yaralı yakalanan, işkence olarak karda yürütüldüğü için donan ayakları kesilen, buna rağmen sorguda ben bir komünistim ama benden hiç bir şey öğrenemeyeceksiniz diyerek meydan okuyan ve bir ay süren işkencelerden sonra 18 mayıs 1973 günü kurşuna dizilerek öldürülen genç devrimci.
ml/tikko'nun kurucusu...devrimin kırsaldan şehirlere doğru gerçekleştirilebileceğini savunmuştur. akıl almaz işkenceler sonucu öldürülmüş, yinede konuşmamış ve kimseyi elevermemiştir. sadece bu özelliği yüzünden bile saygı duyulasıdır.
deniz gezmiş kadar bilinmese de, onun kadar anılmasa da, onun kadar anlatılması gereken şahıs. onun özelliği halktan, köyden gelme olmasıdır. azmin örneğidir o, kendi çabalarıyla gelir üniversite boyutuna. köylüler için çarpışırken, onların ihbarıyla yaşama veda etmeye başlar yavaş yavaş. aylarca süren işkence, yapılırken koymamıştır yapanlara. ama ne zaman babası cenazesini almaya gelmiştir, işte o zaman örtbas etme çabasına girmişlerdir. (vermemek için binbir düzenbazlık yapılmıştır.)
yaşadığı işkencelere karşı sergilediği tavır, kesinlikle kişiliğini ortaya koymaktadır; ancak savunduğu görüşün de iyice araştırıldığı takdirde daha da bir saygı duyulası olduğu açıktır. kendini yenileyebilmiş, fikrini savunabilmiş bir insandır. bu anlamda, saygı duyulması gereken diğer genç fidanların en körpelerindendir.
"...binadan koşar adımlarla çıkan yarbay cipin yanına geldi. ali kaypakkaya'ya inmesini söyledi. birlikte aynı binaya girdiler. bir koridordan geçtikten sonra yarbay, ali kaypakkaya'yı bir odaya aldı.
içeride beyaz önlüklü bir adam vardı. o adamı görünce bu kez ali kaypakkaya'nın içi kararmış "ibrahim belki de hasta, yine hastaneye yatırdılar, bu adamların telaşı bundan" diye düşünmeye başlamıştı.
beyaz önlüklü adam, ali kaypakkaya odaya girince telaşlı ve tedirgin davranışlarla ona "otur şuraya, buyur sigara yak..." demiş paketinden sigara uzatmıştı.
ali kaypakkaya ne sigara aldı, ne de oturdu. odada aşağı yukarı dolanmaya başladı.
o sırada birden kapı açıldı. sıkıyönetim komutanı korgeneral şükrü olcay yanında bir albay, hastane müdürü ve bir-iki subayla içeri girdiler.
şükrü olcay yukarıdan aşağıya ali kaypakkaya'yı süzdü, "sen ibrahim kaypakkaya'nın babası mısın" diye sordu.
ali kaypakkaya "evet" diye yanıtladı onu.
sonra şükrü olcay kesin ve katı bir sesle "bunu birdenbire söylemek olmaz, ama ben söyleyeceğim; ibrahim öldü...." dedi.
ali kaypakkaya'nın birden bütün kanı çekildi. "anlayamadım..." diye kekeledi.
"oğlun öldü diyorum" diye sözünü yineledi şükrü olcay.
ali kaypakkaya şaşkın ve birden bembeyaz olmuş yüzü altından "neden ölsün benim oğlum, ölmez o..." diye karşılık verince... "öldü diyorum, işte öldü o..." diye kesip attı şükrü olcay.
ali kaypakkaya bu kez garip bir şekilde hareketlenmiş ve sanki boğulmak üzere olan bir insanın çırpınışlarıyla bir yandan yutkunuyor bir yandan ceplerini karıştırıyordu. sonra cebinden mektubunu çıkarıp "işte yazdığı mektup beni çağırıyor, ölmez benim oğlum, hasta değildi, sağlığım yerinde diye yazıyor" diye bağırmaya başlamıştı.
şükrü olcay "intihar etti, oğlun intihar etti..." diye bağırarak karşılık verdi ona. ali kaypakkaya ise kesik kesik yanan yüreğini dışarıya vuruyordu: "hayır, hayır oğlum öldürüldü, oğlumu öldürdünüz, onu öldürdünüz, onu öldürdünüz, onu döve döve öldürdünüz, oğlumu siz öldürdünüz..."
odadakilerden birisi "sus, yoksa haddini bildiririz" diye kesti ali kaypakkaya'nın yakarışlarını; gözdağı verdiler ona.
ali kaypakkaya bir aralık suskunluktan sonra, içli ve acılı bir sesle "verin benim cenazemi, ifadeniz mi neyiniz varsa alın; oğlumun cenazesini verin..." dedi.
ilkin "vermeyeceğiz, biz gömeriz" dediler. bu söz üzerine birden yırtıcı bir sesle ali kaypakkaya "cenazemi vermezseniz bir adım gitmem" diye diretti.
şükrü olcay bu sıra beyaz gömlekli adama dönerek "şuna su verin" dedi. ali kaypakkaya "suyunuzu falan istemiyorum, oğlumun cenazesini istiyorum, onu dişimi tırnağıma takıp büyüttüm, bir gecekondum var, şimdi onu satıp oğluma harcayacağım, köyüme götüreceğim..." diye karşılık verdi.
şükrü olcay çevresindekilere "muamelesini yapın" deyip döndü ve çıktı odadan.
sonra ali kaypakkaya'yı getiren yarbay onu tekrar alarak dışarıya çıkardı. oğlunu görmek için diyarbakır'a ilk indiği gün kapısından çevirdikleri askeri hastane'ye geldiler.
orada ali kaypakkaya'ya yapması gereken birtakım işlerden söz ettiler. o da gidip belediyeden bir "müsaade kâğıdı" aldı. 430 lira verip bir tabut seçti. 70 liraya kefen satın aldı.
kefen katlanırken, yolda gelirken kurduğu düşleri, oğlunun çocukluğunu, gözü önüne gelen kundağını, onu kucağına alışını anımsadı.
sonra bir hamal tutarak tabut ve kefeni ona verip hastaneye döndüler.
belediye memuru "taşınabilir" diye bir kâğıt imzalayıp verdi ona. bir yer gösterip oturup beklemesini söylediler.
oğlu yaralı yattığı günlerde, yüzünü göstermedikleri koridorlarda, şimdi onu görmeyi bekliyordu.
bir süre sonra ibo'yu buzdolabından çıkardılar. ali kaypakkaya'ya "işte oğlun hazır" dediler. kafadan kesikti. karnı, kolları, bacakları ve kaba etleri yarılmıştı. parça parça edilmişti ibo. gövdesi delik deşikti. "otopsi" diye mırıldandı onu buzdolabından çıkaran adam. "peki ya bu delikler ne?" diye söyledi ali kaypakkaya. ses etmediler.
oğlunun karşısında sanki kanı kurumuştu ali kaypakkaya'nın, karşısında o yiğit, o dal gibi oğlu yerine, kesilmiş, delik deşik edilmiş insan parçaları duruyordu. boğazı ve gırtlağı tamamen çürümüş ve simsiyahtı. sanki çembere alınmış da sıkılmış gibiydi. daha sonra da kesilip parçalanmıştı boğazı. omuzlarında, göğsünde sürüyle delik vardı.
görüntüler karşısında ibo'yu tabutuna yerleştiren hamal ağlamaya başlamıştı. ali kaypakkaya ona parasını vermek istemiş, adam almamıştı. "bu bizim insanlık görevimiz" demişti. nöbetçi erler ve hastabakıcılar ali kaypakkaya'yı yatıştırmaya çalışıyorlardı.
gelirken ibo'ya vermek için yanına aldığı 1200 liradan 550 lira kalmıştı.
gidip bir taksiyle pazarlık yaptı. taksici parayı peşin istedi. sonra ali kaypakkaya'ya "uçağa götür" dediler. arkasından hep birileri geliyordu.
uçakta 240 lira tabut taşıma parası aldılar. cebinde kalan diğer parayı bilete verdi. çıkışmayan kısmı için "arkasından gelenlerin" araya girmesiyle "sonra alırız" dediler.
oradan ali kaypakkaya'yı havaalanına getirip polise teslim ettiler.
havaalanında uçuş bekleme salonuna alınırken arama kabininde ali kaypakkaya'yı arayan polisler, onun ceplerinden oğluna getirdiği ve ibo'nun savunması için babasından istediği bildirileri buldular. evirip çevirip bakıyorlar ve söyleniyorlardı. ali kaypakkaya "onları oğlum istemişti, savunması için gerekiyormuş, ona getirmiştim" diye açıkladıysa da, polisler "yok efendim yok, bunlar suçtur, yasaktır, madem oğlun öldü, yorgan gitti kavga bitti deyip bunları yırtacaktın, seni suçlu olarak alıkoymamız gerekiyor..." diye bağırdılar.
ali kaypakkaya bu davranış karşısında polislere "oğlum ölmüş, bildiriyi nasıl düşüneyim, sabah beri bir dilim ekmek bir yudum su canıma girmemiş" diyerek kendisini bırakmalarını söylemiş, oradaki bir kadın polisin araya girmesiyle ali kaypakkaya'yı bırakmışlardı.
uçak ankara'ya indiğinde ali kaypakkaya'yı iki yüzbaşı karşıladı. onunla taksi tutmaya çıktılar. ibo'yu taksiye yerleştirip bağladılar.
önde ibo'nun bağlı olduğu taksi, arkada "takipçilerin" arabası evin önüne geldiler.
babası ibo'yu evine taşıdı. o gece evinde onun başında bekledi. başı avuçlarında düşündü durdu, yaşlandı durdu oğlunun başucunda. sabah erkenden gidip bir minibüs tuttu. ve oğluyla birlikte köylerine geldi.
ibo ile birlikte "takipçiler" de köye geldiler.
çevre köylerden ibo'nun köye geldiği şaşılası bir biçimde kısa sürede duyulmuştu. onu duyanlar öbek öbek uğurlamaya geliyordu. evin çevresi bir anda köylülerle dolmuştu.
mezarlığın karşısından geçen büyük yoldaki benzincinin lokantası önünde "takipçilerin" arabaları duruyordu. takipçiler orada oturmuş uzaktan köyü ve mezarlığı gözlüyorlardı..."
18 mayıs 1973'de , diyarbakır zindanlarında kurulan işkence tezgahlarında öldürüldüğünde henuz 24 yaşında olan, "köyden kente devrim" tezinin savunucusu ve tkp-ml/tikko'nun kurucusu olan , insanın "keşke hiç ölmeseydi" dediği güzel insan.
geçen sene, 78liler vakfı ile ailesi , bilgilendirme yasasından yararlanmak amacıyla,içişleri bakanlığı'na dilekçeyle başvurarak , ibrahim'in diyarbakır zindanlarında öldürüldüğü zaman, orada görev yapan kişilerin ortaya çıkarılıp, ibrahim'in ölümünün üzerindeki sis perdesinin kaldırılması için yeniden dosyanın açılıp ,yeni bir soruşturma yapılması yönünde yapmış oldukları istek , bakanlık tarafindan reddedilmiştir.70'li yılların karanlık olayları günümüzde de örtpas edilmeye calışılmaktadır.
uğradığı işkence için sağcısıyla solcusuyla toplumun her kesminin ağıtlar yakması gereken genc devrimci.her ne kadar söylemleri ve fikirleri bana asla uymasada türkiye'yi bölmeye çalışan pkk lı teroristlerin pişmanlık yasasından faydalanıp sokaklarda cirit atarken bu genc adam kendi fikirleri dorultusunda türkiye'yi güzelleştirmeye çalıştığı için ayaklarının kesilmesi ve onursuz bir biçimde öldürülmesi türkiye'nin kara lekesidir.türkiye o yıllarda amerika'nın ve ingiltere'nin sömürgesi olurken kolluk kuvvetlerimiz vatanımızı sülük gibi emen bu pislikler yerine nasıl türkiye'yi kurtarırım diye düşünen bi adamı katletmiştir.ibrahim kaypakkaya,deniz gezmiş ya da adını şuralara sığdıramayacağım birçok devrimcinin dünya görüşlerine tamamen zıt olsamda onların yaptıkları mücadele, bir neslin içinde yaktıkları ateş hatta benim gibi onların fikirlerine tamamen zıt türk insanına, bu devrimciler bir misyon bırakmışlardır.tam bağımsız türkiye.sadece vatan sınırlarını korumaya çalışan ve nasıl daha güzel bir türkiye sağlayabilirimin derdine düşen sağcı solcu bir çok insan ibrahim kaypakkaya gibi katledilmiştir.varın gerisini siz düşünün...
ölümünden sonra lisede okuyan kardeşinin soyadı babaları tarafından değiştirilmek zorunda bırakılmıştır. çünkü okulda öğretmenleri ve okul idaresi tarafından sözlü işkenceye maruz kalmıştır kardeşi.
bir fotoğrafı vardır adının geçtiği heryerde kullanılan.. hani yüzünde hüzünlü bir gülümseme, muzurcana biraz.. kafasında bir köylü şapkası .. o fotoğraftaki şapkanın oral çalışlara ait olduğundan ve fotoğraf çektirmeye giden ibrahim kaypakkayanın oral çalışlardan ödünç aldığı söylenir.
en nihayetinde işkenceye kurban edilmiş bir halk çocuğudur.
kendisiyle siyasal hususlarda çok ayrı dünyaların insanı olmama rağmen davasına sahip çıkışını ve işkenceye karşı vermiş olduğu onurlu mücadelesini her zaman takdir ettiğim birisidir ibrahim kaypakkaya.
bölücü örgütlerin önderi olarak görülen, bilinen, gösterilen ve bu vesile ile doğru tanıtılmayan, tanınmayan devrimci kişilik.
18 mayıs 1973 de diyarbakırda uzun işkenceler sonunda öldürülen, ml/tikko'nun kurucusudur. ağır işkenceye rağmen kimseyi elevermemiştir. dünya görüşü ne olursa olsun sağlam karakteri ve inanmışlığı ile sonsuz saygıyı hakeden genç devrimci.
çorum'un sungurlu ilçesinin karakaya köyündendir. fkf’nin çapa yüksek öğretmen okulu şubesini kurmuştur. fotoğrafındaki kasket de feyzullah adında iranlı bir gence aittir.
insan öylesine çığrından çıkmıştır ki, tarihin bir döneminde bir arada yaşayabilmenin kurallarını denetlemesi için kurduğu örgütlenmelere sonradan kutsallıklar atfetmiş, bunlara sıkı sıkı bağlanmış ve tapar hale gelmiştir.
işte o "devlet" aygıtının konuşturmak için tırnaklarını söktüğü, parmaklarını kestiği, karlarda çıplak ayakla yürüttüğü(ve bu yüzden kangren olan ayaklarını kestiği), ağzından laf alamayınca da kurşunlayıp kafasını kestiği adamdır ibrahim kaypakkaya.
egemen sınıflara göre terörist olabilir; bana göre direnişçilerin şahıdır.
68 yükselişinin can alıcı çelişkilerini kendi ruhunda hararetle yaşayan bir insandı. çapa yüksek öğretmen okulu öğrencisiydi ve fikir kulüpleri federasyonu'nun çapa yüksek öğretmen okulu şubesi kurucu üyesi olarak 6. filoya karşı yayımladığı bir bağımsızlık bildirisinden dolayı okulundan ihraç edilmişti.
18 mayıs 1973'te işkenceyle öldürülmüştür.
hatırla sevgili türü fasıllarda adı geçmeyen, resmi ideolojiyi hala çok çok korkutan, resimleri, hiçbir zaman tişörtlere basılmamış ve basılmayacak olan, biyografisinin hiçbir zaman çok satanlar rafında görülmeyeceğini bildiğimiz ve eğer türkiye de bir devrimci hareket varsa, olduysa bu hareketin teoride de, pratikte de en sağlam, en onurlu insanı...
yirmi dört yıllık bedenini hakça, eşit, onurlu bir yaşam için diyarbakır zindanında feda eden, gerçekten yoksulluğu bilen, resmi ideolojiye, hiçbir zaman yumuşatılıp ucuz aşk hikayeleiyle harmanlanmış kurgularda ''kitle''lere sunulamayacak kadar kesin ve net karşı çıkmış-daha ne denilebilir ki-ibrahim yoldaş...
faşist işkencecilerin elinde dilim dilim kesilmesine rağmen, ağzından tek laf alınamayan ve bu müthiş dirayetiyle de "ser verip, sır vermeyen önder" ünvanını alan ibrahim kaypakkaya, 68'in deniz gezmiş ve mahir çayan ile birlikte üç önderinden biridir. onu deniz gezmiş ve mahir çayan'dan ayıran en büyük özelliği ise, kemalizme dönemi itibariyle en keskin eleştiri getirebilen sosyalist olabilmesi ve maoist olmasıdır. günümüzde ise bunu bilen bazı ulusalcı kesimler onu "kürtçülük" ile hatta "teröristlik"ile suçlayabilmektedirler. ki bu kesimler deniz gezmiş ve mahir çayan'ı da ulusalcı olarak göstermeye çalıştıklarından, ibrahim kaypakkaya'yı da "kürtçü, terörist" olarak göstermelerine önem vermemek gereklidir. çünkü ne deniz gezmiş ve mahir çayan ulusalcılardır, ne de ibrahim kaypakkaya "kürtçü bir terörist"tir. üçü de marksizmin-leninizmin doğruluğuna inanarak ölmüş, yiğit devrimcilerdir.
''örsle çekiç arasında yoğrulduk hıncımız derya gibi kabarmakta''cümlesinin sahibi türkiye tarihine adının ''ser verip sır vermeyen yiğit''olarak kazıtmış olan büyük önder.birçok kişi onu terör örgütü kurmak,halkı isyana teşvik etmek gibi abes suçlarla addetmektedir ki bu söylemler kendilerinin üstünde bir güce tahammül edemeyen ziihniyetin ürünüdür.halkı için kendini feda eden bir neslin kahramanı olarak hatırlanacak olan büyük devrimci...
zor sırtladığı, işkencede hırpalanmış bedeninde, bedenine sığmayan bir yürek taşımış yiğit.öyle bir yürek ki, onca işkenceye, onca acıya, onca hakarete rağmen. içindekileri saklayan, ser verip sır vermeyen bir yürek.