• videolar

  1. bir türk sanat müziği parçası.

    ama öyle kuru kuruya şarkı koyar mıyım ben allasen? gelin size bir hikaye anlatayım, bugün çok işim yok. önce bir açın bakalım şuradan, hem okuyun hem dinleyin: http://www.youtube.com/...

    ben heralde 11-12 yaşımdayım. yaşamayla alakalı temel kavramları daha yeni anlamaktayım. sevmek, nefret etmek, acı çekmek, mutlu olmak, para, kazık, dostluk, dayanışma, hak, özgürlük falan gibi sözcüklerin anlamlarıyla beynim karmakarışık. çocukluk yeni bitmiş. ergenlik henüz başlamamış. kız eli tutunca sikimiz kalkıyor da ne yapacağım o siki tam da bilmiyorum. her şeyin en doğrusunu babamın, en hakçasını anamın bildiği dönemler. öğretmen dünya düz dese inandığımız, buna çok benzeyen milyon tane yalana da gerçekten inandırıldığımız dönemler yani. o dönemler lan işte.

    bilenler bilir "yazlık" diye bi olay vardır, aileyle gidilir. orada "yazlık arkadaşı" vardır. o yazlık arkadaşları ki bütün bir yıl görmesen de yazlığın ilk günü oraya vardığında, zaten orada olduğunu gördüğünde koşup boynuna sarılasın gelen, "allahım acaba benim kaybettiğim üç günde kimbilir neler yaşanmıştır" diye sorgulatan, kırk yıllık arkadaşın gibi eğlendiğin güldüğün, yokluğunu hiç hissetmediğin ama onlarla geçireceğin saniyelerin bile hesabını yaptığın çocuklardır. bir akşam dondurma yemeğe gitmesen sanki güneş tutulmasını kaçırmış gibi hissettiğin, bir gün yüzmek yerine ailenle pikniğe gitsen suratınla insanları dövdüğün bir zamanlar. öylesine kötüdür ki okul, öylesine sıkıcıdır ki, ev o kadar aynı ve o kadar kasvetlidir ki senin o bomboş beynin için, yazlıkta yaşadığın her an aslında başkaları için yaşamadığın zamanlardır.

    bir gün yine ben burnumu kapatıp bombalama atlarken havuza o incecik ve kapkara çocukken ve henüz hayatımızda gym, yoga, protein hapı, sixpack, bicep ve ipad yokken, annem geldi. havuzu olan sitede yazlığımız olduğu için "lan biz zengin miyiz" diye şüphelendiğim, orta sınıfın sefaletinden bihaber olduğum dönemlerdi.

    annem orta sınıfın sefaletinden hep bihaber yaşadı da o geldiği zaman herhangi bir siyasal analiz yapmadı. "akşam mangala gitçez babanın arkadaşlarınla 5'te eve gel kırmıyım o sayılan kaburgalarını çucuuum" dedi. balkan geçmişini hiç inkar etmeyen annemin böyle konuşmasını çok severdim, bana "ah ne güzeeeel bir çocuuuk duurmuşum duurmuşum" diye şarkı söylerdi ben de "ekikiki" diye gülerdim.

    bu sefer çok mutlu olmadım bu durumdan zira ben genelde 7'ye kadar falan yüzerdim.

    topladım pılımı pırtımı "çaatay siz akşam çıkınca ben de dönünce yanınıza gelirim tamam??" diye endişeli endişeli arkadaşıma bağırdım. çaatay'ın sikinde olmadı bu. sonra bir tane daha çağatay isminde bir arkadaşım oldu. ikinci çağatay birinci çağataydan daha iyiydi. hala da iyidir. kendisi özel bir şirkette "gerçek hayatı anlama ve buna göre şirket batmasın diye gerekli düzenlemeleri yapma şefi" olarak çalışıyor. neyse abi topladım pılımı pırtımı eve gittim. artık çocuk olmadığım için dalin'le değil rejoice'la yıkadım başımı.

    gömlek ve yelek giydim. saçlarımı jöleledim. babam hürriyet okuyordu. yanına gittim. "baba ne zaman döneriz" dedim. "bakarız oğlum ne bileyim 11'de döneriz heralde" dedi. içimde bir dünya çocuk ağlamağa başladı. bu akşam dondurma yerken bakkalın önündeki merdivenlerde oturamayacaktım. okul katliamlarının ve kürtaj tartışmalarının henüz olmadığı dönemlerdi.

    gittik kendin pişir kendin ye'ciye. upuzun bir masa. biz çocuklar olarak bir kenarda kola mola içerken ve pirzola kemirirken erkekler eğleniyor, kadınlar da salata falan yapıyordu. ben hala canım arkadaşlarımın ne yaptığını düşünüyordum.

    derken fasılcılar yanaştı yanımıza. bir sürü bişeyler çaldılar. annem de tek eliyle "heey heey bu şarkılar çok acılı çok dolu" der gibi hareketler yaparaktan rakısını yudumluyordu. yakışıklısının yanına geldi (ben oluyorum), yanaklarımı sıktı öptü ve şarkıyı söylemeğe başladı: "gençliği gönlümde bitmez sanırdım, hayat ben hep seni böyle tanırdım, çaresi olsaydı ömür alırdım, hayat sen ne çabuk harcadın beni". yüzüme yüzüme söylediği bu şarkıyı, eğlenirmiş gibi yapan bu kadının ağzından dinlediğim o anı çok net hatırlıyorum.

    o gülümsemesinin altında "hayatımı bir adam ve 2 çocuk için yedim bitirdim ulan..." pişmanlığı vardı, gördüm. hayata acı acı gülümsemek denir ya, benim annem hayata acı acı gülümseme şampiyonudur. annem pişmandı sanki. ya da sadece mutsuzdu bilmiyorum da, o saz ekibi nasıl eğlene eğlene nasıl ortalığı birbirine katarak çalıyorsa şarkıyı, annem öyle dupduru tek başına, sessiz sessiz söylüyordu o neşesinin altından.

    annem 31 yaşındaydı bu gece yaşandığında. 5 sene sonra ben o yaşta olacağım. ve gençliğinin bir türlü hakettiremediği bir hızla tükendiğine ağıt yakarken bulabildiği dert ortağı 12 yaşında bir oğlan çocuğuydu.

    annemi hayat 31 yaşında çok harcamış gibiydi. hep mutsuzdu ama hep önce o göbek atar, en yüksek kahkahaları o patlatırdı. en fazla kanserden korkar, arada sırada şeker hastası olup olmadığından şüphelenir, annesini kaybettiği hastalığın onu bulacağı günü bekler, olmamış bir geleceğin acılarından yıpranır dururdu.

    1 hafta önce, 45 yaşında onu toprağa verdik.

    yukarıda okuduklarınız çok sık kullanılan bir hikaye anlatma tekniğine oturtulmuş ucuz bir duygu sömürüsünden başka birşey değil bu arada. alayınızı gözyaşlarına boğup süper sempati mesajlarının içine atlayıp ağzımdan "ppuykt" diye "...dostum başın saolsun" mesajları püskürtebilirdim. ama bunu yapmıyorum çünkü maşallah annem de babam da tosun gibiler.

    tıpkı sizler gibi acılarından zevk alan, acılarının paylaşımı üzerinden sosyal ilişkilerini kuran, yaşadığı dertlerin yoğunluğuyla insani kıymetlerini atayan, iş sikmeye gelince maşallah yatak kanepe kıran ama terkedilince schopenhauer'e bağlayan insanları gördükçe bir zamanlar sinirlenir, öfkelenir, kendimi paralardım.

    şimdi üzülüyorum "oğlum yapmayın mk ya" diyorum.

    insan dediğin vicdanıyla, bilgisiyle, emeğiyle, dostluğuyla, sevgisiyle var olmalı sanki sözlük'çüm ya. belki ben yanlış düşünüyorumdur bilmiyorum da, yaşadığı ızdırabın özgünlüğünü binbir kurnazlıkla bambaşka yöntemlerle hem kendisine hem de başkalarına kanıtlamaya çalışan insanlardan olmamak lazım be.

    bu şarkıyı annem gerçekten çok sever. ben hiç sevmem. ama geçen striptizcilerden önce bizi ziyaret eden fasılcılardan istedim de (çalamadılar). ama çok şükür bir gün elimde rakıyla "of ulan of" demedim henüz. şunun şurasında 26 sene yaşadık, insan dediğin milyon yıldır burada. ayıp etmeyelim.

    dünyada ne günler yaşadım gördüm
    bir bahar gibiydim kışlara döndüm
    artık her arzumu kalbime gömdüm
    hayat sen ne çabuk harcadın beni

    gençliği gönlümde bitmez sanırdım
    hayat ben hep seni böyle tanırdım
    çaresi olsaydı ömür alırdım
    hayat sen ne çabuk harcadın beni

    perişan gençliğim üzgün bakıyor
    kalbimi bir korku sarmış yakıyor
    şimdi gözlerimden seller akıyor
    hayat sen ne çabuk harcadın beni

    gençliği gönlümde bitmez sanırdım
    hayat ben hep seni böyle tanırdım
    çaresi olsaydı ömür alırdım
    hayat sen ne çabuk harcadın beni

    kendinize iyi davranın panpalar. acıyı paylaşmazsak çıldırıveririz mazallah da acıyla kendimizi tanımlamak, hastalıktır. öpüyorum.