• görseller

    • ihsan doğramacı
  1. benimle aynı gün (3 nisan) doğumlu, ve tam bir lider olan, idealist kişiliktir. 70 yaşında yoktan bir üniversite varetmiştir.
  2. kendisi ile ilgili olumlu, olumsuz fikirleri bir kenara atıp samimi bir türk genci olarak okunması gerektiğini düşündüğüm bir röportaj vermiştir kendisi vatan gazetesine. 3 parça halinde yayınlanan bu röportaj kanımca bir çok konuyla ilgili önemli bilgiler ve düşünceler içermekte. hiç bir şeyinden feyz alınmayacaksa dahi, sırf başarılı bir insan neler diyor diye merak ederek okunmalı.

    bunları söyledikten sonra, üç parçanın toplamı olan tam metni ekliyorum:


    başlarken...
    çok eleştirildi. her yaptığı büyük tartışmalara neden oldu. ismi tüm dünyada büyürken o türkiye'de kendisine savaş açanlarla boğuştu. bu savaş neredeyse 50 yıl sürdü. yıllarını ve trilyonlarını hacettepe'ye, bilkent'e harcadı. erzurum, sonra da trabzon'daki tıp fakültelerinin açılmasına o öncülük etti. kayseri, samsun, sivas, eskişehir'deki üniversiteler onun sayesinde kuruldu. ıraklı bir türkmen olması nedeniyle erbil'de türk okulları açtı, pek çok türkmen'in burada okumasını sağladı. sonunda tüm bu hizmetleri eleştirenler tarafından dahi benimsenerek 'hocabey'in hakkı hocabey'e teslim edildi.

    ama yine onun kurduğu bir de yök vardı ki, 24 yıldır tartışması bitmedi. türban ve imam hatip çekişmesi yüzünden alevi hiç sönmeyen yök konusu ne zaman masaya yatırılsa onun adı anıldı, onun adı ne zaman gündeme gelse yök akla geldi. oysa 'hocabey'in en övündüğü ne uluslararası ünü, ne kurduğu üniversiteler, ne de aldığı nişanlar, ödüllerdi. iki hafta önce 91 yaşını bitiren ihsan doğramacı için en büyük başarısı yök. o bunu bir 'devrim' olarak nitelendiriyor: "atatürk'ün devrimlerinden sonra eğitimdeki en önemli ve tek devrim yök'tür!" diyor.

    yani hangi cepheden bakarsanız bakın ihsan doğramacı bir fenomendir ve türkiye'de bir "ihsan doğramacı olayı" vardır. biz dört gün sürecek bu dizi-röportajda türkiye'ye mal olmuş bir hayatın özde ne için yaşandığını anlamaya ve aktarmaya, mevcut bilgileri tazelemeye çalıştık. her ne kadar ihsan doğramacı, "hayatımda ilk kez bu tip bir röportaj verdim" dese de elimizdekilerin çok az olduğunu biliyoruz. buna rağmen umarız ihsan doğramacı'nın dünyasından içeri bir adım atabilir; 91 yılın yolculuğuna çıkmak için merak uyandırabiliriz.

    * yapmayı çok istediğiniz başka bir şey kaldı mı?
    aa çok şey var, daha yeni başlıyorum.

    * 91 yaşında?
    ama ben her 20 senede bir kilometreyi sıfıra indirir, yeniden başlarım. yeniden çalışmaya, yapmaya...

    * en son '20' ne zaman bitti?
    3 nisan'da bitti (bu görüşmeyi doğum gününden iki gün sonra yaptık), dün (4 nisan) yeni bir 20 yıla başladım. (kahkahalar atıyor.)

    * bu 20'şerlik dilimler ayakta kalmanın yolu mu, yaşama sevinci mi, hırs mı, doyamamak mı, nedir?
    bir kere ben milliyetçiyim. milliyetçiyim dediysem de yanlış anlaşılmasın. hayatım boyunca asla etnik ya da din gruplarına ilişkin bir ayrım yapmadım. insanların kökenleri neyse, odur. ben de bütün farklı kökenleri aynı düzeyde türk vatandaşı kabul ettim. benim milliyetçiliğim yurtdışında kaldığım günlerde gelişti. oradan bakınca türkiye'yi afrika devletleri ya da gelişmemiş ülkelerle aynı kefede görmek beni kahrederdi. o halde bir vatandaş olarak "ne yapabilirim" diye düşündüm. çünkü karşımda almanya örneği vardı. ikinci cihan savaşı'nda mağlup olmuş, fabrikaları sökülmüş bir devletti. ama diplomaside, devlet yönetiminde, kültürde, ekonomide, teknolojide birinci sınıf bir kadro hâlâ duruyordu. işte o kadrolar kısa sürede almanya'yı zirveye taşıdı.

    * türkiye'de 'birinci sınıf' hiç olmadı mı?
    elbette oldu ama yetersizdi. onun için ben hep "ne yapabilirim" diye kendi kendime düşündüm. ben bir hekimdim. o zaman önce daha çok tıpla ilgili olarak hacettepe'yi kurdum ve oradan birinci sınıf elemanlar çıktı.

    * bu arada 'birinci sınıf insan' tanımınız nedir?
    dünyada aynı kategoride olan insanların üzerinde olmak! bu yüzden bir de bilkent'i kurdum, çünkü abd'deyken en başarılı üniversitelerin devlet üniversitesi olmadığını gördüm. ama özel üniversiteler de bazı ülkelerdeki gibi para kazanma amacında olmayan üniversitelerdi. çünkü zaten öğrencinin harcı bir şeye yetmez. eğer eğitim işine girdiyseniz diğer kaynaklar bulup aktarmanız gerekir.

    * mucidi olduğunuz konu da bu zaten. nedir o 'diğer kaynaklar'?
    amerika'daki johns hopkins ve stanford gibi en iyi özel üniversiteleri hep gelip aileler kurmuştur. o diğer kaynaklar, zengin ailelerdir. ama bunu bizde yapabilmek için önce anayasa'nın değişmesi gerekiyordu. bu yüzden 1982 anayasası'na vakıf üniversitesi kurabilmek için gerekli olan iki maddenin konmasını önerdim. 1984'te de üç vakfımız bilkent'i kurdu. ve bakın ne oldu? amerika'da 3 bin 500 üniversite var. orada mastır ve doktorayı geçmek için merkezi sınav yapılır. aynı anda, aynı sorular sorulur. bilkent kuruluşundan beri buraya da girmiştir. ve en başta gelen 25 üniversite ilan edilir. biz o listenin başta gelen üniversiteleriyle eş değerdeyiz. bu her sene böyle gidiyor. işte benim milliyetçiliğim bu: birinci sınıf insan yetiştirmek. bu amaç için çalışmak, bu amaç için yaşamak...

    * peki bilkent'ten çıkanların hepsine kefil olur musunuz? kesin birinci sınıflar mıdır?
    benim kefil olmamın bir önemi yok, dünya onlara kefil olmuş durumda. herkes başarıyı kendine yontabilir ama dünya da buna işaret ediyor. bu bir şeyin daha işareti. demek ki biz kafa olarak onlardan geri değiliz.

    * bilkent'ten öyle bahsediyorsunuz ki hacettepe unutulmuş galiba?
    olur mu, hacettepe'yi de çok seviyorum. aslında ben türkiye'deki bütün üniversiteleri çok seviyorum. bakın 1954'te demokrat parti'den bana milletvekilliği teklifi geldi. özür diledim ve "yapacağım başka işler var" dedim. çeşitli vesilelerle bu tekrarlandı, hepsinde aynı şeyi söyledim. 1965'te ise bütçe onaylanmayıp, inönü hükümeti istifa edince sadettin bilgiç bizzat gelip "sizin isminiz üzerine anlaştık" dedi, başbakanlık önerdi. ona da yanıtım hayır oldu. yine dönemin başbakanı özal ilk kabinesini oluştururken bana dışişleri bakanlığı teklif etti. onu da "başladığım işi bitirmek istiyorum" diye nazikçe reddettim. döndüğümde kendimi listede görünce kenan evren'e "bunu yaptığınız gün istifa ederim" dedim.

    * vahit halefoğlu oldu, değil mi?
    onu ben önerdim. "benim yerime o olsun" dedim. hatta havaalanında karşılaştık, kendisine "tebrik ederim, dışişleri bakanı oldun" dedim, o ise daha bilmiyordu bile.

    * ya cumhurbaşkanlığı teklifi?..
    artık onu şimdi söylemem. zaten bunlar da hiçbir zaman hiçbir gazeteciye tarafımdan söylenmemiş şeylerdir. şunu alıp sesli şekilde okur musunuz lütfen... (milli savunma bakanı vecdi gönül'ün bir kitap için kendisine atfen yazdığı metni okutturuyor.)

    * "her siyasi krizde adı başbakanlık veya başkanlık için..." başkanlık mı?
    okuyun lütfen...

    * "...geçerdi. ama biz gazetelerde hep bu teklifleri reddettiğini okurduk."
    gidip yaşayanlardan ayrıntılarını öğrenebilirsiniz.

    * peki neden hep ret? aslında siyaset de idealistlere uygun değil mi?
    benim için hayır. çünkü bugünkü sistemde en yüksek düzeyde olan bir politikacının bile özellikle eğitimde devrim yapması kolay değildir.

    * atatürk?
    atatürk 1933'te yapmış. ondan sonraki de benim dönemimde yapıldı. ben birinci sınıf insan yetiştirmek için bu işe soyunmaya karar verdim. herkesi karşıma almanı, bir devrim yapmam gerekiyordu. çünkü devlet sisteminde, devlet mevzuatında özgür bir üniversite kurma imkanı yoktu. bugün vakıf üniversiteleri özgürdür.
    çünkü mütevelli heyetleri kendi kararlarını kendileri verir. ve bunda ilk örneği ben verdim. bilkent daha yeni kurulduğu günlerde, 1986'daki türkiye birincisi geldi, burayı tercih etti. bugün 1 milyon 800 bin aday, 77 (artı 15) üniversite var. büyük bir yarış. bu yarıştaki ilk 100'ün yaklaşık yarısı hacettepe ve bilkent'e giriyor. kalan yarısı da o 75 üniversiteye dağılıyor. demek ki en iyi beyinler hacettepe ve bilkent'e geliyor. ve ösym'yi de hacettepe'de ben kurdum.

    * bir de yök var ama yök tarihi boyunca pek iyi anılmadı. sizce insanlar mı anlamıyor yoksa yök'te yanlış bir şey mi var?
    ne diyorum: türkiye'de iki büyük devrim olmuştur. biri atatürk'ün 1933'teki yüksek öğrenim devrimi, biri de yök'tür. benim tarihimde hacettepe, bilkent bir yanadır. benim en büyük ve başlıca başarını yök'tür.

    * bağışlayın ama anlamak için soruyorum: nesi büyük başarı?
    o zaman şunu okuyun da dinleyelim. (bütün dünya dergisinin özel ihsan doğramacı sayısı için kendi yazdığı metni okutuyor.)

    "1980'de yükseköğretim çağında bulunan 4 milyon gencin yüzde 6.3'ü üniversitelere, yüksekokullara ve akademilere devam ederken, bugün 6 milyon olan genç nüfusun yüzde 33'ü üniversitelere devam etmektedir. araştırma düzeyi ve üst düzey bilimsel yayınlar, uluslararası bilimsel araştırma sıralamalarında türkiye 44'üncüyken 19'unculuğa yükseldi."

    * bu yök sayesinde mi oldu?
    tabii ki.

    * peki sizce hiç mi yanlışı yok?
    bir yanlışı var, zaten o yüzden 1992'de istifa ettim. çünkü 1992'de kabul edilen yeni kanunla, üniversite yöneticilerinin tüm öğretim üyelerince aday gösterilmesi kuralı kondu. başta ingiltere ve abd olmak üzere gelişmiş batı ülkelerinde adaylar öğretim üyeleri tarafından seçilmezler. 1992'den önce bizde de yoktu, yök önerir cumhurbaşkanı atardı.

    * bunun nesi yanlış?
    çünkü bu sanıldığı gibi demokrasi değildir. demokrasi halkın seçtiğidir. hoca belli bir ücret alan, saygın bir görevlidir. ona "seni yönetecek kişiyi sen seç" nasıl denir?

    * tamam, siz hep bu tip bir seçimin üniversite içinde hizipleşme ve kırgınlıklar yaratacağını savunursunuz. peki o zaman 1992'den beri üniversitelerde yaşanan seçim yanşları hizipleşme mi?
    hem de nasıl. bütün üniversitelerde çıkan kargaşalara bakın. istanbul üniversitesi'nde kim bunu dedi, o onu aldı, bu bunu yaptı tartışmalarına bakın. van 100. yıl'daki hadiseler? hepsi bundan. hiç karşı seçim kampanyalarına katılan hocalar sonra uyum içinde çalışmaya devam ederler mi? dünyada bunun bir örneğini ben bilmiyorum.

    * 92'de bu yasayı kimler önerdi?
    söylemeyeyim. (bunu zaten bilenler biliyor diye ısrar edince devam ediyor) sayın erdal inönü ve sayın türkan akyol'un önerileri üzerine o günkü hükümet. o zaman ben sayın başbakan süleyman demirel'e gidip böyle bir kanunun meclis'ten geçmemesi için ricada bulundum. demirel, "bir yanlış varsa ileride düzeltilir" dedi. ben düzeltilemeyeceğini söyledim ve ertesi gün istifa ettim. sayın cumhurbaşkanı özal'ın ısrarına rağmen de kararımdan dönmedim.

    8'inci dili italyanca'yı 89 yaşında öğrendi...
    * 3 nisan 1915'te osmanlı topraklarındaki erbil'de doğdu.

    * ilkokul naklinin nedeni biraz alışılmadık: lozan antlaşması. çünkü o yıl musul vilayeti ingiliz mandasına bırakılınca türkçe eğitim yasaklandı. o da beyrut amerikan koleji'ne gönderildi.

    * çocukken reşat nuri güntekin'in çalıkuşu romanının etkisiyle günlük tutmayı, fuzuli'nin etkisiyle de şiiri sevdi.

    * bağdat tıp fakültesi'nde 3 yıl okudu.

    * bugün birçok öğrencinin karşılaştığı 'denklik' sorununu o, yök'ten yıllar önce yaşadı. öğrenimine devam etmek için 1936'da istanbul'a geldi. bağdat'taki 3 yılı burada sayılmayınca yeniden sınava alındı. ama sınavda gösterdiği basan sonucu beşinci sınıfa denk bulundu ve tıbbiyeyi normalden erken bitirmiş oldu.

    3 çocuğu var
    * o sıralarda aile dostlarının kızı ve kendisinden 10 yaş küçük olan ayser hanım'la evlendi ve 3 çocukları oldu.

    * 1940-47 yılları arasında harvard ve washington üniversitelerinde çalışmalar yaptı. amerikan pediatri akademi üyesi seçilmesine karşın türkiye'ye döndü.

    * 50'li yıllarda üniversite yönetimi tarafından 'azılı bir komünist' diye fişlendi. sebebi gecekondulardaki hastaları ücretsiz muayene etmesi, bedava ilaç ve yiyecek dağıtmasıydı. aydın menderes'in çocuk doktoru olması sayesinde başbakan'a ulaştı ve hakkında bir araştırma yapılmasını istedi. sonunda gerçek ortaya çıktı: fişlemenin nedeni akademik kıskançlık.

    haftada 3 gün spor
    * ingilizce, almanca, arapça, farsça, ibranice bilen doğramacı 61 yaşında fransızca öğrendi. 6 ay sonra da paris üniversitesi'nde fransızca ders verdi. italyanca öğrenmeye ise 89 yaşında başladı. geçen perşembe akşamı polonya dışişleri bakanı'nın şerefine verdiği yemekte lehçe konuşarak davetlileri şaşırttı. son 3 aydır ise çince'yle ilgileniyor.

    * haftada 3 gün spor yapıyor. fenerbahçe taraftarı.

    * lakabı 'hocabey'!

    * hali hazırda dünyanın çeşitli yerlerinden 'kabul ettiği' (her kurumun ödülünü, unvanını kabul etmiyor) 11 nişanı, 10 büyük ödülü, 23 fahri doktora unvanı var.

    * dünya sağlık örgütü'nün 1946'daki kuruluş yasası'nda imzası bulunup, hayatta olan tek kişi. ve unıcef'in merasim salonunda iki dönem başkanlığının bulunması nedeniyle iki portresi bulunan tek yürütme kurulu başkanı.

    * eski azerbaycan devlet başkanı haydar aliyev üç metreyi aşkın bir doğramacı heykeli yaptırıp, hediye etti. doğramacı, "ancak ben ölünce dikersiniz" dediği için heykel depoya kaldırıldı. ancak aliyev'in ısrarı üzerine depodan çıkarılan heykel bilkent'in bahçesine dikildi.

    doğramacı için ne dediler?
    zekası ve kararlılığıyla herkesi kendine hayran bırakan 'şayanı hayret insan'
    * prof. dr. andrzej sokolowski (polonya): ülkenizi nasıl sevmeniz gerektiğini doğramacı'dan öğrenebilirsiniz.

    * süleyman demirel (9. cumhurbaşkanı): bu
    bir abide adamdır. bir büyük hekim, bir büyük insan, bir büyük eğitimcidir. hepsinin üstünde de büyük bir vatanperverdir.

    * prof. dr. manuel castello (italya): o, pediatri dünyasının papasıdır!

    * prof. dr. y. t. lee (1987 kimya dalında nobel ödülü sahibi): bu üniversiteye atanmaktan
    büyük şeref duyuyorum. bilkent'in sadece türkiye'ye değil, dünya biliminin kalkınmasına katkıda bulunacağına inanıyorum.

    * prof. dr. lawrence r. klein (1980 ekonomi bilimleri nobel ödülü sahibi): bilkent üniversitesi, dünyanın en önde gelen bilim kurumlarıyla boy ölçüşecek durumdadır.

    * frederico mayor (eski unesco genel direktörü): prof. doğramacı hayırsever, hayal gücü sahibi, enerji dolu ve azimlidir. dev eserleri ile hepimiz için örnek ve ilham kaynağı olmaktadır.

    * dr. heinrich rohrer (1986 yılı nobel fizik ödülü sahibi): ihsan doğramacı bu müessesede ileri bilimsel anlayışı başlatmıştır. bu müesseseye zaman zaman gelmek ve başarılarını izlemekten memnunluk duyacağım.

    * prof. dr. herbert simon (1978 ekonomi bilimleri nobel ödülü sahibi): doğramacı'nın bilkent mucizesi ile mensubu olduğum carnegie mellon üniversitesi'nin işbirliğinde büyük yarar görmekteyim.

    * anne-marie lizin (eski sosyalist enternasyonal ikinci başkanı): heyecanı ile ülkesini sevdiren bir prens! bir tek adam türkiye'yi açıklamaya yetiyor. yaptırdığı bu muhteşem konutunda, en yüksek ülküsünün ortasında oturmaktadır: zeka ve felsefe içinde...

    * prof. dr. niilo hallman (eski uluslararası pediatri kurumu başkanı): samimi arkadaş, tecrübeli lider ve çocuk hekimi, fevkalade bir ekonomist olan dr. doğramacı ile ve 25 yıldan fazla çalışmanın önemini daha iyi değerlendirmeye başladım. iyilik timsali eşi ile kendilerini tüm dünya çocuklarına adamış olmalarına hayranım.

    * dr. james sayre (hacettepe'de çalışma arkadaşı): ofisinde 4-5 kişi ile konuşurken, iki sekretere, iki ayrı dilden iki ayrı yazı yazdırabilirdi. bu 'şayanı hayret insan'da, uzak görüşlülük, algılama, enerji, cesaret, kararlılık, gayesini iyi tayin etme, mükemmel zeka, iyilik ve yardım etmede hudutsuzluğun mükemmel bir birleşimi vardır.

    * kofi annan (bm genel sekreteri): prof. doğramacı, siz birleşmiş milletler'in her ülkede bulmayı umduğu türden örnek bir dünya vatandaşısınız.

    * hikmet çetin (eski dışişleri bakanı): prof. doğramacı kendine sürekli ulaşılacak yeni hedefler belirler. ve önüne çıkan engelleri sabır, kararlılık ve sonsuz bir azimle alt eder. bunları yaparken de anlayış ve nezaketi elden bırakmaz.

    tek zaafı klasik müzik
    doğramacı'nın henüz genç bir doktorken gitmekten kendisini alamadığı tek bir yer vardı: cebeci'deki devlet konservatuarı. liszt'in 1. piyano konçertosu en sevdiği eserdi. aynı salonda hiçbir temsil ve konseri kaçırmayan bir başka isim ise ismet inönü'ydü. mimar sinan üniversitesi konservatuarı'nın müzikoloji bölümü'nün kurulmasını sağlayan doğramacı, müzik adamı olmadığı halde sevda cenap and müzik vakfı'ndan altın madalya alan tek isim. başta adnan saygun olmak üzere ünlü kompozitörlerin adına besteler yaptığı doğramacı için azerbaycan'da da "şairler vicdanında doğramacı" adlı etkinlikler düzenleniyor.

    görevleri say say bitmiyor
    "doğramacı hangi görevlerde bulundu?" sorusunun yanıtı uzun: ankara üniversitesi rektörü (1963-1965), odtü mütevelli heyet başkanı (1965-1967), hacettepe üniversitesi rektörü (1967-1975), tıp ve sağlık bilimleri milli konseyi başkanı (1974-1981), yök başkanı (1981-1992), uluslararası pediatri kurumu başkanı, unıcef yürütme kurulu başkanı (2 dönem), dünya sağlık örgütü'nde çok sayıda görev, uluslararası çocuk merkezi yönetim kurulu üyesi, uluslararası çocuk konulan araştırma merkezi onursal bilim danışmanı, uluslararası tıbbi araştırma merkezi onur kurulu üyesi, uluslararası yükseköğretim konferansı onursal başkanı, islam tarih, sanat ve kültürü araştırma merkezi yönetim kurulu üyesi, türki ülkeler pediatri cemiyetleri birliği kurucu ve onursal başkanı. yer sığmayacağı için burada kesiyoruz. şimdiki görevleri ise şöyle: bilkent üniversitesi mütevelli heyet başkanı, türkiye ve uluslararası çocuk sağlığı merkezi başkanı, unıcef türkiye milli komitesi onursal başkanı, uluslararası pediatri kurumu onursal başkanı.

    işte olay kapağın öyküsü
    yök'ün 4'üncü yılında, dönemin efsane dergisi nokta öyle bir kapak ve öyle bir "yök dosyası" hazırladı ki, yök karşıtlığının sembolü haline geldi. kapağın hazırlandığı dönemde nokta'nın yazı işlerinde görev yapan gazeteci arda uskan, kapağın hazırlanış öyküsünü şöyle anlatıyor:

    öyle bir kapak olmalı ki
    "yök'ün 4'üncü yılıydı ve doğramacı ağır eleştirilere hedef oluyordu. ama yine de çok güçlüydü ve dokunulmaz gibi görünüyordu. haber toplantısında konu açıldı. olumsuzlukları gözler önüne seren bir kapak yapmaya karar verdik. ama bu öyle bir kapak olmalıydı ki... biz konuşurken, görsel yönetmen salih memecan çizdi..."

    uskan, memecan'ın konuşmalar sırasında çizdiği eskizi kendisine getirip gösterdiğini, "dört ayrı fotoğraf çekeriz, sonra üst üste montajlarız" dediğini ve bundan sonraki gelişmeleri şöyle anlatıyor:

    hepsi kızdı, arıklı güldü
    "doğramacı, istanbul üniversitesi'nin üzerine oturmuştu. pantolonunu indirmişti, poposu ortadaydı. oturduğu üniversite binası alafranga tuvalet gibi görünüyordu ve ihsan doğramacı onun üzerine büyük abdestini yapıyordu. kendimi tutamadım, güldüm, 'ciddi misin?' diye sordum memecan'a. 'ben ciddiyim ama adil bey kabul etmez... şimdi göstermeyelim, yarın ercan arıklı ile ikisi ankara'ya gidiyor, bir çaresini düşünürüz' dedi."

    hepsi kızdı, arıklı güldü... nokta'cılar ertesi sabah kapağın taslağını ankara'ya gönderdiler. prova baskı yöneticilerin önüne getirildiğinde yaşananları uskan anlatıyor: "adil özkol bu kadarını beklemiyordu doğrusu. ercan arıklı kahkahalarla gülmeye başladı. hıncal uluç karşı çıkanlardandı ama hilmi yavuz kıyameti kopardı. ne de olsa o günlerde üniversitede öğretim üyesiydi. "bunu bu şekilde yayınlarsanız o hafta dergiden imzamı çekerim" dedi.

    dava açtı, kazandı...
    24 mart 1986 pazartesi günü bütün gazetelerin birinci sayfasını nokta'nın olay kapağı süslüyordu. doğramacı'nın çok öfkelendiği, yaptığı açıklamayla belli oldu: "bunu yapanları hapse attıracağım, bu yayını yapan şirkete öyle bir tazminat ödettireceğim ki, bir daha böyle bir terbiyesizlik yapamayacaklar."

    ihsan doğramacı ceza ve tazminat davalarım birlikte açtı. noktacılar, mahkemeye sağlam bir savunma göndermek için stern, figaro, panorama gibi uluslararası dergilere, buna benzer bir kapak yapıp yapmadıklarını sordu. yanıt olumsuzdu.

    mahkemede savunmayı adil özkol üstlendi. dava sonunda hapis cezası çıkmadı ama gelişim o günün parasıyla 10 milyon tl tazminat ödemeye mahkum oldu.

    6 kasım'da protestoları izlerim



    24 yıldır alevi hiç sönmeyen, kuruluş yıldönümü olan her 6 kasım'da masaya yatırılan yök protestolarını prof. dr. ihsan doğramacı izliyor mu? "evet, televizyondan izliyorum" diyor, prof. doğramacı ve ekliyor: anlayışla karşılamıyorum, çünkü, bu bir tür dünyayı bilmemezliktir

    17.04.2006


    ihsan doğramacı uzun yıllardır bir röportaj vermemişti. (kendisi, en son 22 yıl önce bir yaz tatili sırasında emin çölaşan'la konuştuğunu söyledi.) vermeye de hiç niyeti yoktu. bizim önerimizi kabul etmesinde belki "sizin yaptıklarınızı yeni nesillere aktarmak istiyoruz" dememizin bir etkisi olabilir. gerçekten de bana neredeyse ilk kez bir röportaj siparişi veren vatan yazıişleri'nin asıl isteği buydu. amaç, 91'inci yaşında ihsan doğramacı'yı sadece "başarıları ve hizmetleri"yle anlatmaktı. ancak karşınızda oturan doğramacı olunca söz başarılardan, hizmetlerden çıkıp tartışmalı alanlara da kaydı. işte ihsan doğramacı'yla, dün yök bahsi sırasında yarım kalan sohbetimizin ikinci bölümü:

    'davet edildim, geldim'

    • yök'ün 12 eylül'le anılıyor olması...
    doğru...

    • sizin 12 eylül'le anılıyor olmanız...
    doğru...

    • bunlar sizi üzmüyor mu?
    hayır, hayır... ben darbelere karşıyım. o sırada da zaten paris'teydim, onlar davet etti. kimsenin bana karışmayacağını söyledikleri için kabul ettim. çünkü önümde büyük bir reform yapma imkanı vardı.

    • askerlerden de karışmama sözünü almış mıydınız?
    sen ne dersen onu yaparız dendi bana. ama iki tane maddeyi kabul ettiremedim. bir tanesi, ben istiyordum ki öğrenciler de yönetime katılsın, bu kanuna girsin. dendi ki, bunu üniversitelerin kendi isteğine bırakalım. ikincisi de hocaların siyasete katılması serbest olsun. bu iki önerim dışında her şey kabul edildi.

    • müthiş iki öneri, ama niye takipçisi olmadınız?
    efendim, bu o kadar basit ki... o kadar büyük reformlar içinde basit kalıyor ki... ayrıca her ikisi de tartışılır konulardı. gerekirse sonra da eklenebilirdi. ama bu ikisinin dışında her şey harfiyen kabul edildi.

    • peki hangi fikrin üzerine kurdunuz yök'ü; üniversiteleri denetlemek mi, önlerini açmak mı?
    bir kere önemli olan üniversitedeki özgürlüktür. özgürlüğe en ufak bir toz kondurulmasına hep karşı oldum ve bugün de öyleyim. öğretim üyeleri hükümeti hukuki sınırlar içinde kalmak kaydıyla istedikleri kadar eleştirebilirler; ama buna rağmen üniversitelere kimsenin karışmaması gerekir. bu birinci kuraldır.

    • sizce türkiye'deki üniversiteler özgür mü?
    evet, özgür. hiçbir öğretim üyesine, aleyhte ya da lehte makale yazdı diye müdahale edilmemiştir. fakat özgürlük ayrı, özerklik ayrı laftır.

    • nedir özerklik?
    dış denetleme olmadan, kendi kendini yönetme, kendini seçme, kendi başını kendin getirmedir. bu olmaz üniversitelerde.

    • ne tehlikesi var?
    bildiğim kadarıyla örneği yok! meselâ fransa'da üniversiteler o bölgedeki akademiye bağlıdır. akademi rektörünü milli eğitim bakanı atar. akademiye bağlı üniversitelerde de başkan adayı, ilgili üniversiteler tarafından önerilir. almanya'da idari, mali konuları eyaletin tayin ettiği bir kişi yönetir. onun adı da "kanzler"dir. abd'de üniversitelerin başını mütevelli heyet atar. bizdeki 1933 kanununa göre rektörü milli eğitim'in önerisiyle cumhurbaşkanı tayin ediyordu. dekanları da rektörün önerisi üzerine milli eğitim bakanı... böylece 1933'le 46 arasında türkiye altın çağını yaşadı. fakat 46'da chp, demokrat parti'nin özgürlük sloganlarına karşı daha özgür bir kanun yapalım diye hocalara kanun hazırlattı. hocalar da dünyayı örnek alacaklarına kendi görüşlerine göre bir kanun hazırladı ve altın çağ bitti. denetimsiz bir üniversite yaptılar ki eğitimde, araştırmada dibe vurduk.

    • akademi dünyası ise özgürlükler açısından 60 anayasası'nı çok sever?
    hayır, ben beğenmem. çünkü eskisinin devamıydı. hocaların dokunulmazlığı vardı. ders vermek yerine özel işlerle uğraşma özgürlüğü tanıdılar kendilerine. evet, hoca eli öpülecek, saygın kişilerdir. ama fikir özgürlüğü ayrı, işi yapıp yapmama özgürlüğü ayrı. buna elbette birisi karışacak. zaten en kötü denetim, denetimsizlikten iyidir.

    • ya peki tek tip üniversite yarattığınız iddiası?
    tek tip üniversiteye en çok karşı olan kişi zaten benimdir. hacettepe'deki tıp eğitim sistemi mevcut bütün sistemlerden ayrıdır. ve burada bugüne kadar türkiye'de bulunmayan entegre bir sistem bulunmaktadır. siyasal bilgiler fakültesi'nin her bir bölümü istanbul'da birer fakültedir. odtü mühendislik fakültesi'nin her bir bölümü de itü de ayrı bir fakültedir. biz zaten her zaman tek tipten uzak durduk.

    'akıl danışma olmadı'

    • acaba hiç 6 kasımlarda kulağınız çınlıyor mu? kuruluş yıldönümünde yapılan yök protestolarını tv'den seyrediyor musunuz?
    elbette.

    • sinirinize dokunuyor mu?
    hayır.

    • anlayışla mı karşılıyorsunuz?
    hayır, çünkü bu bir tür dünyayı bilmemezliktir.

    • bir şey dikkatimi çekti, demin anlattığınız örneklerde hep milli eğitim bakanı aktif. akp hükümetinin de ısrar ettiği yasada milli eğitim'e daha fazla inisiyatif veriliyor. yani bu sizce de uygun mu?
    benim yararlı gördüğüm sistem mütevelli heyet sistemidir. yüksek öğretim kurulu da bir nevi tüm üniversiteleri kapsayan ulusal bir mütevelli heyettir. kanuna göre bakan gerekli gördüğü hallerde yök'e katılır ve başkanlık eder. böylece sistemimizde milli eğitim bakanı'nın rolü zaten vardır. şu anda bu yeterlidir.

    • akp hükümeti bu konularda size hiç akıl danıştı mı?
    akıl danışma diye bir olay olmadı. ama kim danışırsa fikrimi paylaşırım.

    • imam hatiplilerin istedikleri
    üniversiteye girişlerini kolaylaştırmak için akp'nin ısrar ettiği kat sayı formülü sizce adaletli mi yoksa tehlikeli mi?
    ayrıntısıyla ilgilenmedim. ama bu tip konularda ne yapmak isterseniz isteyin unutmamanız gereken tek bir şey var: laik bir ülkede dinin ön plana alındığı uygulamalar yapamazsınız. bunu herkes böyle kabul etmeli.

    • peki sizce de yök "laikliğin savunulduğu, ele geçirelemeyen kalelerden biri" midir?
    hayır, hayır. yök'e bu tip misyonlar biçmek bence doğru değil. yök nihayetinde bir kuruluştur. bence doğru bakış açısı şudur: her vatandaş yürürlükte bulunan anayasa veya yönetmelikleri beğenmeyebilir. gücü yeterse onları değiştirmek için gayret de sarfedebilir. fakat beğenmediği bu yasalar yürürlükte kaldığı sürece onlara uymak vatandaşların başlıca görevidir. bilmem anlatabiliyor muyum?

    kendi evime 2 bin dolar kira veriyorum

    • yök'ün hiç yenilenmesi gereken bir tarafı yok mu sizce?
    yök'ün mutlaka 1992'den önceki durumuna gelmesi lâzım. rektör seçimiyle ilgili değişikliğin düzeltilmesi şart. yök öncesi de yök sonrası da görüldü ki ihsan efendi bir mevki peşinde değil. (yardımcısından eski bir ingiliz büyükelcisi'nin kendisi hakkında yazdığı kitabı istetip, okutuyor.) şurayı okuyun lütfen...

    • "... osmanlı ırak'ındaki günlerinde doğramacı ailesi kayda değer bir serveti miras almış ve rahat yaşamıştı. bu servet ve gayri-menkullerin yanı sıra türk petrolleri şirketi'nde kayda değer hisseleri vardır." burada bahsedilen kerkük'teki petrol değil mi?
    evet, devam edin lütfen.

    • "... petrol geliri isviçre bankalarında bir hesaba kondu. ikinci dünya savaşı'ndan sonra bağımsız ırak rejimi bu paranın transfer ve kullanımını yasakladı. ama doğramacı da eşi de bu durumu çok umursamadılar. ırak hükümetinden paralar için izin çıktıktan sonra ise ailenin refahı arttı. oteller, iş hanları inşa ettiler. istanbul'da dört fabrika, ankara'da dokuz katlı bir apartman yaptılar. paris'te altı ev aldılar."
    sonra isviçre ve amerika'daki bütün hesaplarımız buraya transfer edildi. hatta nasıl gittik, nasıl pazarlık yaptık hepsinin anlatıldığı bir film de çekildi. petrol hissesi satıldı. ve onların hepsiyle bilkent'i de kuran 64 şirketim oldu. bu evi görüyor musunuz?

    • evet, harika görünüyor.
    42 bin metrekare arsam ve bir de bu ev var. aşağıdaki tabloları falan da gördünüz mü? onların eşini sadece topkapı'da bulabilirsiniz. çini tabakların (aralarında 450 yılına ait olanlar da var), halıların hepsi antika. bunların hepsinin envanteri yapıldı. ve ev dahil olmak üzere tamamı eşimle birlikte kurduğumuz ihsan doğramacı vakfı'na verildi. biz şu anda sadece bu katta ayda iki bin dolara, kiracı olarak oturuyoruz. şu anda istanbul'da bir apartman dairemiz dışında tapuda hiçbir şeyimiz yok. ne karımın, ne benim... ne yurtiçinde ne yurtdışında... hepsi vakıflara gitti. vakıf sözleşmelerinde de doğramacı ailesine dolaylı ya da dolaysız yardım yasaklandı.

    • tepe holding'de de hisseniz yok mu?
    milyonda bir yok. biz servetin tamamıyla bu üniversiteleri kurduk. hacettepe'nin bu binaları nasıl çıktı sanıyorsunuz? devlet mi verdi? arsayı ben aldım, binaları ben yaptım. ve hiçbir zaman da bunun reklamına girmedik.

    • ihsan bey, bir şey soracağım: ne kadar para harcadınız?
    bilmiyorum.

    • peki şu anda sadece bir banka hesabınız mı var?
    bir miktar paramız var, onunla geçiniyoruz. ve çocuklarımız da mahkemeye gittiler, üçü de "hiçbir miras talebinde bulunmayacağımızı taahhüt ediyoruz" dediler ve bunu yaptılar. işte benim milliyetçiliğim budur. cebime koy değil. bakan ol, başbakan ol değil. benim milliyetçiliğim mücadeledir ve en büyük hizmetim de yök'tür. hayatımın bütün amacı türkiye'ye birinci sınıf insanlar yetiştirmek, o birinci sınıf kadroların bizi yönetmesi olmuştur.

    1402'likleri kurtarmaya çalıştım

    • acaba özellikle 1980'den sonra üniversite dünyasıyla aranıza kara kedi mi girdi?
    hayır, ilgisi yok.

    • meselâ 1402'liklerle?
    bakın bu konu çok önemli: 1402 meselesi yök'le ilgili değil. askeri rejimde bir kanun çıktı, şu listedekiler görevden ayrılmışlardır ve bir daha devlet görevine gelemezler, dendi. o listenin içinde bazı hocalar da vardı. ben bunun değiştirilmesi için iki defa danıştay'a başvurdum. meclis'teki bütçe komisyonu'na da gidip, bunu anlattım. danıştay'a başvurmak başbakanlık aracılığıyla oluyor, iki defa bunu yaptım, fakat dinletemedim. ama ben kesinlikle
    1402'liklerin olmaması için hukuki bir mücadelede bulundum. ondan sonra bu 1402'liklerin üniversitelere dönme yolu açıldı.

    • gerçekte de bu değilse, o zaman bazı hocalarla aranıza giren ne olmuş olabilir?
    şu: kanunda hekimlerin, hocaların bütün mesailerini hastanede ya da okulda geçirmesi öngörülür. serbest meslekte bulunanlar, "yarı zamanlı" görev yapanlar üniversite yönetiminde bulunamazlar. ama bu kural da sonradan değiştirildi. meselâ istanbul'da medeni ve ceza kürsülerinde 30'dan fazla profesör vardı. ama derslerine zaman zaman doçentler ve asistanlar girerler. hocalar vakitlerinin bir kısmında çeşitli kuruluşların yönetim kurullarında çalışırlar veya avukatlık yaparlardı. kurulalı seneler geçmiş, konya ve diyarbakır üniversitelerinde bir tek profesör yoktu. ben bunu bitirdim. peki sen bunları bitirirsen binlerce kişiyi karşına almaz mısın? yürek isterdi. ben o yüreği gösterdim. ama üzülerek söyleyeyim, bu tam gün çalışma düzeni sonradan değiştirildi ve hiç de iyi olmadı.

    • yani asıl sorun sol görüşlü öğretim üyelerinin uzaklaştırılması, özgürlüklerin kısıtlanması değil miydi?
    hayır. yök döneminde bir tek öğrenci veya hoca basında veya başka bir yerde özgürce görüş bildirmiş diye en ufak bir siteme muhatap olmadı. yök'le özgürlükler kalktı lafı bir yalan.

    •sol görüşlülere doçentliklerinin, profesörlüklerinin verilmediği ya da geç verildiği?
    yalan! yalan! yalan! yök'ten önce profesörlerin atanması için milli eğitim bakanlığı'nın onayı ve üçlü kararname gerekiyordu. yök kanunu'nda ise profesörlerin atanması üniversitelere bırakıldı. ben yök kanunu hazırlamadan önce en özgür üniversitelerin kanununu inceledim, bu yasa kafadan atılmadı. dünyanın en özgür üniversiteleri ingiltere'dedir. orada bir profesörlük boşalınca onun doçenti profesör olmaz, o ülkedeki tüm adaylar arasından seçilir. şimdi bilkent'te doktorasını bitiren kişi orada kalamaz. bitirdiği gün ilişkisi kesilir. ancak ileride öğretim üyeliği için başka adaylarla birlikte başvurabilir ve eğer beğenilirse o zaman atanır.

    • peki yann bu röportaj yayınlanınca ya bir hoca çıkıp da "hayır, ben sırf karşı görüşte olduğum için haksızlığa uğradım" derse?
    çıksın. çünkü bildiğim kadarıyla yok öyle birisi. yok! yok! isteyen yargıya başvurabilir.

    • nedir o zaman bazı kesimlerin yök'e isyanı?
    bunu lütfen onlara sorun!
    'modern türbana izin verilebilir'


    cumhurbaşkanı sezerle başbakan erdoğan'ın arasında laiklik tartışmasının kızıştığı bir ortamda doğramacı başbakan'a yanıt verdi: ulemanın dedikleri laik devleti bağlamaz

    18.04.2006


    • siz 1984'te gerilimi azaltmak için türbanın değişik şekillerine izin verilmesini isteyen bir çıkış yaptınız. hatta vakko'dan öneriler aldınız. o gün önerdiğiniz türbanla bugün tartışılan aynı mıydı?
    türban sarık anlamına geliyor. sımsıkı sarılır. ama avrupa'daki kataloglara bakınca şapka tipi türbanlar da görüyorsunuz. saçın önü açık, arkası kapalı. sıkma baş değil yani. ben bari o tip çağdaş bir türban takılsın dedim. fakat hiçbir zaman tutup da türban takılsın demedim.

    • o zaman türbanı savunanlar bu açıklamanızı kullanıyor?
    olsun. olsa olsa özal döneminde bir bakanın hanımı gayet şık bir türban takıyordu, ben de "bakın ne kadar çağdaş" demiştim. oradan başlar bu türban hikayesi. fakat türban sonradan siyasi bir simge konusu oldu.

    • türbanı dinden çok siyasetle mi ilgili buluyorsunuz?
    anayasamızda biz laik bir devletiz. laiklik ise devlet idaresiyle dini birbirinden ayırmak demektir; dinsizlik demek değildir. dışarıda isteyen istediğini yapar. ama "dershane içinde ben başımı örtüyorum, çünkü ben dinin emrettiğini yapıyorum, ama sen örtmüyorsun, sen dinin emrettiğini yapmıyorsun" demek ayrımcılıktır. ben bundan rahatsız olurum.

    • siz türkiye'deki üniversitelerin özgür olduğunu söylüyorsunuz, türban takanlar da "özgür olsa biz türbanımızla girerdik" diyorlar...
    bazı şeyler var ki, onlara ak ya da kara diyemezsiniz. bunun ortası da var. eğer bir özgürlük başkasının özgürlüğünü kısıtlıyorsa, o tartışılır. siz türbanla girdiğinizde mevcut yasalara karşı geliyorsanız bu konu üniversitelerin ötesinde bir kanun ve yargı konusu olur. üniversiteler sadece kanunu uygulamak zorundadır.

    • ama onlar da diyor ki, "bu dinin bir emri"...
    "din emrediyor" diyorlarsa, laik bir ülkede din emri geçerli değildir.

    • ya peki "buna ulemalar karar verir" diyen bir başbakan'ınız varsa...
    ulemanın lügat anlamı alimler, bilginler demektir. eğer din alimleri kastediliyorsa laik bir devlette din alimlerine başvurulmaz. bizde eskiden 'kimin başı örtülü, kimin değil' diye bir konu yoktu. ne zaman iran'da molla rejimi geldi, o zaman bizde de bu sorun ortaya çıktı. oysa türkiye'de laikliğin değiştirilmesi bile önerilemez.

    • peki bu tartışmanın bitmesi için atılacak bir adım yok mu?
    bence saçım örtmek isteyen biri varsa ve onu çağdaş bir şekilde yerine getirecekse o ayrı tutulmalıdır. türban kadınların taktığı bir sarıktır. sarığa izin verilemez. fakat bence din simgesi veya siyasi simge olmayan bir örtünmeyi yasaklamamak gerekiyor.

    • bilkent'teki uygulama nedir?
    türbanlı öğrenci yok. fakat bildiğim kadarıyla perukla girenler var. ona da bir şey diyemezsiniz, öğrencinin kendi bileceği iş. (konuyu değiştirip, gülüyor) bilmem buraya gelirkenki düşünceleriniz biraz değişti mi?

    • burada bizim düşüncemiz yok; biz sadece kamuoyunun merak ettiklerini sormaya çalışıyoruz...
    o kamuoyu dediğiniz belli bir zümredir. daha geçen gün bizim bilkent'teki konsere gittim, salona girdiğim anda mahşer yeri gibiydi, herkes kalkıp beni alkışladı. sokakta yürüdüğümde millet gelip elimi öper. yani sanki bir saat daha konuşsam yüzde 80-90 siz de döneceksiniz? (gülüyor)

    • gerçekten bu kadar taraflı mı buldunuz?
    ama siz bana şeytanın avukatlığını yapıyorsunuz.

    • keşke yapabilsek...
    (kahkaha atıyor) sizce enteresan değil mi söylediklerim?

    • kesinlikle çok enteresan ama şahsi hiçbir şey söylemek istemesem de biz öğrenciyken sizi protesto eden insanlarız. şimdi insanın kendi fikirlerinden etkilenmemesi imkansız...
    iyi etmişsiniz. fikriniz bu idiyse doğru yapmışsınız.

    • pardon ama şu anda yaptığınız şeyi nasıl beceriyorsunuz? gerçekten merak ettim.
    beni anlayanlarla anlamayanları ayırmam. çünkü bana karşı olan biri varsa iki ihtimal var demektir. ya dinleyip tenkitlerinden ders alırım ya da kendimi ona iyi tanıtamamışım, biraz daha tanıtmalıyım. başka biri olsaydım bu yaşta size bu kadar rahat yanıt veremezdim.

    • aynı şey yök içindekiler için de geçerli. dün sizi en çok eleştirenler yök'ün en üst kadrolarında yer aldılar. buna ne diyorsunuz?
    alkışlamak lazım. çünkü en kötüsü sabit fikirliliktir. araştırıp daha iyisini bulunca onu kabul etmek büyüklüktür.

    • gerçekten insan merak ediyor; sizin hiç en kötü gününüz olmadı mı?
    hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmadım. azmim, cesaretim hiç kırılmadı.

    • bir de moralle alakalı olmayan, gerçekten kötü şeylerin yaşandığı günler vardır. bu tevekkül haliniz o zaman bile bozulmaz mı? mesela iki kız kardeşinizin öldüklerini duyduğunuz gün... (yıllar önce pembe köşk yolunda iki kız kardeşe otobüs çarptı.) oğlunuzun kanser olduğunu duyduğunuz gün... (ali doğramacı gırtlak kanseri oldu ve yendi.)
    bunların hepsi acı olaylar. fakat her defasında kendime şunu söylerim: hayat budur! hayat meşakkatli bir iştir. benim hayat felsefem de bu.

    bizim gözümüz aç değil

    • bütün servetinizi bağışlamanızın gerçek nedeni ne? artık ihtiyacınız olmadığı için mi, doymakla mı alakalı, böyle mi ün yapmak istiyorsunuz, nedir?
    hiçbir zaman ihtiyacı var ya da yok diye bir şey yoktur. herkes biraz daha değişim ister. herkes yatının daha büyük olmasını ister. herkes özel uçağının daha konforlu olmasını ister... bunun sınırı yok. ama varlıklı olmak başka, zengin olmak başkadır. zenginseniz her şeye doymuş, mutlu olursunuz. bunun için fazla bir şeyinizin olmasına da gerek yoktur. bir de varlığınız vardır, fakat hâlâ zengin değilsinizdir. çünkü hâlâ gözünüz açtır.

    ölmekten korkmuyorum

    • hafızanız çok dikkat çekici. gelen giden yardımcılarınız, telefon trafiğiniz yoğun olduğu için kaç kez sözümüz kesildi. siz bir kez bile nerede kaldığımızı unutmadınız. ne yaparak böyle kaldınız?
    niye bilmiyorum. ama pek çok kimse hem uzak geçmişi hem de yakın geçmişi çok iyi hatırladığımı söyler. sanırım yaratılıştan.

    • size tatsız bir soru sorabilir miyim?
    hımm?

    • sabahlan uyandığınızda "acaba bugün mü" diyor musunuz?
    ne için?

    • ölüm...
    aa ben ölümden hiç korkmam. benim için doğum ne kadar tabiiyse ölüm de o kadar tabiidir. ve ben daima hayatımı çok yakında ölecekmişim gibi planlarım, daha uzun yıllar yaşayacakmış gibi çalışırım.

    • peki hiç ölüm hakkında konuşmaz mısınız?
    konuşurum. çocuklarım geldiğinde onlar istemezler ama bazen onlara bazı şeyler söylerim.

    • garip bir soru daha soracağım: cenazenizi nasıl hayal ediyorsunuz? mesela gözünüzün önüne avlulara sığmayacak, caddelerde yürüyecek öğrenciler geliyor mu?
    hayır, hayır. hiç böyle bir şey düşünmedim. protokol neyse öyle olur. ama hiç önemli değil benim için.

    • zaten bu hiç olmayacakmış gibi görünüyorsunuz...
    yürümemde biraz sıkıntı var. aşağıda, haftada üç gün spor yapıyorum ve o da yavaş yavaş düzelmeye başladı.

    • kalp, tansiyon, şeker?
    hayır, her şeyim normal. kan kimyamı gayet iyi buluyorlar. bu benim için allah'ın verdiği bir şanstır.

    doğramacı çiftinin ilk tercihi güngör mengi
    sohbetimiz devam ederken ihsan doğramacı konuyu birden vatan'ın başyazarı güngör mengi'ye getirdi ve kendiliğinden şunları söyledi:

    "sabahları özellikle eşimin eline alıp ilk okuduğu kişi güngör mengi'dir. gerçi benimle ilgili yazdığı olumsuz yazılar da olmuştu ama hiçbir zaman arayıp da düzeltme ihtiyacı duymadım. 'varsın, o da öyle bilsin' dedim. çünkü biz mengi'yi okumayı gerçekten severiz. fikirleri bana çok dürüst ve saygın gelir. mengi hangi gazeteye geçerse biz de o gazeteye geçeriz."

    fransa başbakan'ın babasını değil, beni seçti
    "unıcef icra kurulu başkanlığı için iki aday vardı. biri bir fransız, diğeri de türk ihsan doğramacı. fransız adayın oğlu fransa başbakanı'ydı. bu durumda ben ikinci olacağımı bildiğim için çekilmek istedim. ama dönemin dışişleri bakanı hasan esat ışık yine de bana destek istemek amacıyla fransız dışişleri bakanı'na gitmiş. bakan, 'ben de sizi tebrik edecektim. doğramacı icra kurulu başkam oluyor, fransız hükümeti onu destekliyor' diye karşılamış. yani fransa bile kendi adayı yerine beni desteklemiş. sonradan öğrendim ki fransız aday 'doğramacı benden iyi yapar bu işi. onu destekleyin' demiş."

    benjamin spock meselesi
    ihsan doğramacı'yla görüşüp de benjamin spock meselesini konuşmamak olmazdı. her ne kadar konu mahkemede görülmeye devam ettiği için doğramacı "lüften bana sormayın" dese de bilenlerden elde ettiğimiz bilgi şu: 11 kasım 2000 tarihli milliyet gazetesinde bir yazı yayınlanır. yazıda, doğramacı'nın "annenin kitabı" adlı yayınının ünlü doktor benjamin spock'un "baby and child care" adlı kitabından aşırma olduğu iddia edilir. doğramacı dava açar ve kazanır. ancak temyiz, bilirkişi heyetinin oluşturulması, heyetin değiştirilmesi gibi aşamalar nedeniyle dava hâlâ devam etmektedir. ortada duran matematik işe şöyledir: doğramacı bu kitabı 1943'te yazmış, spock ise 1946'da. eğer doğramacı'yı aşırmakla suçlayan tarafın elinde başka bir gerçek varsa onu da bu köşede yayınlamaya hazırız. fakat tüm hakikat bundan ibaret ise sanırız şu 'spock meselesi'ne artık nokta koymak gerekiyor.

    devrim sevimay
  3. bence büyük bir hukuksuzluk örneği sergileyerek bilkent center ve ankuva'nın bulunduğu araziyi odtü'den "koparan", bilkent üniversitesi kurucusu. odtü arazisi bir orman arazisi olmasına, gelirleri hazine'ye ait olmasına ve özel vakiflara verilemeyecek olmasına rağmen metrekare başına para sayarak o araziyi almıştır. bunun karşılığında ise odtü'ye öğretim üyeleri için lojmanlar yaptırmıştır. hoş, bu durumda dönemin odtü rektörü sayın gönlübol'un da etkisi büyüktür; ancak sonuçta yapılan yine de hukuksuz bir iştir. işte biz de özel üniversite öğrencileri olarak bu arazinin üstündeki alışveriş merkezlerinde starbuckslara gidiyoruz, bowling oynuyoruz, oha filan oluyoruz... öyle yani...

    kaynak: uğur mumcu
  4. 80 li yılların "zengin" modeline uygun olarak çok yediği gibi çok da yatırım yapmıştır. gerçi kendisi 80 lerden daha eskidir. belki de modeli çizenlerden biri odur ya.
  5. cuntacıların eğitim ayağı... çoğu öğrencisinin "ay tonton ya çok seviyorum ben onu" nidalarıyla ondan söz etmeleri memleketimizde bazı şeylerin hep suyun altında kaldığını göstermekte. bu durum zaten ihtilalcilerin ne kadar başarı olduğunu göstermekte. ailecek seviyoruz!!
  6. atasözü : arı satmış (yemiş), namusu kiraya (tellala) vermiş (arkasına atmış).
    anlamı : namus duygusundan uzaklaşmış, utanmaz, kötü yola sapma noktasına gelmiş kişi.
  7. 12 eylül'den sonra türkiye'de üniversitelerde başlayan istibdat(kelimenin gerçek anlamıyla kullanılmıştır) yönetiminin mimarı.

    1961 anayasası ile hayatımıza giren "üniversite özerkliği" kavramının, fütursuzca ortadan kaldırılmasının, uygulama aşamasında büyük bir pay sahibi olan insan.

    daha yeni doçent olmuş onlarca öğretim üyesinin, bir gecede profesör yapılmasının mimarı.

    öğretim üyelerine, bıyık-sakal kontrolü uygulamasının mimarlarından...

    istanbul üniversitesi işletme fakültesi'nin, rumelihisarındaki kampüsünden çıkarılmasına ve avcılara taşınmasına neden olan insan.

    üniversitelerin, polis ve jandarma merkezleri haline gelmesinin mimarı.

    tarihsel anlamıyla üniversite kavramını, türkiye'de yok eden adam.

    idris küçükömer, bülent tanör, taner timur, murat belge, faruk sönmezoğlu ve daha pek çok parlak ismin, yıllarca ünivesiteden uzak kalmasına neden olan adam.

    ha bir de, unutmadan: tbmm onur ödülü'ne layık görülmüş insan.

    demek ki neymiş, "prestijli" ödülleri almak için, memlekete çok "hizmet"(?) etmek, canını dişine takmak gerekiyormuş. varolsunlar.