yıl binüçyüzlü yıllar... (yani 90'ların sonları...)
genç bir delikanlı prens (yani bildiğin ergen mal), atının üzerinde (yani bisikletinin) tüm haşmetiyle (yani dingilliğiyle) dikilip, dağları ovaları (yani sokak aralarını) dörtnala koşarken (yani pedal çevirirken) hoşlandığı o biricik, o masum, o güzel, o prensesler kadar zarif (yani o orospu, o götlek, o kaltak, o kaşar) kızın sarayının olduğu ülkeden (yani evinin olduğu sokak arasından) geçerken, kralın adamları tarafından önüne konulan engellerle karşılaşınca (yani belediyenin sokağın başında yaptığı çalışma sonunda döktüğü kuru kumlara basınca) atının dizginlerini çekerek (yani bisikletinin bisikletçiye yeni sıktırdığı o taş gibi frenleri sıkarak) atından düşmesi sonucu (bisikletin direksiyonunun
* götüne girmesi sonucu) hayata küsmesine (götüne baka baka ordan uzaklaşmasına) neden olabilecek durumdur.
derler ki o günden sonra bir daha o prensin (ergen malın) ruhu huzur bulamamış ve bir daha kimseyi sevmeyeceğine yemin etmiştir (üç hafta sonra olayı tamamen unutmuş ve yeni kızlardan hoşlanmaya önlerinde düşmeye devam etmiştir)!
edit: kızın her zaman grup halinde takıldığı kız arkadaşlarıyla beraber kahkahalarının arşa yükseldiğini eklemeyi unutmuşum. neden "(yani o orospu, o götlek, o kaltak, o kaşar)" dediğimi merak edenler varsa bu açıklama sanırım onların merakını giderecektir.