|
|
- sayıları çoğaldıkça insanı mutluluktan alıp mutsuzluğa sürükleyen,bireyin içindeki risk alma eğilimini öldüren deneyimler bütünü.
- üç sözlük yazarı beyoğlunda yürümektedirler. assolist olan dördüncü buluşmaya gecikmiştir ve nevinin yolunu tutmuştur bu güzel insanlar. tam adam gibi yollarında giderken bunlardan gurbetçi olanının (yazının devamında dallama olarak anılacaktır) götü kaşınır der ki: "olm istanbul'un herşeyini özledim. gelin şurdan gidelim travesti görelim" "şurdan" dediği de balo sokaktır. yanyana 4 bina ağzına kadar travesti doludur.
ilerideki turunculu insanların polis olduğunu anlarlar ama az önce meydanda yanlarından sürtüne sürtüne geçmişler hiç de bişey olmamıştır. devam ederler. o müthiş ses yankılanır:
polis abi: gençler iyi akşamlar... kimlik verebilicek misiniz?
birinci masum arı: öeeah...verelim abi.
ikinci masum arı: ulan dallama. yaktın bizi.
dallama: ehe ehe ne var ki abi.
p.a: gençler öğrenci miyiz?
hep bir ağızdan: evet abi
p.a: peki biliyor musunuz buranın neresi olduğunu?
-aslında köpek gibi bilmektedirler. hatta dediğim gibi sırf travesti suratı görüp ehe mehe şeklinde yavuşaklık yapmak için girmişlerdir oraya-
b.m.a: abi valla yok.
i.m.a: y..yo..yok.ı-ıh.
dallama: ehe ehe yok abi. bilmiyoruz yaw.nedir hayırdır?
p.a: burası beyoğlunda uygulama yapılacak tek yerdir arkadaşlar. balo sokak. hiç duymadınız mı? (sanki morya madenleri hakkında bilgi veriyo mk.)
dallama: valla ben 20 senedir istanbul'dayım abi. bi tek zürafa sokağı biliyorum. -gülüşmeler- (ropörtaj havası)
bu arada söz döner dolaşır arkadaşla buluşmaya nevizadeye gidildiğine gelir. hatta elemanın egeç kaldığı da not edilir. ceza olsun diye mekana çağrılması tartışılır. polis abi "nası biri bana anlatın çevirelim yaw ehe ehe" der. bu garibanlar da cevap verir: "ehe ehe bööle iri yarı uzun saçlı bi eleman abi"
bu sırada uzatmayalım polis ve "biz üniversiteliyiz çatır çatır hergün skişen düzenli seks hayatları olan insanlarız. neeiişimvar bizim travestiynen" havasındaki gençler arasında geyik dönerken dallam bombayı patlatır ve bir numaralı masum arıya döner:
-abi normal sigara versene.
----viyuuuıışşş (flaşbek)----
dallama yaklaşık 5 dakika önce gün içindeki 5. kaptan blekini içmiştir ve balgam manyağı olmuştur.
----viyuuuıışşş (flaşbek bit)----
bu iki masum ve güzel insan bu durumu bilir fakat polis bilmez ve sorar:
-n..normal sigara derken?
dallama ne yapacağını bilemez ve çantasından eli ayağına dolaşarak paketi çıkarmaya çalışır. "abi ben şimdi bu siyah sigarayı yani size takdim ederken buradansevdiklerimiçokseviyorumannealınbeniburdaeen!"
polis abi yüzü temiz bu malın da malı yavrucağa ancak bi gülümseme atar ve "saol istemez genç" der. işte tam bu sırada "o" arar. dördüncü dalton. eğer bu dallama avarel ise dördüncü kesinlikle joe daltondur. birinci ve dördüncü:
d: abi nerdesiniz?
b: hiç sorma hacı…
d: nerdesiniz abi?
b: sen git biz geliyoruz abi. nevi'ye git.
d: olm noldu?
b: ya balo sokaktan geçiyoduk. polis durdurdu da…araştırma yapıyolar.
d: nası yaw? hmm. ben geliyim dur tanıyorum o polislerin bazılarını
birinci de yapar dallamalığını ve süper bi cümle kurar "tanıyorum diyo polisleri". polis abi tabi pişkinlikte sınır tanımayan bi insan:
-burda mı çalışıyo?
dallama: ahsjdhajshdjah hee abi na şurda.(evi gösterir) (saçlar uzun iri yarı olarak betimlendiğini hatırlatırım.)
lafın üzerine derken bir anda yan binadan gülüşmeler ve takırtılar gelir.malcanlar biri korkar
ve :’’ abi skiceler alayımızı gidelim buradan ne olur’’ der.korkmuştur.o sadece bir öğrencidir.
partneri sadece elidir.sevgi insanıdır.işin nihayetinde polis kimlik kontrolünü tamamlar ve
iyi polis bakışı ile: ‘’geçmeyin gençler buradan..ava gideyim derken avlanırsınız maazallah.’’ der.teşekkür edilir,yavaş ve güvercin adımları ile
18 yaşın verdiği o hormonal patlamalarin dehlizlerinde ıslak sokaklar yarılıp,mazgalların bilinmeyen ürkünçlüğünde nevi’ye akılır.
anathema: balo sokak'tan geçmeyin.geçerseniz de normal - anormal gibi kelimelerin içerdiği cümleler kurmayın.
- bir dostumdan enteresan bir hikaye, kendi ağzından aktarıyorum:
"filmmor festivali yürüyüşü vardı beyoğlunda yürüyoruz kadınlar olarak, elimizde zil vs. bir iki çocuk obua falan çalıyor, böyle bremen mızıkacıları tadında
yanımda bir sivil polis bitti, telsizden konuşuyor. aynen şöyle dedi:
"yokh bişey abi. kadınlar "
sonra da bana dönüp:
"bitti mi" dedi."
bunu anlattıktan sonra yüzündeki acı gülümsemeyi ta 2500 kilometreden gördüm. kadınların haklarının korunmasını dahi sahiplenen erkeklere dair söylenecek herşey kesin söylenmiştir. müzevir üstad bi keresinde bu konuyla ilgili bi konuşup pir konuşmuştu, "güneş altında söylenmedik söz yoktur" ile ilgili. yalnız şöyle bi şey demek istiyorum kendimi bu dostumun yerine koyarak:
-sizin zihniyetinizin yolunu yordamını sikeyim.
-bitti mi?
-bitti. git.
çok geç de olsa dünya emekçi kadınlar günü kutlu ve güçlü olsun.
- çoğu zaman bilmez insan elindekilerin değerini.kaybedince anlar.aslında hayata dair bilinmesi gereken o kadar çok şey var ki...asla öğrenemeyeceğiz hepsini.bizden önce yapılan hataları bizler de yapacağız.her devir aynı şeyleri tekrarlayacak.yeni bir şeyler öğrenmeden gidecek belki.aynı yere gelip oradan sonrasına geçemeyecek. ama belki birkaç kişi bunu aşacak.onlar değer vermeyi bilecek, diğerlerinden önde olacak.tecrübelerden yararlanacak.üzülmenin bir şeylere çözüm olmadığını, mutluluğun hayatı güzelleştirdiğini anlayacak.değerini bilecek sevdiklerinin belki birkaç kişi.belki bu dünya için çalışacak.iyi bir şeyler yapacak.iz bırakacak yüreklerde birkaç kişi de...birkaç kişi gerçek aşkı bulacak,sevecek sevilecek...birkaçı ruh ikizine kavuşacak ölmeden.dünyanın değerini anlayacak.yaşamak nedir görecek birkaç kişi.hayata dair tecrübeler yazacak birileri de buraya ve birkaç kişi okuyup kendisi için kullanacak.diğerleri belki okumayacak bile...yine de yaşayacak herkes yaşadığını bilmeden belki.anlayamadan ölüp gidecek.bazıları da yaşadığını bilecek, yaşayacak ve huzur içinde ölecek.tecrübeleriyle birlikte...
(blinkin, 12.03.2007 16:54 ~ 16:55)
- böylesi de yaşanmıştır;
http://sondakika.milliyet.com.tr/...
- bugün yaşadığım anımı burada anlatmazsam, kendimi samimiyetsiz bulurum. yaşadığım bir dumurdan yola çıkarak kaleme alınmıştır:
tramvaya bindim her günkü gibi, tramvaya sultanahmet durağından, tombul, göbekli, basma eteğini göbeğine kadar çekmiş, yemenisini anneannem ve klasik anadolu kadını gibi bağlamış, penyesinin üstüne örme yeleğini giymiş, ayağında çetik üstü terlikle, ağır yürüyen bi teyze bindi. yanımdaki genç evlat yer verdi ve oturdu. 5 dakika sessizce oturdu. daha sonra kendisini tutamadı ve karşısında oturan batılı tipli bir orta yaşlı türk adamla konuşmaya başladı. daha ne dediğini duyamadan, bu tarzda birinin kendiyle yaşıt bir erkekle ilişki kurma çabası beni şaşırttı ve dikkat kesildim.
teyzem amerikan aksağanıyla konuşuyordu ve türkiyede eğitim sistemi konusuna alternatif fikirlerini anlatıyordu. neye uğradığımı şaşırdım, emin olamadım. ses tonu çok düzgündü, aksan dışında vurgular falan yerindeydi. eğitimliydi lan bu kadın. bayağı konuştuktan sonra herkes kulaklarına ve gözlerine inanamayarak bu kadını izliyordu.
kadının konuştuğu adam "nerelisin teyze" diye sordu yaşlı ağır işiten biriyle konuşuyormuş gibi. kadın "californiya" dedi.
dumur tüm tramvayı sarmıştı.
adam yine inanamayarak "türk gibi duruyosun ama" dedi. kadın "evet kasten yaptım, ama türk kadınları gibi güzel olamadım" dedi.
dumur dübürden giriyordu...
kadın kiliseye gidiyormuş ve çevirmenlik yapacakmış orda, değişik tarzda bi etkinlik varmış, ingilizcesini söyleyebildi, anlayamadım.
dumur beynimden çıkarken ben tramvaydan iniyordum...
her gördüğünüz çarıklıyı bilmem ne sanmayın gibi bi atasözü vardı. bilseydim onu söylemek isterdim.
- lizbondayız. ben, lord andurien, artı bir. taa faro'dan bi araba kiralamışız. demişiz ki "olm hem özgür oluruz hem de arabada yatar hostel parasından kurtuluruz" daha ilk geceden bi pansiyona girmişiz yorgunluktan: pansiyoncu kadına soruyorum: "yaw bacı duş alıcak sabun mabun var mı? güvelik kontrolünde aldılar herşeyi?" "valla yiğidim bu el sabunu var idare edin." duşu alıyoruz ama deli gönül sırma, belime kadar gelen saçlarıma* el sabunu sürmeye kıyamıyor. sabah erkenden kalkıyorum. gidiyorum bi bakkala alıyorum şampuanımı oohh misler gibi yıkanıyorum.
altıyüzüncü kilometreyi devirmişiz, lizbonda ertesi sabah arabayı vericez, "gidelim içelim lan" dedik. lizbon gecelerine akalım, portekizli kızlara kot pantolonlarının kaç lira olduğunu soralım "feridun ehehhe karılara bak lan" tribine girelim istedik. arabayı park ettik. araba dediğim de, kıçı kırık bi peugeot 107 bagajında yer kalmadı da hani benim çantayı arka koltuğa koydum. neyse uzatmayalım, arabayı bıraktık etrafta dolaşıyoruz, lizbonun alengirli mekanlarını arıyoruz, bi saat falan oldu etrafta 3 sap geziyoruz hala, derken küçük bi kız yalaştı yanımıza benle lord'un. elinde bi şampuan şişesi bize uzatıyor. çingene yahut evsiz barksız tayfadan. zaten portekizde zengin adam görmedik allah için. (hakketten lan bu arada. zengin modeli bi adam görmedik yani. şöyle façası düzgün falan. hmm. güzel kızda yok zaten.) lizbonda geçirdiğimiz iki gün boyunca yolda yürüyen adamlar bize önce güneş gözlüğü, kalem, disko topu falan gösterip ardından "marijuana" (bildiğin esrar lan marijuana ne göt!), haşhaş efendim kokaindi, ispirtoydu, nükleer füze başlığıydı satmaya çalıştıklarından, lord'un tepkisini ekstrem bulmadım. "bu ne lan? şampuan satıyo kız" ben de çenesi yerlerde sürünen bi türlü susmak bilmeyen bi öküz olduğumdan bi yorumlar yaptım. geçtik gittik.
gittik bi jazz bara. üç kişi bara oturduk. aynen bizim gibi bara oturacak olan üç mükemmel hatun ile portekizce-italyanca-almanca konuşacak, amman sabahlar olmasın diye çatır çatır çok affedersiniz skişecektik. alkoller geliyo, paralar gidiyo kadınlar yok lan? neyse abi, tokuşturduk bardakları, "en kötü günümüz böyle olsun" çektik. arabamıza biricik yuvamıza döndük.
"lan çanta yok?" "ananıssikiii...." "olm kapıyı açık mı bıraktınız?" "yok abi kontrol ediyorum sürekli." "dinini imanını siktiklerim ya!" "abi mayom gitti bilabonk." "oohh aypodum bu çantadaydı." "abi? pasaport, ohş burdaymış." "lan iki tane don bıraksaydınız. " "naapsak abi? polise gitsek mi? " "mını sikiim nasıl girdiler lan?" "artı bir senin çanta niye burda abi?" "ne biliyim lan beğenmemişler mi?" "senin de amına koyum oldu mu?"
allahın avrupasının en siktirettiği ülkesinde üstümüze giyecek bi eşyamız kalmamış bi şekilde polise gittik. artı bir'in çok pahalı elbiseleri, ayakkabıları falan hepsi duruyodu, o bizim kadar şokta değildi. şimdi sen bu hikayeyi bitti sanıyorsun di mi ey sözlük sevdalısı?..sana burdan bir nah! çekiyorum. devam ediyorum. oku! (ben okuma bilmem diyenin kafasını kırarım, komik değil kutsal değerlerinen dalga geçmek)
polise gittik abi, rapor falan tutuldu, işte kilide demir sokmuşlar falandır filandır.
-neleri kaybettiniz çocuklar?
ucurtma: ah abi neleri kaybetmedik ki mk, donlarım, çoraplarım, havlum, ipod şarjım, telefon şarjım, kot pantolonum, 4 tane tişörtüm, 2 tane gömleğim, uyuma şortlarım, kot şortum, yüzme gözlüğüm, terliklerim, kitabım, gitti hepsi gitti...
-bu kadar mı?
ucurtma: bu kadar. (nah bu kadar)*
vazgeçilmez polisle kanka olan türk insanı ritüeli yaşandı tabii ki: "bak abi istanbul'a gelirsen beni buluyosun..."
neyse abi, arabaya bindik, tuvalet, duş, oturma odası, mutfak olarak kullandığımız alışveriş merkezinin oraya arabayı parkettiğimiz yere gidiyoruz. allah söyletti derler ya şöyle bi cümle çıktı ağzımdan: "abi kız şampuan satıyodu"
/stop/ şimdi ben bunu niye dedim? çünkü ben şebeğim. komiklik yapıcam, havayı yumuşatıcam ya. bunun meali şuydu: "lan şampuanımız da yok keşke ondan alsaydık. yıkanırdık" /stop/
ben bu cümleyi söyleyince, lord ile artı bir çığlıklar atmaya, lord daha önce duymadığım bir ağza oturuşla "annnaaaannıı sikkeyiimmm" demeye başladı. noluyo lan falan derken aklıma yukarıda anlatmadığım iki şey geldi:
1)kıza verdiğim tepki: "aynısı var lan bende"(garnier frutis)
2)polise kaybolduğunun söylenmesinin abes olduğunu düşündüğüm son item : şampuanım.
amına kodumun bacaksızı bana benim şampuanı satıyodu. 1 küsür milyonluk şehirin ortasında, git bi araba soy, sonra o arabayı kullanan dallamaları bul, taşşak geç.
ey hayat! senin espri anlayışını sikeyim!(ucurtma, 08.06.2007 14:02 ~ 10.06.2007 15:40)
- gün geçmiyor ki bi gariplik daha yaşanmasın.. (mk!)gece yarısı arkadaşların konserinden çıktıktan sonra istiklal'de ilerliyorken önümüzde giden 2 adet yontulmamış kereste istiklal caddesinin neşesini,farklı bir yer olduğunu gösteren onlarca şeyden biri olan sokak müzisyenlerine laf etti.hemde her gördüklerine!orda ekmek parasını namusu ile kazanan,elini açıp insanların emeklerinden çalmayan,duygularını sömürmeyip dilenmeyen tromboncu bi dayıya bağırarak; ''çalamıyosun sen bunu su kaçmış içine suuuu'' demekle beraber ağız dolusu güldüler.ee dayı sağlam adam çıktı ki cevabını en güzel şekilde enstrümanı ile at kişnemesine yakın bi ses çıkartarak verdi.az önce kendinden emin laf atan kerestelerin renklerinin morluğu gece karanlığında pek sezilmese de suratlarından çok ama çok iyi belli oluyordu.meydana kadar herkese laf ettiler.sonunda bu tek hücrelilerden biri bi tespitte bulundu; ''abi amma müzisyen var yaaaaa'' dedi.kendisine orda cevap veren olmadı ama ben bu insanlık müsveddelerine burdan cevap vermek istiyorum; ulan hayvanın evlatları madem o kadar müzisyen var neden insanlık edip bi tanesini dinlemiyorsun? hadi dinlemeyi siktir ettim neden rahat bırakmıyorsun? magandanın önde gideni,samanlık çocuğu seni!insanlar sizin gibi amınoğulları yüzünden rahat edemiyecek mi lan?zaten hava sıcak mk.
- http://www.haberturk.com/...
- şu anda okumakta olduğunuz giri en sevilmeyen girim olacaktır. ağlaklık yapmıyorum abi şu anda. sadece bu tecrübeyi bana yaşatan zihniyetin her yanda olduğu bi ülkede yaşamaktan tiksiniyorum, nefes alamıyorum. (saat 12.20'de yazıyorum ancak yasakları var. koyamıyoruz sözlüğe!)
bu olay ıstanbul avcılar’da denizköşkler ilköğretim okulunda yaşanmıştır. 1190 no’lu oy sandığı başında oy vermek için bekeleyen yüzlerce kişiden birisi olan seyfullah çakıroğlu, oyunu sandık kurulunun izniyle once kullanmış daha sonra nüfus bilgileri tutmuyor diye oyu iptal edilmeye çalışılmıştır. ışte olay burada patlak vermiştir. tutmayan nüfus bilgisi doğum yeridir. ysk usulüne gore once nüfus ve ikamet bilgileri kontrol edilir. daha sonra oy kullanımı işlemi gerçekleştirilir. ve ne enteresandır ki: 1) adresi, adı soyadı, doğum tarihi, tüm bilgiler doğrudur, 2) seyfullah amca oyu kullandıktan sonra sandık başkanı hüseyin yaman zarfı elinden alıp kapatmadan (bak kurnaza bak!) sıranın altına koymuştur. bunun üzerine itiraz eden vatandaşları “seçimi engelliyorsunuz polisi çağırırım” şeklinde tehtid etmiştir. kalabalığın öfkesine karşı gelemeyen sandık başkanı oyun iptal edilmesini kabul etmek zorunda kalmıştır. sandık başındaki tutanak defterine toy ve bilgisiz diğer sandık görevlilerini de sindirerek iptal olayını geçmiştir.
buraya kadar bildiğin hikaye ama bitmiyor. etrafta itiraz edecek hiç bir merci yok. en yakın yüksek seçim kurulu ofisi avcılar merkezde, dilekçe yazmayı bilmeyen, cahil, olanakları sınırlı sıradan adama bu yapılınca, gariban bişey diyemiyor. etraftaki insanların arasından bir avukatın yardımıyla bir dilekçe yazılıyor. ışleme konması için başkana imzalaması söyleniyor. ımzalamıyor! ışte tam burada “halk” olmanın gerçek anlamı ortaya çıkıyor. birisi amcayı alıyor ysk’ya gidliyor. ysk’daki adamın sorduğu soruya gel: “nerden buldunuz bu dilekçeyi!” (ananın .mından bulduk!) neyse abi, ysk’dan amca oyu kullanabilir diye bir pusula alınıyor ve mühür bastırılıyor. tekrar okula geliniyor. sayın hüseyin yaman nuh diyor peygamber demiyor! üstlerine karşı geliyor! o bir oy kullanılmayacak arkadaş! “ya bu mührü sen başka yerde bastırdıysan?” ysk’ya telefon açılıyor ve seyfullah amca oyunu bu adamlara rağmen kullanıyor. ıptal edilen oy tekrar kullanılıyor! bu adamlara rağmen hukuk üstün geliyor. hadi işte nooldu bürokrasiniz?
tüm bunlar 4 saat içinde olurken, o sıradaki insanlardan onlarcası, soyadı “tuğrul” olanlar bilgisayarda “duğrul” olduğu için, doğum tarihleri “1943” yerine “1934” yazıldığı için oy kullanma haklarından men ediliyor. diğer tüm bilgiler doğru!
seçmen listelerinden sihirli bir şekilde yokolanlardan bahsetmiyorum bile!
hüseyin onlardan yalnızca biri. bizi hayatımızı zehir eden, bizi sindiren, polis çağırırım diyen, “terbiyesizlik yapma” diye bağıran, derste bilgisizliği için rencide ettiğimizde bizi dışarı atan, en temel haklarımızı elimizden alan insanlardan yalnız biri. biz koyun oldukça da bizi gütmeye devam edecek bu bilgisiz, çirkin, dış görünümlerinden tut, içlerinin ta içlerinde en ufak bir güzellik barındırmayan bu adamlar.
sözlük gibi bir ortamı bile bazen piç eden, yaşam alanımı daralttıkça daraltan, tüm hayatlarımızı klostrofobik bir konteyner haline getirmeye çalışan insanlar, sistemin çalışması için çüklerinin kesilmesine dahi razı olacak adamlar; adamlardan oluşan bu düzene tek bir söz söylemeden, üstüne bir de destek olan kadınlar: sizden tiksiniyorum, ve evet siz içinde olduğunuz sürece artık bu ülkeyi sevmiyorum! terketmiyorum da lan! sizden ve sizin gibilerden geriye tek bir tane dahi kalmayana kadar burada kalacağım ve size karşı savaşacağım. faşizm mi bu? evet faşizm! ben solcu bir faşistim o zaman! açın başlıkları haykırın dağlara taşlara: demokrasiden anlamayan solcu,faşist solcu, yarrak kürek solcu diye! yazın!
ben tehikenin farkındayım. özgürlüğümün elimden alınmasıdır tehlike. şeriat, ordu, hedehödö…ne olduğu teferruattır. peki özgürlüğünü vermemek için ölmeyi göze alan bir yığının onlar farkında mı?
- aşk konusunda:
seven s..k..r, s.k..n sevilir.
- tecrübe: bence daha çok tecrübe lazım (bkz: @2032482)
- veya (bkz: ölüme dair tecrübeler)
- 3 üniversite öğrencisi bir evde yaşamaktadırlar. atos portos aramis. atos boğaziçi, portos ve aramis itü öğrencileridir. karakterleri anlatıyorum ki gerçekçi olsun. sıkılmayın. atos robert college mezunudur ve boğaziçindeki kariyerinin büyük bir kısmını borçlu olduğu "texas instruments" marka dillere destan bir hesap makinesi vardır. bunu gören istanbul erkek mezunu portos geri kalır mı? en son teknolojisinden bir "tiay" alır kendine. ama bunu özendiğinden değil gerçekten lazım olduğu için yapar. neyse efendim aramis, yenibosna radar mevkiindeki bir liseden mezundur ve hesap makinesi yoktur.
üç milat var bu olayda:
1) aramis ve portos'un istatistik sınavı: hesap makinası ve parası olmayan gariban çocuk aramis hesap makinası olmadığında götüne gireceği bariz olan istatistik sınavı için bir hesap makinası aramaktadır. yalnız "hocam evde unuttum" numarasını yapmadığı tek bir asistan kalmamıştır. dolayısıyla fotokopiciden üzerinde en çok tuş olan "kadio"yu alır. ileride farkedilecektir ki bu kadio, "dililili ay lav yu" diyen cep telefonlarından bile tırttır.
2) atos'un stocastic modelling sınavı: adından da anlaşılabileceği gibi baya taşşak isteyen bi sınavdır. stokastik sözcüğüne en yakın bildiğim sözcük "sarkazm"dır bu arada. onun da ne demek olduğunu bilmiyorum.
3)aramis'in yöneylem sınavı: kafası basmadığından atos'un hesap makinasına gireceği matris çarpım formülleriyle çılgın atacaktır. fakat zurna burda zırt der, atos'un da sınavı aynı gündür. bu durumda aramis "abi benimkini vereyim eline ehehs ehehes" diye yavşar. atos'ta saftorik bi adam olduğundan bu şark kurnazının oyununa gelir. der ki "abi, sonuç itibariyle üniversite öğrencisi yani. hesap makinası öküz gibidir. yeter bana". yetmez...
atos sınava girer. kağıdı önüne alır. hesap makinasına uzanır. gördüğü dehşet tablosu plastiğin de plastiği (maşrapa plastiği) tuşlar, tek satır ekran, 8 haneli ve logaritma almaktan başka bi sike derman olmayan kadio'nun hüzünlü yüzüdür. söylediği tek sözcük sınıfta yankılanır: "ğğhhhaaaaasssiktur."
bu sırada aramis yöneylem'den 85 almakla meşguldür.
kıssadan hisse vermeyi unutmuşuz: acıma yetime döner koyar götüne.
şimdi bunların kim olduğunu açıklamaya geldi sıra: atos, sözlükte 2 senedir falan çaylak takılan çarut'tur. hiç komik girisi yoktur. portos, yeni yıla 5 kala zirvesinde artı birim olan artı bir'dir. peh artı bir. aramis ise tahmin edeceğiniz üzere bendeniz ucurtma. hahahah noldu ibneler sizi? hesap makinanız güzel diye bişey mi sandınız kendinizi? ben sözlükte statüsü yüksek 1400'ü aşan girisiyle, hijenik giri girme koşullarıyla elinize sanal ortamda verdim işte! hahahahah bokumu yeyin! kadio gücü!
(bi de popomundo karakterim çok güçlü benim)(ucurtma, 15.01.2008 16:20 ~ 17.01.2008 23:13)
- artık açıklama yapıldığına göre şu bkz. ı koyabiliriz: (bkz: cafe dört)
bazen öyle güzel çarpar ki adamı sobaya ikinci kez değmeme refleksi gibi hayatımız boyunca bizi takip eder bu tecrübeler. birisini daha sizlerle paylaşmak isterim:
bir perşembe akşamı. (soğuk bir perşembe gecesiydi...) bendeniz ucurtma, palanthaser olahabeoy ve great dilemma'yı radyo programıma radyo camiasında tanıdıklarımı araya sokarak konuk etmeye niyetlenmiştim. birlikte oynayacakları son romatik komedinin reklamını yapmayı kabul edince gelmeye yanaştılar. söyleyebilirim ki great dilemma biraz daha heyecanlıydı bu konuda.great dilemma dolgun göğüslü, dolgun kalçalı bir sözlük yazarıydı. palanthaser o kadar dolgun göğüslü değildi. ama dolgun dudaklıydı. neyse efendim, palanthaser kendi stüdyosunu kurmak için ruhsattı, faturaydı, demirbaştı, boktu püsürdü, uğraştığından ve stüdyoya kablo döşemeye ultra kaslı elektrikçiler geleceğinden programa katılamayacağını belirtti. bunun üzerine rol arkadaşları da birbir döküldüler.
saat 19.30 sularında palanthaser tarafından telefonum çaldırıldı. "ne var lan?" diye açtım telefonu. "amcık adam gibi konuş benle...işim biterse geç saatte gelebilirim" dedi. ben "ok babs. kib, byes." dedim. "mına koyucam bi tane normal adam yok" dedi. kendisi çok aklı başında, ağır, oturmasını kalkmasını bilen, özellikle resmi işlerin raconundan haberdar olan biriydi. 2.30 boylarında bir adamdı. bana böyle küfürlü konuşunca ıslanmadım desem yalan olur.
bunu fırsat bilen acar muhabir ucurtma olarak heemmmeen great dilemma'yı aradım. olahabeoy'u aramadım. çünkü onu sevmeyiz pek. neyse. great dilemma atladı geldi. evde ne var ne yoksa içti. gitti. zaten hikaye yeni başlıyor:
saat 23.00 olduğunda telefonum tekrar çaldı. bu seksi ses ancak palanthaser'e ait olabilirdi. telefonu açtım "efendim" dedim. pala aydur:
-hummfs hummf aeabi...hummf..eö ben..humh...ben şimdiah...geldim dikilitaşa...hmmh...pıhh.....(burada bi sessizlik oldu). ananısikeyimdosyayıtaksideunuttum!
+ne dosyası abi?
-abi hummf (yine yoruldu) işte bok püsür ne varsa hepsi onun içindeydi. torba.
+abi torbaya mı koyuon herşeyi?
-sus sikerim. dükkanda da olabilir. adam da valide çeşme taksi durağındaymış. oğulları varmış falan. pala bıyıklı bi adam.
+ne diyosun hajım?napıcan?
-ben gidiyom adamı bulmaya.
+bekle ben de geliyorum.
neyse cebime viskimi koyup pijamamla fırladım dışarı. ciddiyim. bildiğin pijama. bindik taksiye. önce stüdyosuna gittik pala'nın beleler bulunamadı. ardından valide çeşme durağına gittik. oradaki taksici amcalar bize çok iyi davrandılar. benim yukarı kıvrık bıyıklarımı ve küpelerimi görünce birden birbirlerini dürtmeye başladılar. bir yandan da birisi bardaklara gazoz koyuyordu. fakat bu, hayata dair başka bir tecrübe. neyse efendim orada 78'li 80'li çocukları olan 58 yaşında, sigarayı yeni bırakmış, pala bıyıkları olan, taksisi amcasına ait bir şöför yokmuş.
fakat burada dikkat çekmek isterim. palanthaser bu taksiye şair nedim caddesinden bindi. dikilitaş'a geldi. toplam yol büyük ihtimalle 2,5 km vardır yoktur. kesin yoktur. lan bu araba 60'la gitse 2,5 / 60'tan = 0,042'ye yakın bişey çıkıyo bu da 2,5 dakika oluyor. (diyosunuz ki mal mısın? zaten 60'a bölüp 60la çarptın. birincisi sanane? ben moronsam sanane? ikincisi benim gerçekten yapıcak işim yok ve embesilim.) bu 2,5 dakikada bu kadar bilgiyi nasıl aldın arkadaş? nasıl?! adam sana: "benim 78'li ve 80'li iki oğlum var, 58 yaşındayım, sigarayı yeni bıraktım, valide çeşme durağında çalışıyorum ve bu taksi aslında amcamın" demiş olsa, ve benim gibi roman tekniğinden anlamayan birinin yazdıkları gibi söylese 10 saniye tutuyor. bunun selamın aleykümü var. gideceğin yeri söylemesi var. suskunluğu var. var oğlu var. lan kimsin sen? mit misin? makina fakültesinin önündeki simitçi misin?
uzatmayalım (uzatsam sıçtınız zaten) taksicinin telefonunu aynı bilgileri vererek ve elimizi sanki "doluymuşuz" gibi belimize ataraktan tehtidlerle "öz valide çeşme" taksi durağında bulduk. gittik adamın yanına. araba boş. evet. boş.
şimdi ihtimaller ikiye indi. ya dükkanı iyice aramadık, ya da pala binlerce ytl'yi bağladığı belgeleri çöpe attı. iki elinde tutaraktan çıkardığı çöp poşetlerini öğretmenimize söylediğimiz ve annelerimizin icra ettiği mazeret gibi "çöpe attı".
bulamadık dedik şansımıza küstük. dükkana kös kös yürüdük. dükkan dediğim de stüdyo. filim çekicekler.(dediğimi de unutmuyorum. özenliyim) bi daha aradık. yok arkadaş. pala'nın "çöp" dediği aslında bir poşet yığınından ibaret olan topluluğun yerinde yeller esiyordu. ve pala artık çıldırma boyutlarına gelmişti. "nası amına koyayım ya nasıl! çöpe mi attım lan! ağlıcam mına koyayım ya. ölmek istiyorum abi." bense işin taşşaanda olan "duuudee don't worry be happy" adamı olduğumdan "ehehehe çek babs bi yudum diye viski şişesini uzatıyordum ona. palanthaser ise çöp poşetlerinin olduğu yere yatmıştı.
umutsuzluk her tarafımızı sardığında evimize doğru yola koyulduk. tam pala'nın evine giricez ve sabahlara kadar ağlayacaz, "lan ya dükkandaysa" dedim. ve pala'nın içindeki kurtlarla dans etmeye başladım. pala kurtlanmıştı. bi taksiye tekrar atlayıp dükkana gittik. ve afedersiniz bizi orada eşşeeğin zikinden başka bişey beklemiyordu. bu umutsuzluk anında adının tahir olduğunu öğrendiğimiz ve pala'nın stüdyosunun altında bulunan pavyonun fedaisi olan abimiz "abi sen heşeyi çöpe attın. arkandan da çöp kamyonu geldi zati" dedi. biz de "ne rakı mı?" dedik.
pala beni kucağına alıp galata köprüsünün altına doğru koşmaya başladı. "lan olm bırak. aykikikiki bi gören olur akikiki" derken biz galateliada bi küçüğü açmış içiyorduk. saat 00.30'du. "olum belgeler gitti. pazartesi maliyeci geliyo ne bok yicem ben hayatım mahfoldu. allah belamı versin" diyen palanthaser, "ehehe abi herşeyin bi çözümü vardır be. çek bi fırt" diyen ben, "onun .mı bal nedir ki şeker nedir ki" muhabbetine girmiş bulunmaktaydık. fakat, çok yakınlarda o stüdyo'da güzel günler geçirecektik birlikte. önemli olan buydu.
herşey olurdu. herşey düzelirdi. yeter ki dozunda bir gamsızlığı kaldırabilelim.
gece sarhoş bitti. gece güzel bitti. evlerimize giderken ne dert vardı ne tasa. istanbul uyuyordu (hüzünbaz sevişmeler geç boşalmalar) , belgeler çingenelerin ellerine çoktan geçmişti. pijamalarımdaysa kesif bir pilaki kokusu vardı.(ucurtma, 29.01.2008 01:05 ~ 31.01.2008 22:00)
- eğer girdiğiniz tuvalete ne yaptığınıza dönüp bakanlardansanız hiç bir ücret talep etmeden sizi büyük bir dertten kurtarıcam. yaptığına dönüp bakmayanlardansanız gün yüzü görmezsin inşallah. -şerefsiz-
şimdi konuya şöyle girelim ;
alaturka tuvaletlerde tuvaletin deliğine bir kapak takma modası çıktı -uzun zamandan beri vardı gerçide- ben bunu anlamış değilim.
örneğin: arkadaşımız sevgilisinin evine gidiyor ve ihtiyaç bu birden bastırıyor. tutamiyacak olan arkadaş "lavabo nerede?" diyerekten gittiği lavaboda bu dediğimiz kapakla karşılaşınca bir duraksayabilir. çünkü o lanet kapağa pislik bir bulaştımı temizlemesi ömür götürür. deneyimi olan bunuda bilir. hele birde tam temizlenmicek şekilde pislenmişse oracıkta can vermek isteyenleride vardır.
evet gelelim şimdi has konuya;
bu gibi durumla karşılaşan arkadaşımıza hayattan öğrendiğim tavsiyem şudur ki;
önce tuvalet kağıdından 7-8 yaprak civarı kopartıp onu topaç haline getirmeden deliği ve etrafını kapatacak şekilde attıktan sonra ihtiyaçlarını giderdiklerinde işleri bittiğinde sifonu çektikten sonra hiç bir pisliğin bulaşmadığını görebilirler.
hizmette sınır yok! -inegöl belediyesi gibiyim bee-
dipnot: bu giriyi okuyan arkadaşlarda bi tiksinme bi mide bulantısı oluyorsa çok merak ediyorum o arkadaşlar ömür boyu sıçmadan nası yaşıyabiliyorlar?
- (bkz: cak mit)
- istiklal'den parmakkapı'ya saptım bu akşam. "yolu uzatmadan bir an önce eve gideyim." dedim."hemen uyuyayım. bu günün daha fazla devam etmesine dayanamam."
hayri usta'yı geçtim, sonra mitanni'yi.tantuniciden aşağı döndüm. işte hep aynı sokak..
ali amca dükanın önündeydi konuştuk biraz ayak üstü. her zamanki gibi kıyafetimin renklerine uygun bir çiçek verdi bana. bu akşamki, adını bilmediğim mor bir kır çiçeğiydi. sonra "iyi akşamlar" deyip ayrıldık. bu akşamlık bu kadar hoşluk yeterdi normalde ama..
iki adım ötedeki berber camına çarptı gözüm. koltukta oturan neredeyse kel bir müşteri vardı. başının arka kısmında kalan azııcık saçı da üç numara falandı galiba. berberde çalışan -taksim tarzı yapmış- çocuk adamın saçlarını kurutuyordu bu sıcakta. sanki eliyle kafasını okşayan bir sapık gibi.. çocukla gözgöze geldik birden ve güldük birbirimize. çocuk da farkındaydı ne kadar komik göründüğünün. adamınsa hiç haberi olmadı. "ilahi!.." dedim.
yüzümdeki sırıtma ve elimdeki mor çiçeğimle yürümeye devam ettim.
hafif rüzgarlıydı hava. en sevdiğim şey.. saçlarım uçuşur ve at yelesine benzetirim onları...
savoy'un önünden geçerken sarı kıvırcık saçları uçuşan genç bir kadın çıktı karşıma. gülümsedi. biraz birbirine karıştı kıvırcık saçlarımız.
-çiçeğiniz çok güzel..
+ teşekkür ederim.
_iyi akşamlar.
+size de.
gülümsedik tekrar.
ve saçlarını da alıp gitti.
biraz daha yürüyüp eve geldim.
bir iyimserlik musallat oldu başıma... camım açık. rüzgar içerde.. aklımı çeldi.
- genelde zor yoldan gidilir ve hiç unutulamayacak tecrübeler edinilir. misal zor da olsa öğrendiğim hayata dair en büyük gerçek: "kendinden başka kimseyi skine takmayacaksın..."
- (bkz: @2437707)
- (bkz: @2475238)
- ** sıpoylır gibi **
-öyle küçük güzel şeyler gösteriyor ki bazen, ipucu zannediyorum. işte insan bazen... *bekliyor.. bekliyor işte.
+hayat, herkesin anladığı kadar. doğrusu da yok. olması gereken olur. yiyeceksin içeceksin, kendine 'ohh afiyet olsun' diyeceksin.
hepimize afiyet olsun.
(bkz: balans ve manevra)
** sıpoylır gibi **(sadalet, 20.07.2008 00:29 ~ 00:32)
- bir insanla aynı evi paylaşmadan onu zor tanırsın.
|