bütün hayatı boyunca balzac iyi bir tiyatro yazarı olmak üzere özlemini kaybetmemiştir.
ilk denemesi de bir tiyatrodur. ilk eseri ünlü ingiliz devlet adamı cromwell'in adını taşımaktadır. bu trajedide ünlü ingilizin hayat hikayesi anlatılıyor.
sanat hayatının ilk yıllarında yayınladıklarını hiç bir zaman kendi eseri olarak kabul etmeye yanaşmamıştır. yazar bunları, nitelikli eser vermek amacından çok, para kazanmak amacıyla yazmıştır.
balzac çok para kazanmak istiyordu fakat denediği birkaç (yazarlık dışı) denemede başarısız
olunca artık onun kesin olarak yazı hayatına dönüşü başlamıştı.
1830-31 yılları balzac'ın en verimli yılları ama aynı zamanda da en dengesiz dönemidir.
1830-40 yılları balzac'ın ününün en parlak anlarını yaşadığı, kazandıklarını da savururcasına harcadığı yıllardır.
"bir romancı yaşamasını bilmelidir" sözünü dilinden düşürmemiştir.
stefan zweig balzac'ı şöyle tanımlamaya çalışır; "gençliğinin bütün arzuları yalnız bir adda, yalnız bir düşüncede, yalnız bir hayalde varoluyordu: napoleon."
napoleon'un bir portresinin alına yazdığı, onun ruh yapısını açıklar: "bunun kılıçla bitiremediğini ben kalemle tamamlayacağım"
işte bütün dünyaya, dünyanın zevklerine tutkuyla bakan bir adamın notlarıdır.
bu adam kitaplarına aklınıza gelebilecek her karakteri ilahi bir yaratıcılıkla sığdırmayı başarmış.
üstelik karakterleri ile hayalinde canlandırdığı dünya tıpkı gerçeği gibi bütün çelişkileriyle sizi şaşırtabiliyor. herhangi bir mantık silsilesine ihtiyaç duymadan, beynin oluşturduğu algoritmaya aykırı bir dünya. fakir bir çocukluk, sonrasında da bunun izlerini silmeye çalışan ve zenginlik ve itibar için disiplinize olmuş bir yazarlık hayatı.her gece onikide yazmaya başlıyor üstat ve elli bardak kahvenin beslediği hayal dünyası ile sabah sekize kadar kalemini konuşturuyor. ardından hafif bir yemek ve akşam sekize kadar düzeltmeler yapılıyor. yapılan düzeltmelerde çok büyük bir titizlik gösteriliyor. sekizden onikiye kadar uyuyor ve onikide yazı masasının başına geçiyor.
yüze yakın kitap, kitaplarında okuduğumuz ve zihnimizde resmettiğimiz karakterleri onu efsaneleştiriyor. üstelik yazarın bu karakterlerle kurduğu çok yakın bir bağ var. bu bağ öyle bir bağ gibi karakterleri öldüğü zaman onlarla beraber yas tutuyor. öyle ki yardımcısı bir gün odasına girdiği zaman evin sahibini üzgün gördüğünde sorar "neden üzgünsünüz" diye. "o öldü" der balzac sadece. fahişeler,esrarkeşler,katiller,asiller,yerden yere vurulan zenginler ve bunların hiç tanımadığımız yönleri ile ifade edilmesi onun farkını ortaya koyuyor zannımca.
51 yaşında ölüyor yazar ve öldüğünde en yakınındaki insan victor hugo. hayatı boyunca kazanmaya çalıştığı ama elde edemediği itibar ve asil bir zengin gibi yaşama isteği ve bu istek nedeniyle yaşanılan hızlı bir hayat...
romanlarını yazarken en çok kendinden geçen, karakterleri adeta canlıymış gibi tahlil eden, kahramanların karakterlerine derinlemesine giren ve sadece sayfalarda değil hayallerinde de roman kişilerini yaşatan yazarımızdır. romanlarında çok tasvir olduğu için bazı kişilerce gerçekçi bir yazar olarak tanımlanır oysa o bunun çok daha ötesindedir: çok iyi bir ruh tahlilcisi, kişileri yaratmasını ve hayal gücünü tüm zihinlerde canlı tutup yarattığı karakterleri yaşatan yazarımızdır.
balzac ile ilgili bir anekdot:
bir gün bir arkadaşı balzac'ı görmeye gitmişti. kapıyı uşak açtı, yazarın çalışma odasına buyur etti. arkadaşı içeri girdiği vakit balzac'ı masanın üzerine kapanmış, hüngür hüngür ağlar buldu. büyük romancı ayak sesini duyunca doğrulmuş, gözlerini siliyordu.
arkadaşı "ne oldu? başına bir felaket mi geldi?" diye sordu.
balzac "bundan daha büyük bir felaket mi olur?" der gibi ellerini havaya kaldırdı.
- öldü diye haykırdı.
- kim öldü?
balzac'ın hıçkırıklarını tutmaya çalışarak anlattığına göre, yazmakta olduğu romanın kadın kahramanı ölmüştü. arkadaşı şaşkın şaşkın onun yüzüne bakarak sordu:
- peki ama, onu yaratan da, yaşatan da, öldüren de sen değil misin? ölmesine bu kadar acıyacaksan öldürmezsin...
balzac arkadaşının saflığına acır gibi gülümsedi.
- olmaz. elimde değil. insanların kaderini ben nasıl değiştirebilirim ki?
tasvir hususunda aşmış insan, fransa'nın yaşar kemal'i. şöyle ki;
"bir kapı vardı, kızıl güneşin ilk çocuklarının menteşesinde cirit attığı, ağacın keskin kokusunu amber misali odaya dolduran, minik tahtakurularının çatlakları arasında kıvır kıvır dolandığı... ve benim..."
bu kapı yaklaşık dokuz paragraf boyunca anlatılıyor ve akabinde hemen çocukluğa iniliyor. dalga geçer gibi görünmek istemiyorum; fakat fransız edebiyatından da bağımsız şekilde fazlasıyla okudum bu şahsı. o kapı saygıdeğer balzac'a ne yaptı, o kapının anlatılacak neyi vardı o kadar, hala anlam verebilmiş değilim. dokuz paragraf boyunca "kapı" anlatıp bu derece önemsenmesinin tek sebebi ayrıksı yaradılışlı olması, arz-talep münasebetine prim vermemesidir zannımca. yöntem minvalinde sürrealist bir üsluba sahiptir. ne zaman bir kapı görsem aklıma gelir, hüzünlenirim. toprağı bol olsun.
"insanlık komedisi" adını verdiği büyük serisi 96 ayrı eserdir.ayrıca 5 piyes, 30 hikaye yazmıştır.yaşamı her yönüyle ele alan bir romancıdır.realist romanın kurucusu sayılmakla beraber ,yapıtlarında romatik öğelere çokca rastlanır.
insanları bir bioloji bilgini gibi sınıflara ayırıp,hepsini ayrı ayrı inceler.gözlem gücünün ve calışma azminin sonsuz nimetlerini cok iyi kullanıp,yaratığı tipleri çoğunu yakından tanımıştır.okudugum güzel eserlerinden beğendikelrim vadideki zambak ve goriot baba dır.
50,000 fincan kahve içtiği söyleniyor bu adamın.
kömür rengine yakın, kıvamlı ve koyu, ışık girmeyen odasında sabahlara dek elinin kâğıdın üzerinde kayar gibi hareket etmesi için bu kahveye ihtiyacı olduğunu söylüyorlar. cübbesi ve masasından da vazgeçmezmiş asla.
-cübbe
-masa
-kahve
triousunun edebiyat ve düşün alanında ürünler verenlere esin kaynağı olacağını tahayyül edemezdim elbette ama o uzun ve abartılı, ahmet altan betimleyiciliği'ndeki cümlelerin sahibi olan bu adama tarihte yapılmış yanlışlardan birinin altında da tuğba özerk ismi yatıyor: lo lo lo!
öss'den sonra adını her gördüğünüzde kalbinize acı verendir. gecenin bir yarısı edebiyat kitabı kucağında onun eserlerini ezberlemişsinizdir. oysa ki öss'de onun hakkında tek bir soru dahi gelmemiştir. çalışmadığım yerden çıktı abi!
bilginin efendisi olmak için çalışmanın kölesi olmak gerekir diyerek beni benden alan, okumak fiilini gerçek anlamda yapmaya başladığım zamanlarda özellikle krallar hakkında yazdığı kara mizah örnekleri taşıyan kısa hikayelerine bayıldığım büyük yazar.
romantikler içinde yetişmesine rağmen stendhal ile birlikte realizmin kurucularından. toplum yaşamını ve her kesimden insanı anlatırken karakter yaratmada üstat olarak gösterilmiştir. romanlarını "insanlık komedyası" başlığı altında toplamıştır.
köy kökenli bir ailenin çocuğu.babssı tüccardır.6 yıl vendome'da college des oratoriens'te öğrenim gördü.napolyon devrilince ailesi ile paris'e taşındı. burada 2 ıl daha okudu.3 yıl bir avukatın yanında çalıştı.roman konusunda başarılıdır.klasik roman tekniğin balzac'ın kurduğu benimsenir.. türkçeye çevrilmiş eserleri...
manyak kurba (2007)
köylü isyanı (1974)
tours papazı (1949)
eugenie grandet (1983)
goriot baba (1984)
bette abla (1977)
otuz yaşındaki kadın (1963)
vandetta (1943)
tılsımlı deri (1943, 1968)
tefeci gobseck (1947-1961)
kırmızı han (1946)
terör devrinde (1979)
köy hekimi (1942-1979)
bilinmeyen şaheser (1945)
lois lambert (1946)
albay chabert (1944-1974)
bir havva kızı (1970)
onüçlerin romanı (1945)
mutlak peşinde (1945-1965)
altın gözlü kız (1943)
kibar fahişelerin ihtişam ve sefaleti (1946)
kibar fahişeler (1972)
kötü kadınların parlayış, düşüşü (1981)
vadideki zambak (1941-1985)
sönmüş hayaller (1949)
nucingen bankası (1950)
köy papazı (1952)
cesar birotteau (1945-1964)
ursula mirouet (1949)
karanlık bir iş (1947)
esrarlı bir vaka (1949-1964)
iki gelinin hatıraları(1940 - 1983)
modeste mignon (1947)
köylüler (1845, 1976-1985
tuğba özerk'in
honore de balzac
vadideki zambak
bu çok uzun bi hikaye
kaldır başını bak
şarkısını duysaydı eğer benden birtek bunumu anladınız ulan yavşaklar diye çıldırması muhtemel yazardır.