belki ilginizi çeker
  1. · şemail
  2. · hz muhammed in imajı
  3. · neşati
  4. · delail ün nübüvve
  5. · mevahib i ledünniyye
gündem
  1. · 18 kasım 2009 fransa irlanda cumhuriyeti maçı
  2. · aşk ı memnu
  3. · hagi dünyanın en iyilerindendi yalanı
  4. · alex hagi den daha iyidir
  5. · köpekbalığı görünce yapılması gerekenler
  6. · hayatın iyi bilinmesi gereken kanunları
  7. · galatasaray
  8. · sezen aksu sanatçı değildir
  9. · sağır oda

hilye  

  1. rasûlullah'ın(sav) yüce sıfatlarını anlatan manzûm veya nesir halindeki yazılara hilye-i saadet veya hilye-i şerif denilir.

    hilyeler genelde nesihle yazılmıştır.

    en başa besmele yazılır, besmelenin sağından başlanarak râşid halife isimleri (hz. ebû bekir, hz. ömer, hz. osman, hz. ali) sülüsle yazılır. bu kısıma göbek denir.

    biraz daha aşağıda yine sülüsle "ve mâ ersalnâke illâ rahmeten li'lâlemîn" (biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik) âyet-i kerîmesi yine sülüsle yazılır ve bu âyetin altına da hilye-i saadetin geri kalan kısmı yazıldıktan sonra yazan şahsın adı eklenir. bu kısma da etek denir. bu etek kısmının sağına ve soluna efendimizin (sav) torunları olan hz. hasan ve hz. hüseyin(r.a)'in adları yazılır.

    müslümanlar, rasûl-i ekrem efendimiz (s.a.s)'in her haline ve şekline son derece önem verdikleri için, usta san'atkârlar çok sayıda hilyeler yazmışlardır. budur.

    e bu kadar okuyana bir de örnek gösterilir:

    (bkz: http://www.tuerkenbeute.de/...)
    (gölgeningücü, 31.03.2007 16:00)
  2. ilk defa 16. yüzyılda yazılan ve genellikle peygamberlerin fiziksel özelliklerini anlatan mesnevilerdir. bu mesnevi yazarları genellikle arapça şemail- i şerif kitaplarından yararlanırlardı. yalnız hz. muhammed'i anlatan hilyelere hilye-i nebevi, hilye-i fahr- i alem veya hilye- i şerif denirken bütün peygambeleri anlatan hilyelere de hilye- i enbiya denir.edebiyatımızda akıllarda kalabilcek kadar değerli tek hilyeyi hakani mehmet efendi yazmıştır.
    (aytok, 31.03.2007 16:31)
  3. hilye lügatte süs,ziynet,rûh ve yüz güzelliği demektir,ıstılahta ise hz.muhammed'in siretinin ve suretinin,yani ruh güzelliğinin ve fiziksel görünümünün anlatılmasıdır

    hazret-i fâtımâ hz. muhammed'in irtihalinden kısa bir süre önce
    -yâ rasûlallâh! senin yüzünü bundan sonra göremeyeceğim! diye ağladığında, peygamberimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem- hazret-i alî’yi çağırmş ve:
    -yâ alî! hilyemi yaz ki, vasıflarımı görmek beni görmek gibidir!, buyurmuş"lardır.

    daha sonra da hilye geleneği başlamıştır ve övülmeye en layık insan olarak vasıfları anlatılarak medh edilmeye çalışılmıştır.
    hilyeler osmanlı kültürü içerisinde çok önem görmüş ve çeşitli süsleme sanatları üzerlerinde kullanılarak tablolar haline getirilmiş ve hanelerde münasip yerlere asılmıştır
    (ışığım ve gölgem, 31.03.2007 16:35)
  4. hilye-i se'âdet

    eshâbına nasîhatdan sonra,
    fahr-i âlem dedi, benden sonra,

    hilye-i pâkimi, görse biri,
    olur o, yüzümü görmüş gibi.

    gördükde, hubbu hâsıl olsa,
    ya’nî, hüsnüme âşık olsa.

    beni görmeği etse arzû,
    kalbi, sevgimle olsa dolu.

    cehennem olur, ona harâm,
    rabbim, cenneti eder ikrâm.

    dahî, haşretmez çıplak, ânı hak,
    olur gufrânına, hakkın mülhak.

    denildi ki, hilye-i resûli,
    severek yazsa, birinin eli,

    eder hak, onu korkudan emîn,
    belâ ile dolsa, rûy-i zemîn.

    hastalık görmez, dünyâda teni,
    ağrı çekmez hiç, bütün bedeni.

    günâh etmiş ise de, bu adam,
    cehennem cismine, olur harâm.

    Âhiretde azâbdan kurtulur,
    dünyâda her işi, kolay olur.

    haşreyler, ânı hem, rabb-i celle,
    dünyâda, resûlü görenlerle.

    hilye-i nebîyi, güç iken beyân,
    başlarız, ona oldukça imkân.

    sığınarak zülcelâle,
    vasf ederiz âcizâne.

    ittifak etdi, bu sözde ümem,
    kırmızı beyâzdı, fahr-i âlem.

    mübârek yüzü, hâlis ak idi,
    gül gibi, kırmızımtırak idi.

    inci gibi, yüzündeki teri,
    pek hoş eylerdi, güzel cevheri.

    terleyince, o menba’ı sürûr,
    dalgalanırdı sanki, bahr-i nûr.

    görünürdü gözü, dâim sürmeli,
    kalbleri çekerdi, güzel gözleri.

    akı, beyâz idi gâyetle,
    medh eyledi rabbi, âyetle.

    siyâhı ânın, değildi ufak,
    bir idi ona, yakınla uzak.

    geniş, güzel ve latîfdi gözü,
    nûr saçardı hep, mübârek yüzü.

    kuvve-i bâsıra-i mustafavî,
    gece gündüz gibi, olurdu kavî.

    bakmak arzû etseydi, bir yere,
    cism-i pâki de dönerdi bile.

    başa tâbi’ ederdi cesedi,
    bunu terk etmemişdi ebedî.

    hem, cism idi, resûl-i ekrem,
    yaraşır, rûh-i mücessem desem.

    güzel, hem sevimli idi resûl,
    hakka çok, sevgili idi resûl.

    mâlikle ebû hâle, söyledi,
    hilâl gibi, açık kaşlı idi.

    iki kaşı arası, her zemân
    gümüş gibi görünürdü, ayân.

    mübârek yüzü, az yuvarlakdı,
    derisi, berrak, hem de parlakdı.

    siyâh kaşları mihrâbı, ânın,
    kıblesi idi, bütün cihânın.

    ortası yüksekce görünürdü,
    yandan bakınca, mübârek burnu.

    çok güzel idi, çekme ve latîf,
    edemez gören, onu tam ta’rîf.

    seyrek idi, dişlerinin arası,
    parlardı, sanki inci sırası.

    ön dişleri, etdikçe zuhûr,
    her tarafı, kaplardı bir nûr.

    gülse idi, iki cihânın serveri,
    canlı cansız, herşeyin peygamberi.

    görünürdü, ön dişleri, pek afîf,
    dolu dâneleri gibi, çok latîf.

    ibni abbâs der, habîb-i hudâ,
    gülmeğe, eyler idi istihyâ.

    hem hayâsından o, dînin senedi,
    kahkaha etmedi derler, ebedî.

    nâzik, mahcûb idi, resûl-i cenâb,
    dâim eyler idi, bakmağa hicâb.

    yüzü benzerdi, yuvarlak aya,
    zâti aynaydı, yüce mevlâya.

    nûrlu idi hep, o vech-i hasen,
    bakılmazdı, tenevvüründen.

    gönüller aldı, o güzel nebî,
    âşıkı oldu yüzbin sahâbî.

    bir kerrecik görenler, rü’yâda,
    dediler, böyle zevk yok, dünyâda.

    hem güzel yanakları, bileler,
    fazla etli değildi, diyeler.

    Ânın etmişdi, cenâb-ı hâlık,
    severek, yüzün ak, alnın, açık.

    boynunun nûru, ederdi her ân,
    saçları arasında, leme’an.

    mübârek sakalından, iyi bil,
    ağarmışdı ancak, on yedi kıl.

    ne kıvırcıkdır, ne de uzun,
    her uzvu gibi idi, mevzûn.

    gerden-i pâk-i resûl-i âfak,
    gâyet ak idi ve gâyet berrak.

    eshâb içinden, çok ehl-i edeb,
    karnı, göğsiyle, birdi, dedi hep.

    açılsaydı, mübârek sînesi,
    feyz saçardı, ilim hazînesi.

    aşka olunca, mahall-i teşrîf,
    başka olurmu, o sadr-ı şerîf?

    mübârek sînesi, geniş idi,
    ilm-i ledün, ona inmiş idi.

    ak ve berrakdı, o sadr-ı kebîr,
    sanırdı görenler, bedr-i münîr.

    ateş-i aşk-ı zât-ı ezelî,
    odlara yakmışdı, o güzeli.

    bilir elbet bunu, pîr-ü civân,
    yassı kürekliydi, fahr-i cihân.

    sırtı ortası hem, etli idi,
    kerem sâhibi, devletli idi.

    gümüş teninde, letâfet vardı,
    irice mühr-i nübüvvet vardı.

    sırtında idi, mühr-i nübüvvet,
    sağ tarafına yakındı, elbet.

    bildirdi bize, edenler ta’rîf,
    bir büyük ben idi, mühr-i şerîf.

    rengi, sarıya yakın, karaydı.
    güvercin yumurtası kadardı.

    etrâfına çevirmiş, sanki hatlar,
    birbirine bitişik, kılcağızlar.

    anlatanlar, o âlî nesebi,
    dedi, iri kemikliydi nebî.

    her kemik iri, merdâne idi,
    sûreti, sîreti şâhâneydi.

    mübârek a’zâsının her biri,
    uygun yaratılmışdı hem, kavî.

    çok hoş idi, her uzvu ânın,
    âyetleri gibi, kur’ânın.

    elleri ayası, o sultânın,
    ayakları altı, dahî ânın.

    geniş ve pâk idi, nâzik mergûb,
    tâze gül gibi, latîf ve mahbûb.

    çok mevzûn idi, der ehl-i nazar,
    o kerâmetli, mübârek eller.

    selâm verseydi, birine eğer,
    tebessüm ederdi hep, peygamber.

    bir iki gün, geçseydi aradan,
    hattâ uzasaydı da, bir aydan.

    belli olurdu, hoş kokusundan,
    o kimse, adamlar arasından.

    billûr gibiydi, ten-i bîmûyu,
    nice medh edeyim, ol pehlûyu.

    dostu seyr etmek için, o şerîf,
    göz olmuşdu, bütün cism-i latîf.

    kemâl üzereydi, nâzik teni,
    hallâk göstermişdi. hikmetini.

    yokdu, göğsünde, karnında aslâ,
    hiçbir kıl, sanki gümüş levha.

    göğsü ortasından aşağı yalnız,
    bir sıra kıl, dizilmişdi, hilâfsız.

    bu siyâh hat, mübârek bedeninde,
    hoşdu, hâle gibi, ay çevresinde.

    bütün ömründe kalmışdı, kezâ,
    gençlikde gibi, mübârek a’zâ.

    ilerledikçe, sinn-i nebevî,
    tâzelenirdi hep, gonca gibi.

    hem dahî, kâinatın sultânı,
    zan eyleme ki, ola pek yağlı.

    ne za’îf, ne de pek etli idi,
    mu’tedil, hem pek kuvvetli idi.

    lâhmı, şahmı, dediler ehl-i derûn,
    birbirinden, ne ziyâdeydi, ne dûn.

    etmiş, ol beden serâyın üstâd,
    adl-ü dâd ile, esâsın bünyâd.

    i’tidâl üzere idi, pâk teni,
    nûra gark olmuşdu, bütün bedeni.

    orta boylu idi, o sidre mekân,
    ortalık, onun ile buldu nizâm.

    seyreden, mu’cize-i kâmetini,
    dedi hep, medhedip hazretini.

    görmedik böyle, gül yüzlü güzel,
    boyu, hem hûyu, hem yüzü güzel.

    orta boylu iken, nebî,
    uzun kimseyle yürüseydi.

    ne kadar, uzun olsa idi, o er,
    yine yüksek görünürdü, peygamber.

    uzun boylu olandan o cevher,
    yüksek idi, el ayası kadar.

    bir yol gitseydi, izzetle,
    hızlı yürür idi, gâyetle.

    deriz, vasf-ı şerîfinde yine,
    yürürken, eğilirdi önüne.

    ya’nî, bir yokuşdan iner gibi,
    dâim önüne, az eğilirdi.

    şanlı, şerefli idi, o celîl,
    iftihâr eylerdi, rûh-ı halîl.

    bir zâtı ki, murâd ede hudâ,
    her a’zâsı, olur elbet a’lâ.

    yolda giderken, eğer bir kimse,
    ansızın, resûlullahı görse,

    korku düşerdi, kalbine ânın,
    yüksekliğinden, resûlullahın.

    hem de biri, nebî ile, müdâm,
    sohbet ederek, söylese kelâm.

    sözlerindeki lezzet ile, ol,
    kul olurdu, kabûl etse resûl.

    etmişdi onu, hallâk-ı ezel,
    hüsn-i ahlâkla, bî misl-ü bedel.

    yâ resûlallah! gücüm yok medhine,
    yaratıldık hep, senin hurmetine.

    hâsılı, ey şâh-ı iklîm-i vefâ,
    sana cânım da fedâ, herşey fedâ!


    http://www.sevgilipeygamberimiz.org/...
    (karahisari, 01.02.2008 14:30)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil