ilk başlarda tek filitrelileri vardı daha sonraları 3 filitrelileri çıktı.filitreler ay da bir tuzda bekletilirdi ölüm gibiydi.daha sonraları osmos sistemleri çıktıktan sonra pabuçları dama atılmıştır.filitreleri her bakımdan sonra suyun tadını güzelleştirmekte ancak temizlenmesse düşünülebileceği gibi mikrop yuvası olmaktadır.daha sonraları ultra viole ışıklıları çıktı güya mikropları bu ışın öldürüyordu.
damacana suların fiyatlarının artması ile bir dönem özellikle dar gelirli kesimde tutulmuş olan makina. ihlas holding'in pek prezantabl pazarlamacıları bunları satabilmek için damacana sular hakkında bol keseden iddialar atar, damacana sularının sağlıksız olduklarını ifade ederlerdi. türkiye'de su sektörünün ciddi anlamda genişlemesi ihlas ev aletleri'nin bu ürününün pazarını yok etmiştir.
bence ihlas holding bu gelişmelerden çekinmesin. damacana suları ile hayatımıza girmiş olan plastik pompaların yerini artık sebiller aldı. sebil işine girerlerse en az su arıtıcısı kadar başarılı olma şansları mevcut.
piyasada 13-14 farklı markayla satılan su arıtma cihazlarının, ihlas pazarlama tarafından satılanı ve en ünlü olanı. asıl markası aura'dır. cihazın bir kısmı amerika'da üretilip, montajı da yurtdışında yapılmakta ve ihlas pazarlama tarafından türkiye'ye ithal edilerek satışı gerçekleştirilmektedir.
önceki modeller motorlu, motorsuz, ultraviyole lambalı v.b. olmak üzere çeşitlendirilmişken; günümüzde satılan versiyonu tüm diğer önceki modellerin bir araya toplanarak daha da geliştirilmesiyle ortaya çıkmıştır ve rakiplerine göre önemli avantajlar içermektedir. bu avantajları da, piyasada uzun yıllardır bulunan bir firma olarak kendi bünyesinde gerçekleştirmiş olduğu araştırma-geliştirme çalışmalarının eseri olarak kullandığı yüksek teknolojiden ileri gelmektedir.
cihazın yapısından temel olarak bahsetmek gerekirse; 5 ayrı filtre, su basıncı düştüğünde devreye giren bir elektrikli pompa ve 10 litrelik tanktan oluşur. bahsi geçen filtrelerin 4 tanesinin içinde doğal bitkisel malzemeler bulunur. çeşitli bitki kökleri ve mükemmel bir doğal filtre olan hindistancevizi kabuklarının farklı yöntemlerle birbirine kaynaştırılıp sıkıştırılmasıyla; her biri farklı maddeleri süzen, farklı gözenek boyutlarına sahip 4 farklı filtre ortaya çıkartılmıştır. bu gözeneklerin boyutları laboratuvar ortamında 5 mikron, 1 mikron ve 10 angstrom şeklinde ölçülmektedir. insan gözünün görebileceği en küçük değerin 70 mikron civarında (bir saç telinin ucu) olduğu düşünüldüğünde; filtrelerdeki gözeneklerin ne kadar küçük olduğu hakkında bir fikir sahibi olunabilir.
cihazın kalbi ise; nasa tarafından geliştirilmiş olan, ters ozmoz yöntemiyle suyun içindeki kimyasalları ayrıştıran membran filtredir. bu filtre; ilk olarak 1970'li yıllarda, insanlı uzay araçlarının tasarımı sırasında fark edilen bir aksiliğin giderilmesi amacıyla geliştirilmiştir. bir uzay mekiğinin dünyadan fırlatılması esnasında, fazladan her bir gram ağırlık için ekstradan birkaç kilogram yakıta ihtiyaç vardır. astronotların görev boyunca ihtiyaç duyacakları suyun tamamının mekiğe yüklenmesi durumunda, maliyet o kadar artacaktı ki görevin iptal edilmesi gündeme gelecekti. bu sorunu çözmek için nasa mühendisleri daha önce keşfedilmiş olan membran filtreyi alıp geliştirdiler ve boyutunu da oldukça küçülttüler. bu sayede astronotlar, aynı suyu defalarca arıtıp tekrar tekrar kullanma imkanına sahip oldu. hatta kendi idrarlarını bile bu cihazla arıtıp, gayet temiz ve sağlıklı bir içme suyu elde etmeleri mümkün oldu; fakat görevleri beklenenden uzun sürmediği sürece böyle bir yola başvurmaları tabii ki doğru bulunmadı. sonuçta arıtılan su ne kadar temiz de olsa, psikolojik faktörlerin önüne geçmek o kadar kolay değil. aynı karbonfiber gibi; nasa'nın geliştirdiği bir çok icatla birlikte membran filtre de günümüzde farklı alanlarda kullanılmaktadır. buna örnek olarak diyaliz makinelerini ve deniz suyundan içme suyu elde eden arıtma cihazlarını verebiliriz. ayrıca turkuaz su da, içinde membran filtrelerin olduğu devasa tesislerde arıtılmış sudan başka bir şey değildir. dikkat edilirse; turkuaz su şişesinin üzerinde "doğal kaynak suyu değil de, "işlenmiş içme suyu" yazdığı görülür. suyun işlenmesinden kasıt, arıtmadır.
günümüzde musluk sularının içilemez olduğunu hepimiz biliyoruz. bunun en büyük sebebi, bu suların yeterince arıtılmamasıdır. hepimiz artık evimizde içme suyu olarak, damacanalarda satılan kaynak sularını kullanıyoruz. fakat maalesef bu da yeterli olmamaktadır... musluk suyuyla yapılan temizlik, yıkanan meyve-sebzeler, demlenen çaylar ve yapılan yemekler de sağlığımız için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır.
musluk sularındaki en bilindik sakıncalardan biri, yüzme havuzlarında da kullanılan klordur. başka bir deyişle, çamaşır suyunun ana maddesi... bu madde suyun içindeki canlı mikroorganizmaları öldürür, partikülleri bloke eder ve vücudumuza girdiğinde aynı sigara gibi yavaş yavaş biriken bir hasara yol açarak yıllar sonra ciddi sağlık sorunlarına yol açar. bu sağlık sorunlarına bir örnek olarak kanseri verebiliriz. arıtma tesislerinde suya klor katan işçiler korucuyu elbiseler giyerek vücutlarının klor gazına maruz kalmasına engel olurlar. fakat biz ev kullanıcıları, aynı kloru barındıran suyu her işimizde kullanırız ve maalesef ne kadar büyük bir tehlike içinde olduğumuzun farkında bile olmayız...
klorun zararı gözle görülmez, yıllar içinde açığa çıkar. fakat musluk sularında yoğun olarak bulunup, zararı da gözle görülebilen bir madde daha vardır ki o da kireçtir. calgon firması, sadece suyun içindeki kireç sayesinde zengin olmuştur. aslında tüm kaliteli deterjanlarda kireç önleyici madde vardır, yani calgon'a gerek yoktur. yine de şu da bir gerçektir; bu kireç önleyiciler olmasaydı o çamaşır makineleri, bulaşık makineleri calgon reklamlarında gösterilen hale kesinlikle gelecekti. zaten kirecin rahatlıkla görülebilen başka bir kanıtı da vardır: içinde su kaynattığımız çaydanlıklar, cezveler, kettle'lar zamanla içlerinde biriken kireçten dolayı iş yapamaz hale gelirler. fakat ilginçtir; aynı çaydanlığın demlik kısmında veya içinde yemek pişirilen tencerelerde kirece rastlanmaz. bu konuya daha sonra dönmek üzere; tam da bu noktada kirecin vücuttaki zararlarından bahsetmekte oldukça fayda var. kireç molekülleri vücutta parçalanmaz, aksine biriktirilir. biriken kireç zamanla damar tıkanıklığı, sinir sistemi bozuklukları (felç, alzheimer, duyu kaybı), deride sertleşme, saç tellerinde kırılmalar gibi hasarlara yol açar. kirecin insan vücuduna fiziksel ve psikolojik olmak üzere daha bir çok zararı olduğu, günümüze kadar yapılmış bilimsel araştırmalarda defalarca kez tespit edilmiştir. tencerelerin ve demliklerin neden kireç tutmadığı konusuna dönecek olursak; bilindiği üzere bitkiler topraktan suyu çekerek tüm bünyesine dağıtan canlılardır. bu özellikleri, yapılarında lif içermelerinden ileri gelir ve lifler öldükten sonra da görevlerini yerine getirirler. dolayısıyla kireçli ve klorlu suların temas ettiği her bitki, bu maddeleri olduğu gibi emer. yapılan deneylerde; klorun sarı renk almasını sağlayan bir maddenin damlatıldığı 1 bardak suya batırılan herhangi bir meyvenin, suyun rengini 1 saniyeden kısa sürede tekrar berrak yaptığı ortaya çıkmıştır. bu meyvenin yenmeden önce gürül gürül akan suyun altında, iyice ovalanarak yıkandığını düşünürsek; meyveye geçen zararlı madde miktarının ne kadar fazla olduğunu kolayca anlayabiliriz.
maalesef musluk suyunun içindeki zararlı maddeler, kireç ve klorla da sınırlı değildir. yıllardır var olup da yakın bir zamanda belediye başkanları arasındaki karalama kampanyaları sayesinde yeni ortaya çıkartılmış bir başka zararlı madde kategorisi de, suya karışan zehirli kimyasal maddelerdir. bunların arasındaki en ünlü madde, gündemi takip eden her vatandaşımızın bileceği üzere arseniktir. (bkz: arsenik) başlığından da görülebileceği üzere; fare zehiri icat edilmeden önce en popüler zehir olan, rivayetlere göre napolyon ve hitler'in ölümüne sebep olan, duyu organlarımızla algılamamızın imkansız olduğu bir maddeden söz ediyoruz. sadece arsenik değil; tarım ilaçları, sanayi atıkları, tıbbi atıklar ve daha niceleri yıllardır musluklarımızdan akmaktadır. tüm bunların nasıl olup da evimizdeki musluğa kadar geldiğine daha sonra değineceğiz. tüm bu atıkların önü kesildiği takdirde; en iyimser hesaplamalara göre suların tamamen temizlenmesi 30 yıl sürecektir. kısacası kendimiz, çocuğumuz ve belki de torunlarımız bu kimyasal maddelere maruz kalacaktır.
tüm bu maddelerin nasıl olup da evimize kadar geldiği ise şöyle açıklanabilir: çoğumuzun bildiği üzere, şehirlerin su ihtiyacı akarsulara kurulan barajlardan ve doğal göllerden karşılanır. bir önceki paragrafta bahsedilen kimyasallar da işte bu akarsulara ve göllere, sanayi tesislerinden bırakılmaktadır. ayrıca tarım ilaçları da topraktan geçerek barajlara ulaşır. havaya karışıp atmosferin üst tabakalarına ulaşan başka zehirli kimyasallar da, yağmur suyuyla birlikte yeryüzüne geri döner ve yine barajlarda birikir. şehir sularının arıtma sistemlerinde bu kimyasallar dikkate alınmaz, çünkü onca kimyasalı arıtmanın maliyeti çok yüksektir. arıtma tesislerindeki işlemler çok basittir: önce su dinlendirilir ve içindeki gözle görülür partiküllerin dibe çökmesi sağlanır. daha sonra büyük gözenekli filtrelerden geçirilir, son olarak içine klor basılır ve o halde şebekeye yollanır. aslında bu arıtma yarım kalmanın da ötesinde; henüz başlangıç aşamasındayken bitirilmiştir. böylece suyun içinde önceden var olan zararlı kimyasallar ve kirecin üstüne, bir de klor eklenmiş olur. fakat su berrak göründüğü için arıtılmış kabul edilir, vatandaşlar o suyu evlerinde güvenle kullanırlar.
kaynak suları ise biraz daha farklıdır. onları içilebilir kılan; yeraltından gelmeleridir. yağmur suları topraktaki bitki kökleri ve bir takım dokular sayesinde mükemmele yakın bir şekilde arıtılarak yer altındaki boşluklarda birikir. burada mağmanın sıcaklığıyla ısınır ve kayaların arasından kendisine yol bularak, yüksek bölgelerde yüzeye çıkar. bu kaynak suları zamanla yeryüzünde kendisine yatak açarak akarsuları meydana getirir. toprağa zararlı kimyasalların karışmadığı yerlerdeki kaynak suları, doğadaki en temiz sulardır. kaynak suyu satan firmalar da bu kaynakları bularak hemen yanında dolum tesisi kurarlar ve suyu kaynağından çıktığı gibi, el değmeden şişeleyip kamyonlara yükleyerek satış yerlerine sevk ederler. ideal koşullar sağlandığında bu sular dünyanın en temiz sularıdır; fakat maalesef bu sektörde de para uğruna çeşitli oyunlar ve ihmaller dönmektedir...
bu oyunlardan ilki, suların tek bir kaynaktan gelmemesidir. yıllardır aşırı şekilde artmış olan kaynak suyu talebini karşılamak için, artık hiç bir kaynak tek başına yeterli gelmemektedir. bu nedenle su firmaları, dolum yaptıkları kaynağın civarındaki bazı köy arazilerini satın alarak buralara açtıkları kuyulardan yeraltı sularını daha hızlı çekmektedir. bahsi geçen kuyuların suyu elbette asıl kaynağın suyu kadar kaliteli değildir. su şişelerinin ve damacanaların üzerinde suyla ilgili değerler bulunur; bu değerler asıl kaynak suyuna aittir ve yanıltıcıdır. gerçekte o suya kuyu suları da karıştırılmıştır, şişenin içindeki suya ait gerçek değerler içilebilirlik sınırındadır ya da o sınırı geçmiştir. örneğin; eskişehir'de oldukça rağbet gören kalabak suyunun damacanasında "sertlik değeri: 1.8" yazar. suyun içilebilir olması için bu değerin en fazla 2.5 olması gerekir; ne var ki herhangi bir kalabak damacanasından alınan suyun sertliği ölçüldüğünde 4.4 çıkmaktadır.
suyu saklamak için en ideal ambalaj cam şişedir, ne var ki cam pahalı ve kırılgan bir malzemedir. bu yüzden; camın yerine ekonomik ve sağlam olan polikarbon malzeme, damacanalarda kullanılmaktadır. polikarbon nefes alan bir malzemedir ve içindeki suyla dış ortam arasında sürekli gaz geçişi sağlamaktadır. bu sayede; damacananın içindeki tertemiz suyun içine her an havadaki her türlü zararlı gaz girmektedir. bu maddeler havada kaldıkları sürece bizim için neredeyse zararsızdır; çünkü akciğerlerimizde onları harika bir şekilde süzen bir yapı mevcuttur. fakat suya karıştıkları takdirde bağırsaklarımızda emilerek kanımıza karışır ve aynı kireç gibi, vücudumuzda birikmeye başlar. polikarbonun bir başka özelliği de, kuru olduğu zamanlarda havadaki maddeleri gözeneklerinde biriktirmesidir. böylece boş bir damacana şişe; tuvalette, balkonda, bir sanayi tesisinde beklerken sürekli ortamdaki tozu, toprağı, mikrobu, zararlı kimyasalları bünyesinde depolar ve tekrar doldurulduğunda bu maddeleri içindeki suya aktarır. damacanalar dolumdan önce yıkanmaktadır; fakat kullanılan yıkama tekniği, her ne kadar yeterli olduğu iddia edilse de tüm bu mikropları, kimyasal maddeleri temizleyemeyeceği net olarak ortadadır. evimize aldığımız damacana şişesinin; bizden önce kaç farklı yerde, ne koşullar altında kullanıldığını asla bilemeyiz. tüm bu sayılanlar, damacanaların dış etkenlere bağlı olan zararlarıydı. polikarbonun başka bir zararı ise; 30-40 kullanımdan sonra suda çözünmeye başlaması ve direkt olarak vücudumuza girerek kanserojen madde haline gelmesidir. bu nedenle her bir damacana şişesinin seri numarasından takip edilip, en fazla 40 kullanımdan sonra imha edilmesi gerekir. ortamdaki tozu toprağı, mikrobu, kimyasal maddeleri de düşünürsek; bu rakamın 20'ye düşürülmesi oldukça yerinde olacaktır. fakat su firmaları, damacanaların ömrünü 60 kullanım olarak belirleyen raporlar düzenleterek sınırları sonuna kadar zorlamaktadır. bununla da yetinmeyerek; damacanaların hiç bir kurum tarafından denetlenmemesini de fırsat bilip 60 kullanımdan sonra bile değiştirmemektedir. böylece hem havadaki her türlü zararlı maddeyi, hem de bizzat kendi malzemesini suya karıştıran damacanalar yüzünden güzelim kaynak suları bile bize ulaşana kadar kirlenmektedir. bir de damacanaların dolaylı yoldan çıkardığı sorunlara değinecek olursak; taşınması, su bittiğinde sucu yolu gözlenmesi, pompayla tam bir bardak su doldurmanın ustalık gerektirmesi, ayrıca yine pompaların bir musluktan çok daha fazla efor gerektirmesi, v.b.
su arıtma cihazlarının geçmişinde; başta suyun kendisiyle ilgili olmak üzere bir çok bilimsel araştırma bulunmaktadır. bu araştırmaların vardığı en önemli sonuç; içilebilir suyun içinde 700 çeşit organik ve inorganik maddenin bulunmasıdır. bu maddelerden tamamen arındırılmış suya saf su denir, akülerde kullanılır ve zehirlidir. bir suyun içilebilir olması için, o suyun içinde bahsi geçen maddelerin belirli bir miktarda bulunması gerekir. az bulunması saf su etkisi yapar, fazla bulunması halinde ise vücutta birikerek yine zararlı hale gelir. ayrıca bu araştırmalar sırasında başka bir enteresan sonuca daha rastlanmıştır; o da bekletilen suların içindeki maddelerin zamanla artmasıdır. bu konuda yapılan ölçümlerde; suyun ömrü 2 gün olarak belirlenmiştir. daha fazla bekleyen ve özellikle de direkt güneş ışığına ya da sıcağa maruz kalan sularda, kısa süre içinde çok büyük miktarda mikroorganizma ürediği saptanmıştır. 60 yıl yaşayan ortalama bir insan, hayatı boyunca 50 ton su içer. bunca suyun içinde fazla olan, ya da hiç bulunmaması gereken maddeler vücutta birikerek ilerleyen yaşlarda daha önce bahsedilmiş olan kanser, damar tıkanıklığı, sinirsel rahatsızlıklar, deride ve saçlarda bozulmalar gibi bir çok ciddi soruna yol açar. suya maddi açıdan bakıldığında ise; türkiye'de 4 kişilik ortalama bir ailenin sadece içme suyuna yılda 900, 10 yılda 9000 tl ödediği ortaya çıkmaktadır. özellikle yaz aylarında ve kalabalık ailelerde, bu rakamların 2-3 katını da geçen tüketimler söz konusu olmaktadır.
ev tipi su arıtma cihazlarının ilk örneği, bundan yaklaşık 20 yıl önce kullanıma sunulmuştur. nasıl ki ilk bilgisayar bir oda büyüklüğünde olup da çalıştırıldığında şehrin yarısının elektriğini harcarken, günümüzde laptop'larda aklımıza gelen her şeyi yapabiliyorsak; geçen 20 yılda su arıtma cihazlarında da büyük ilerleme kaydedilerek mükemmele ulaşılmıştır. amacına uygun üretilmiş, kaliteli bir su arıtma cihazından beklenen bir takım özellikler vardır. bunlara kısaca değinecek olursak; cihaz, suyun içindeki gözle görülmeyen partikülleri, zararlı mikroorganizmaları, kireci, ve diğer zararlı maddeleri tamamen sudan uzaklaştırmalıdır. kimyasal maddelerin tamamını arıtmalı ve bu maddeleri filtrelerinde biriktirmeden, ayrı bir hortumla gider borusuna vermelidir. aynı zamanda, suyun içinde vücuda faydası olan maddelerin de gerektiği kadarını suda bırakmalıdır. depolama tankı mevcutsa, burada bekleyen suyun bayatlaması ihtimaline karşılık depo çıkışında da bir adet filtre bulundurarak suyu musluğa vermeden önce son kez arıtmalıdır. ihlas (aura) su arıtma cihazı, piyasadaki diğer rakiplerinin aksine bu özelliklerin tamamına sahiptir. cihazdan çıkan suyun tadı erikli suyundan bile güzeldir, ayrıca yapılan ölçümlerde de her zaman ideal değerlerle neredeyse aynı sonuçlar elde edilmektedir. bu da göstermektedir ki; ihlas su arıtıcısından çıkan su, dünya üzerindeki içilebilir sular arasında mükemmele en yakın sulardan biridir.
sonuç itibariyle; söz konusu cihaz yaygın inanışın aksine kesinlikle göz boyamak ya da insanları kandırmak için zorla satılmaya uğraşılmamaktadır. pazarlama yöntemlerinin yetersiz kalmasından dolayı piyasada hak ettiği değeri görememektedir. müşterilerle daha iyi bir iletişim sağlandığı takdirde çok daha fazla satılması kaçınılmazdır. kendi sağlığına önem veren, ailesinin diğer fertlerini de düşünen, hayatı boyunca sadece içme suyuna bir araba parası ödemeye niyeti olmayan her insan bu cihazı kendiliğinden satın alır. yeter ki kendisini nelerden koruyacağını bilsin...