah karede de, haşmetlu, fehametlu, devletlu sultanımız yavuz selim, adet güneş gibi parlıyordu. aynı düzeni şah ismail de almıştı.
bu muhteşem görünüme rağmen, sözüm ona bir vakanüvis olan şaşı haydar nam zındık, papuç kadar diliyle, bu savaşta piyadelerin ön saflarda olduklarını ve bu yüzden haklarının yendiğini söyleyecek kadar ileri gitmiştir. oysa sultan selim efendimiz, yanında celladıyla piyadelerle hoşbeş edip bu zavallıların dertlerini dinleyecek kadar yüce gönüllülük göstermişlerdir. üstüne üstlük şu apaçık bir hakikattir ki bir kale, bir atlı, bir fil asla vezir olamaz, ama 8 kare ilerlemeyi başaran basit bir piyade pekala bir vezir olabilir. h-2 hanesindeki bozbora adlı piyade bu gerçeği anlamış görünmekteydi. işittiğim kadarıyla bu hırslı ve azimli piyade, diğer 7 yoldaşı olan keleşbay, oğuzbala, tosunbay, dalboğa, alpagut, çavuldur ve atambay'a, “bakın görün teresler! azmedip vezir olacağım! o zaman hepiniz elimi eteğimi öpmek için sıraya gireceksiniz!” diyecek kadar hakikate ve kadere meydan okuma cesaretini göstermişti. fakat sultanımız muharebeyi şattülarap açılışıyla başlatınca h-2 karesindeki bu zavallının neredeyse tüm umutları yıkıldı.
ancak bundan daha da kötü bir şey oldu. şah ismail'in önündeki piyade şişlenince yol açıldı ve vezir ibrahim paşa e-2 karesine geçerek şah ismail'i tehdit etti. ibrahim paşa, şah ismail'e şah çekecekti. fakat bu iş yavuz sultan selimin yapması gereken bir şeydi. vezir arkasını dönüp padişah efendimize, “devletlu sultanım! lütfen “şah!” diye bağırınız. oyunun kaidelerinden biri de budur. bağırmazsanız yenik sayılırız” diye fısıldayınca, efendimiz, “yedi iklim dört bucağın hakimi olan benim gibi bir padişah, şu pis pis sırıtan ismail'e değil “şah” demek, “hela bekçisi” bile demez! diye haykırdı. bu söz üzerine ibrahim paşa, “sultanım! sis dudaklarınızı kıpırdatın, ben de elimle ağzımı gizleyip 'şah' diye bağırayım, belki yutarlar” demek zorunda kaldı.
muharebenin ortalarına doğru bir nice düşman katledildi ve bir nice yiğit şehadet mertebesine erdi. ne var ki şaşı haydar denilen zındık, bu sırada araya bir yalan sokuşturmuştur: buna göre, kara ibrahim paşanın seyisi kaspar nam köle, efendisi olan vezirin ayağını üzengiye geçirirken elindeki çamuru paşanın çizmesine bulaştırdığı için tokat yedi. bunun üzerine, intikam hisleriyle görev yerini terk ederek padişah efendimizin huzuruna varıp el etek öptükten sonra sultan selim han efendimize, eğer veziri feda ederse şah ismail'i yok edebileceğini anlattı. şaşı haydar efendinin aktardığına göre, kaspar denilen köle, eğer vezir kara ibrahim paşa g-8 karesine giderse, şah ismail'in kalesi tarafından alınıp telef edilecek, ama atlının f-7 kalesine gelip şah çekmesi halinde, ismail mat olacaktı. haşa sümme haşa! bu fikir kaspar'a değil padişahımıza aitti. hem efendisine ihanet eden bir köleden ne bejlenir ki! kaspar, kara ibrahim paşanın en çok değer verdiği köleydi. çünkü esir pazarındaki açır arttırmada paşa, kaspar'a tam 1115 filuri değer biçmişti. efendisinin bu kadar çok değer biçtiği bir kölenin ihaneti asla affedilemez!
hal böyle olunca, padişah efendimiz vezire emir buyurdu ve g-8 karesine gitmesini emretti. fakat vezir kara ibrahim paşa, hünkarımıza, “devletlu padişahım! dediğiniz yere gidersem bu benim sonum olur! şah ismail'in kalesi beni alır! beni feda etmeyin! size bunca hizmetim var! kıymayın bana!” diye yalvardı. ama efendimiz, “bre melun! padişahın için ölmekten nasıl korkarsın ey kavuğunu kerktiğimin veziri! şimdi git dediğim yere!” diye haykırdı. böylece vezir atını mahmuzladı mahmuzlamasına, ancak yolun yarısında durdu.
veziri kara ibrahim paşanın emre uymadığını gören hünkarımız küplere bindi ve apaşanın gerisindeki piyadeye, “sen vezirin arkasındaki piyade! veziri hemen öldür! emre karşı gelmenin ne olduğunu anlasın!” diye bağırdı. fakat piyade, “hünkarım! ben satrançtan pek anlamam, ama bildiğim kadarıyla kendi taşımızı alamayız” diye cevap verdi. bunun üzerine efendimiz, “dediğimi yap deyyus!” diye feryad edince, piyade, “paşam! seni öldürmek istemezdim. ama emir yüksek yerden geldi. sen en iyisi kelime-i şahadet getiriver” dedi ve çok geçmeden, mızrağını vezirin gırtlağına soktu.
bu fırsat da işe yaramayınca ortalık can pazarına döndü. hatta siyah ve beyaz kareler, dökülen kandan zort ayırt edilir oldu. kala kala 3 taş kalmıştı: 2 şah ve bir kale.
üçüncü taş olan kaleye yavuz sultan selim han efendimiz öyle bir omuz attı ki iki adam boyundaki kale devriliverdi. ancak, o esnada oyunu seyredenlerden bir nefer, “hünkarım! ne yaptınız! oyun pat oldu şimdi! sözün kısası berabere kaldınız! biz şimdi ne yapacağız! artık tebriz şehrini yağmalayamayacağız! oysa karılarımıza ganimetle döneceğimize dair kitaba el basıp söz vermiştik!” diye nida etti.
bu söz padişahımızın o kadar gücüne gitti ki kurala kaideye aldırmadan şah ismail'in üzerine yürüdü ve yakınına geldiğinde sağ eline tükürüp acem şahının suratına okkalı bir osmanlı tokadı oturttu. derken tokatlar şaplaklar birbirini izlemeye başladı. ufak tefek biri olan ismail, gerileye gerileye muharebe alanını terk etti.
bu duruma seyirci kalamayan bazı “halden anlayan kişiler” şah ismail ile sultan selim'i birbirlerinden ayırmaya yeltendiler. onca kalabalık birikince, artık kendini güvende hisseden ismail, padişahımıza nah işareti bile yaptı. ama bir yeniçeri, padişahımıza “uyma sen ona ey padişahım! adam aile terbiyesi görmemiş!” deyince hünkarımızın öfkesi biraz yatışır gibi oldu.
çaldıran meydan muharebesi bitmiş, her iki ordu da ağırlıklarını toplamaya başlamıştı. attığı tokatlardan yorgun düşen sultan selim, oracıkta bulduğu bir tahtta oturup dinleniyordu ki on iki neferli bir acem zabiti gelip, “ey padişah! bir zahmet o tahttan kalkıver. o taht şah ismail'indir ve onda, saçı bitmedik yetimin hakkı vardır.” dedi. hal böyle olunca, sultan selim efendimiz oturduğu tahta yellendi ve acem zabitine, “bu taht şimdi yavuz sultan selim'in saldığı zarta ile mühürlenmiştir. şimdi bu tahtı ister alın ister almayın, bu size kalmış artık!” dedi.
bütün bunlara karşılık, şaşı haydar denilen zındık, acem zabitinin efendimize “sen yellendikten sonra bu taht artık murdar olmuştur. şahımız buna asla oturmaz. ancak şunu bil ki şahımız da bu tahtta defalarca yellenmiştir. şimdi sen onun zarta saldığı tahtta oturuyorsun. bizim böyle bir tahta ihtiyacımız yok. al, sen otur!” dediğini söyler ki yalanın da yalanıdır.
birkaç şahidin söylediklerine bakılırsa, sultan selim efendimiz, şah ismail'in tahtından hemen kalkmamıştır. bazılarına göre yorgunluktan, diğerlerine göre “derin düşüncelere daldığından” ama bir iki kişiye göre ise, yalnızlığın tadını çıkarmak için...
yazarların şahı, padişahı. okuma hızımda yazmasını dilediğim yazar. aldığım hiçbir kitabını ilk anda oturup okuyamadığım ya biterse ne yapacağım kaygısıyla tutuştuğum kitapları yazan kişi. tarih anlatıyor ama bilgi verme kaygısı gütmeden. eli dert görmesin inşallah.